MakalelerMedeniyetimiz

Yeryüzünün Salih Kulları: “Osmalılar”

O

smanlı padişahları, devlet adamları, tarihçiler hatta bir kısım ileri gelen kişilerin, Hazreti Peygamber’in Türkler hakkındaki hadislerinin şuurunda olup ve bunu, bir “tebşirât-ı Peygamberiye” olarak kabul etmeleri, bundan sonsuz bir zevk ve gurur duymuşlardır. 

Bunun en canlı misali: İstanbul’un mutlaka fethedileceği yolundaki Hazreti Peygamber’in kutlu müjdesidir. Hazreti Peygamber’in bu hadisi, o muhteşem surlar karşısında bir rahmet ordusu olarak yerini alan mücâhid gâzilere, İstanbul surlarının üstüne bir kara kartallar halinde uçmak için adetâ bir kanad ve ruh coşkusu olmuştur. Nitekim fethi tamamlandıktan sonra, fethin manevî sultanı ak yüzlü Ak Şemseddin, Sultan Fâtih’in yiğit ruhlu, demir kuşaklı mücâhid gazilerine şöyle hitap etmiştir:
“Ey Kahraman İslâm Askerleri! İyi biliniz ki;  Hazreti Muhammed’in şu hadis-i şerifi sizin hakkınızda vârid olmuştur. ‘Kostantiniyye şehri behemal feth olunacaktır. Onu fethetmeye muvaffak olan hükümdar ne hoş bir bir hükümdar ve onun askerleri de ne kahraman askerlerdir.’ Bu bakımdan elde ettiğiniz ganimeti (şerefi) isrâf etmeyiniz.”
Hattâ, Osmanlı alim ve diplomatik erkânından bir çoğu, Hazreti Peygamber’in bir kısım hadislerinde Türkler’den bir sınıf olarak zikredilen “Kantura Oğulları”nın daha da ileri giderek “Âl-i Osman” olduğuna inanmışlardır. 

Biz bu büyük vakıanın en güzel örneğini Osmanlı padişahı II. Selim tarafından Napolyon Bonapart’a yani Fransa’ya 1806 yılında Büyük elçi olarak gönderilen Seyyid Mehmed Emin Vahîd Efendi’de görmekteyiz. Nitekim Vahîd Efendi, Osmanlı padişahına takdim ettiği “Sefâretnâme”sinde aynen şöyle demektedir:

“…Bundan sonra biline ki: ‘Ümmetimin idâresi en nihâyet Kantura Oğulları’nın eline geçecektir’ hadisinin haber verdiği üzere, temelleri her türlü çökmeye karşı korunmuş olan yüce saltanatlarında sağlamlık dostluklarında güvenlik ve yüce andlaşmalarında kuvvet ve metânet bulunan Âl-i Osman Padişah’ı ve Şehinşah-ı Cihan Hazretleri’ne sırtını dayamaya koşanların, diğerlerinden üstünlükleri apaçık olmakla…” diyerek devam etmektedir. 

Evet, Vahîd Efendi’nin bu açıklamalarından da anlaşıldığı gibi; Hazreti Peygamber’in birçok hadislerinde dile getirilen “Kantura Oğulları” neslinden maksad, bir çoklarına göre mübârek Osmanlı Hânedan âilesidir. 

Diğer taraftan Vahîd Efendi’nin bu hadisi, Osmanlı Sultanı’na takdim ettiği sefâretnâmesinde zikretmesi, onun Türkler hakkındaki diğer hadisleride bildiğinin çok güzel bir delili olmalıdır.
Görüldüğü üzere pek çok İslâm âlimi, Peygamber Efendimiz’in hadislerinden de yararlanarak Türklerin faziletlerine dair pek çok yazılar kaleme almışlardır. Aslında bunları ciltlere sığdırmak mümkün olmaz.

Zîrâ Türkler, İslâmiyet’i seve seve kabul ettikten sonra Karahanlı, Gazneli, Harezmşah, Timuroğulları, Selçuklular ve Osmanlılar gibi güçlü ve cihanşümûl devletlerle asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır. Hele Osmanlı Sultanları, 1516’dan itibaren bütün Müslümanların halîfeleri olmuşlardır. 

Diğer taraftan büyük müfessir Abdulgânî Nablûsi de; yukarıdaki alimlere ilaveten “yer yüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” âyet-i kerîmesinin Osmanlılar’a râci olduğunu ifade etmektedir.
Kaynak: Tarih ve Medeniyet

Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 242