Dil ve EdebiyatTürk Dili

Dilde Tasfiye Hareketi Türkçenin ifade Gücünü Kısar

T
ürkçenin ve Türkiye’nin menfaatlerine zarar veren bir başka durum da öncelikle Türkçenin anlam zenginliğinin kısır hâle dönüşmeye yüz tutmasıdır. Bu durum gözlerden kaçırılmamalıdır. Mesela “önlem” kelimesinin kullanımı buna bir örnek olarak verilebilir. Arapça menşeili geldikleri için, “ihtiyat ve tedbir” kelimeleri âdeta tasfiye edilerek bu iki kelimenin yerine, ısrarla “önlem” kelimesi ikame edilmeye çalışılarak Türkçedeki anlatım zenginliği zayıflatılmaktadır. Yüzyıllar boyu kullanıla kullanıla Türkçeleşmiş olan “ihtiyat ve tedbir” şeklinde iki kelime eksiltilerek “önlem” kelimesinin, yerine ikame edilmesine çalışılmasının yanında öte yandan, “önlem” kelimesinin yetersiz olduğu yerde de “tedbir veya ihtiyat” kelimelerine başvurulmak zorunda kalınmaktadır. 
Mesela, “önlemli insan” şeklinde bir ifade olamayacağı için, “tedbirli insan” kelimesi kullanılmak zorunda kalınmasına karşılık, ısrarla “tedbir veya ihtiyat” kelimelerine karşı adeta hasmane bir tutum içinde olmak, cihanşümul bakış açısına sahip olunamamanın üzücü bir işaretidir. Burada elbette, Türkçe olan “önlem” kelimesinin kullanımından bir rahatsızlık olunduğu veya “önlem” kelimesinin kullanılmaması uyarısı yapılmamaktadır. 
Bin yıldır kazandığı ve kullandığı kavramların eksilterek zaten kazanmış ve kullanmakta olduğu Türkçenin kelime gücünün azaltılmasına bir başka örnek de “tartışma” kelimesinin, beş kavramın yerine getirilmesidir. Arapça olduğu için 1000 yıldır kullanılmakta olan ve bu sebeple artık Türkleşen kavramların eksiltilerek Türkçenin kaba bir tabirle güdük hâle getirilmesi Türkiye’nin ve Türkçenin menfaatine olan bir durum değildir. 
“Mübahase, mütalaa, müzakere, münakaşa, müşavere” kavramlarını tasfiye etmeye çalışıp bütün bunların yerine “tartışma” kavramını ikame etmek, Türkçeyi bilim dili olmaktan uzaklaştırmaktan başka, onu, kelime hazinesi zayıf, anlam fukarası bir dil haline sokmaktadır. “Tartışma” kelimesi, müzakere kelimesini mi yoksa mütalaa kelimesini veya mübahase kelimesini mi karşılamaktadır? Veya “münakaşa” kelimesi veya “münazara” kelimesini mi karşılamaktadır? 
Beş kelimenin bir kelimeyi, ifade edilmesinin mümkün olamayacağı bir durumda, dünyanın gözleri önünde ve dünyadaki her dilin birbirinden kelime alışverişi içinde olduğu ortamda, kelime zenginliğinin, bir ısrar uğruna, bu örnekte de açıkça görüldüğü gibi beşte bir seviyesinde azaltılması, Türkçenin ifade gücüne zarar verici bir tercihtir. 
Yine başka bir örnek olarak Arapça olduğu için “taraf, cihet” kelimelerinin tasfiye edilerek yerlerine “yön” kavramının ikame edilmesi, ayrıca yine “tavsiye, nasihat” kelimelerinin de tasfiye edilerek yerine “öğüt” kelimesinin getirilmesi ve ayrıca “satıh, seviye” kelimeleri yerine “düzey” kelimesinin getirilmesi ve diğerlerinin tasfiye edilmesi, Türkçenin ifade gücünü zayıflatan unsurlardır. 
Halbuki eski kelimelere dokunulmaksızın yeni kelimeler üretilmesinde hiçbir zarar yoktur, tam tersine fayda vardır. Türkçe yeni kelimeler üretilirken eski kelimelere dokunulmadan Türkçenin anlatım gücü daha da zenginleştirilebilir. Ancak yeni kelimeler üretilirken yüzyıllar boyu kullanılarak artık Türkçeleşmiş olan Arapça kökenli kelimelerin tasfiye edilmesi makul ve Türkiye’nin menfaatlerine uygun değildir. Veya başka bir örnek olarak Arapça “veçhe” kelimesi yerine, zaten birden fazla anlamı olan “yüz” kelimesinin ikamesi, Türkçeyi âdeta kelimeleri son derece zayıf bir kabile dili görünümüne sokacaktır. 
Binlerce yıl sürmüş bir medeniyetin dili, bir kelimeyle birkaç kavramı ifade edecek kadar zayıf olmamalıdır. Binlerce yıllık medeniyete sahip Türklerin medeniyetleri de, dilleri de zengin olduğu için bu tür tasfiye hareketlerine kesinlikle gerek yoktur.
Eğer bu tür tasfiye hareketleri devam ederse “veche-yüz” örneğinde olduğu gibi bir kelimeyle birkaç anlamı ifade etmek zorunda kalınacak, bu hâliyle Türkçe, âdeta bir kabile dili haline dönüşme tehlikesiyle karşı kalabilecektir. Çünkü bilindiği gibi “yüz” kelimesi, sayı ifade eden, surat manası içeren, deri yüzmek ve suda yüzmek, herhangi bir yüzeyi olmak üzere en az beş değişik manayı ifade etmek için kullanılmaktadır. 
Bu durumda “yüz” kelimesi kullanıldığında, bu beş manasından hangisinin kastedildiğinin anlaşılması için yeni bir açıklama gerekecektir. Bu da Türkçeyi tek kelime ile anlaşılabilen bir dil olma konumundan uzaklaştırıp sadece o sırada ifade edilen bir kelimenin manasının anlaşılabilmesi için bile, en az açıklayıcı birkaç kelime daha kullanma zorunda kalınan, kelimeleri fakir anlamlı bir dil konumuna düşürecektir. 
Kelimelerin tasfiye edilmesi suretiyle, dilin içinin boşaltılması süreci bir başka açıdan daha farklı tehlikeler içermektedir. Gerçekte var olmayan Araplaşılmasın-Farslaşılmasın sloganıyla Arapça-Farsça kelimelerin tasfiye edilerek yerlerinin, yeni üretilmiş Türkçe kelimelerle değiştirilmesi, dilde kısırlaşmayı getirecektir. Bu kısırlaşma gelirken yeni kelime üretilmiş de olmayacaktır. Sadece, Türkçede var olan bir kelimeye yeni bir anlam yüklenerek Arapça-Farsça diye bin yıldır kullanılarak Türkçeleşmiş-Osmanlıcalaşmış bir kelime daha tasfiye edilmiş olacaktır. 
Bu duruma “saha ve alan” kelimeleri örnek olarak verilebilir. Arapça kökenli diye “Saha” kelimesinin tasfiye edilerek yerine “alan” kelimesinin getirilmesi ile görüldüğü gibi Türk yerine yeni bir kelime kazandırılmış olunmayacaktır. Arapça olan “saha” kelimesi tasfiye edilmiş olacak, yerine Türkçede zaten kullanılan “alan” kelimesi gelmekle, Türkçe tabi olarak bu tasfiyede yeni bir kelime kazanmış değil tam tersi kaybetmiş olacaktır. 
Çünkü “alan” kelimesi,  Türkçede, “almak” filinin ismi fail hali olarak zaten kullanılmaktadır. Bu hâliyle Türkçe, hem yeni kelime kazanmış olmayacak, hem bir kelime kaybetmiş olacak ve hem de var olan bir kelimesine, başka bir anlam yükleterek kelimeyi ilk söyleyişte anlamsız hâle getirmiş olacaktır. 
“İlk söyleyişte kelimeyi anlamsız hâle getirmek ne manaya gelmektedir?” sorusu sorulduğunda bu durumu nasıl açıklamak gerekir? Bu durum bazı örnekler verilmek suretiyle açıklanabilir. Mesela, “kitap, tuğla, yağmur, tebessüm, su” gibi kelimeler ifade edildiğinde akıllara, bu kelimelerin taşıdığı manalar doğrudan gelir. Fakat “yüz, pencere, kapı, hava, saat” gibi kelimeler ifade edildiğinde ise bu kelimeler, eş anlam taşıyan kelimeler olduğu için akıllara, bu kelimelerin eş anlamları da gelecek ya da hangi anlamı kastedildiği ilk safhada bilinmediği için bir belirsizlik oluşacak, bu kelimeleri daha açık ifade edecek olan ikinci açıklama beklenecektir. Yani ilk gruptaki kelimeler gibi olmayacak, bu kelimelerin hangi anlamlarının kastedildiğine dair ikinci açıklama yapılması istenecek, hatta ne kastedildiği açıkça da sorulabilecektir. 
Yani, “yüz” kelimesi cümle içinde değil de tek başına kullanıldığında karşıdaki, bunun emir anlamındaki yüz mü, yoksa 99’dan sonra gelen yüz mü olduğuna emin olmak için ikinci soruyu soracaktır. Yani, bir kelimenin açıklanması için başka bir kelimeye de ihtiyaç duyulmuş olacaktır. Bu da dilde fakirleşmeyi getiren bir durumdur. İşte bu şekilde “saha ve alan” kelimelerinde de böyle bir durum vardır. “Saha” kelimesi ifade edildiğinde bunun tek manası olduğu için bir belirsizlik olmayacak fakat “alan” kelimesi ifade edildiğinde ise bunun “saha” manasına gelen mi yoksa “almak” filinin ismi faili manasına gelen “alan” kelimesi mi olduğu ilk söyleyişte akla gelemeyeceği için ikinci bir açıklama beklenecektir. 
Hâlbuki aynı zamanda “saha ve alan” kelimeleri kullanılmaya devam edilebilirdi. “Alan” kelimesi üretildi diye “saha” kelimesinin tasfiye edilmesi, böylece kelime zenginliğini azaltacak ve devamında “alan” kelimesine yeni bir mana yükleme mecburiyetini getireceği için “alan” kelimesini, bu mana yüklemesinden sonra anlamsız hâle getirecektir. Hâlbuki “saha” kelimesi tasfiye edilmeden önce, “alan” kelimesi zaten vardı ve anlamı tekti. Bu yüzden de ilk söyleyişte “alan” denildiğinde mana anlaşılıyordu ve iki manası olmadığı için de hangi manası kastediliyor şeklinde soru sorulmuyor, beklenti de oluşmuyordu. 
Fakat “saha” kelimesi tasfiye edildikten sonra Türkçe hem bir kelime kaybetmiş oldu hem de “saha” kelimesinin manası “alan” kelimesine yüklenmiş oldu. Böylece “alan” kelimesi ikinci manayı kazandığı için de artık tek başına, ikinci bir açıklama yapılmaksızın, ya da ikinci bir kelime kullanılmaksızın anlaşılmaz hale geldi.

Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9