Dil ve EdebiyatTürk Dili

Türkçe Niye Hedef?

T

ürkçe’nin 20. Asırda uğradığı kan kaybı münevverlerimiz tarafından “Öztürkçecilik” hareketine bağlanmaktadır. Onlara göre memleketine yabancılaşan bir zümrenin başlattığı bu hareket hangi zâviyeden bakılırsa bakılsın haklı gösterilemez. Zîrâ asrımızın başında Arabça’dan sonra arzın ikinci büyük ilim lisanı olan Türkçemiz bu menfi hareket netiticesinde son derece küçülmüş, ifâde kâbiliyetini büyük ölçüde yitirerek kısırlaşmış, halkın ortalama 500, münevverlerin ise 850-900 kelimeyle konuşup anlaştıkları bir lisan hâline inkılap etmiştir.

Kanaatimizce münevverlerimizin yukarıdaki tespitlerinde tam bir isâbet bulunmaktadır. Fakat bizim buradaki maksadımız bu düşüncelerin doğruluğunu uzun uzun değerlendirmek değildir. Gâyemiz memleketine yabancılaşan bu zümrenin söz konusu hareketlere hangi sâikler dolayısıyla kalkıştığını tespit etmektedir. Şu halde biz buruda esas itibariyle adı geçen mevzûda görüş bildireceğiz. Lâkin bundan önce lisanın bizi alâkadar eden husûsiyetleri üzerinde umûmî olarak duralım. 
Lisanlar daha ziyâde cemiyetin bağlı bulunduğu medeniyet çerçevesinde gelişir. Her medeniyet kendisi dâhilinde bulunan milletlerin dillerine kadar nüfûz etmiştir. Daha doğrusu bu nüfûz ediş her ikisinin ayrılmaz şekilde kaynaştığı bir hal arz eder ki söz konusu durumu sâdece medeniyetle lisan arasında değil, medeniyetle milletlerin bu kabil diğer bütün müesseseleri arasında müşâhede etmemiz pek mümkündür. 
Hıristiyan Batı Medeniyeti’nin derin izlerini Fransız, İngiliz, Alman… lisanlarında tespit etmemiz gâyet tabiidir. Yine bunun gibi Türkçemiz de İslâm Medeniyeti’nin husûsiyetlerini arz eder. Lisanımızın en mütekâmil şekli olan Osmanlıca’da İslam Dîni ve medeniyeti’nin silinmez izlerini taşımayan hemen hiçbir kelime yok gibidir. Ve hatta bugün bile dilimizde İslâmî unsurları yok farzedecek olursak Türk Dili’nin Sümerce, Latince gibi artık yaşamayan bir takım lisanlar içine girmesine bu kelimelere kıyasla adetleri oldukça mahdut sayılabilecek kelimeler karşı koyacaktır. Kezâ mimarimiz, şiirimiz, güzel sanatlarımız… aslî unsurları itibariyle İslâm Dini ve Medeniyeti’nin mahsülleridir. 
Moğol’dan Da Beter!..

Yukarıda lisanımızın İslâm Medeniyeti dâhilinde inkişaf gösterdiğini zikretmiştik. Bu cümleden olarak dilimizin İslâmiyet’le türlü veçhelerden alâkalı sayısız kelimeyi ihtivâ ettiğini de ifâde etmiştik. Tabii bu kelimeler bâzen doğrudan ve bâzen de gayrı ihtiyârî olarak milletimize İslâm Dîni ve Medeniyeti’ne olan mensûbiyetini idrak ettiriyordu. 
Cihad kelimesi Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve selem” harplerini hatıra getirirken, haydar kelimesi Hazreti Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığını zihinlere bir defa daha nakşediyordu. İspanya demek olan Endülüs kelimesi ise Haçlıların katliâmına maruz kalan Müslümanları düşündürüyor ve gaza aşkını tazeliyordu. Ders kelimesi müderrisi, müderris ise aklî ilimlerin yanında naklî ilimlerin de okutulduğu medreseyi akla getiriyordu.
İşte biz dikkatleri sayısız kere bu noktalar üzerine çekmek istiyoruz!.. Tasfiyeciler neden acabâ dilimizde İslâm Medeniyeti’nin mahsûlü olarak yer alan kelimeleri kendilerine hedef seçmiş bulunuyorlar? Ve hem de Türkçe adına!.. Ve fakat maalesef Türkçe’ye Moğol İstilası’nın dahi vuramadığı darbeyi vurarak!..
Onlara göre bu kelimeler Türkçe’ye zorla sokulmuş ve dilimizi asırlarca istilâ etmiş yabancı unsurlardır Türkçe bunlardan kurtulup saflaşmadıkça istiklâline kavuşamaz ve dolayısıyla millî bir kimliğe bürünemez. Aslında bu iddialar hiçbir ilmî vasıf taşmadığı gibi lisanla alâkalı hakîkatlerle de çatışmaktadır. Nitekim bugün bütün dünyâya az veya çok yayılmış bulunan İngiliz Lisanı’nın bünyesinde taşıdığı kelimeler menşe itibariyle en az %75 nispetinde yabancıdır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu Latince’den gelmektedir ve fakat küçük bir azınlığın dışında hiçbir İngiliz’in bu güne kadar çıkıp da; “bunlar saf İngilizce değildir, bu kelimeler atılmadıkça İngiliz lisanı asli hüviyetine kavuşamaz” dediği duyulmamıştır.
Millilik Nedir?

İşte bu noktada akla hemen şu soru geliyor: Peki ama lisanların millî olması ne demektir? Neden acabâ her hangi bir dış tesire maruz kalmayan milletler, lisanlarında pek çok yabancı asıllı kelime bulunmasına rağmen konuştukları dilin millîliğinden eminler? Benzer suâli başka bir zâviyeden soracak olursak: Neden acabâ geri kalmış milletler pek çok müesseseleriyle birlikte lisanlarının da millîliğinden şüphe ediyorlar? Ve hatta bâzen –ki bunun en müşahhas misâli biziz- bundan son derece emin görünüyorlar. 
Bu suâllerin ardından zihnimizde beliren pek çok soru işâreti zannediyoruz millîliğin îzâhıla ortadan kalkacaktır. Ve bu îzahla birlikte bugün için anlayamadığımız veya bu yolda zorlandığımız pek çok husus da idrâkimiz dâhiline girmiş olacaktır.
O halde millîlik nedir? Millîliğin cemiyete ait hemen bütün müesseselerdeki tezâhürü nasıldır? Bir milletin şiiri, mimarisi, güzel sanatları… ve nihâyet lisanı hangi vasıflar dolayısıyla millîdir?
Millîlik, millî telâkkiye tam bir uygunluk hâlidir. Millî telâkki ise; “millette yaşayan ve onun her şeyine tesîr eden, ona mâl olmuş hâkim inanış ve ölçü manzûmesi demektir.” Dolayısıyla milletlerin yukarıda saydığımız bütün müesseseleri millî telâkki dâlihinde inkişaf gösterir ve bu sebepten her biri millî olur. Zâten millî telâkkiyi bu şekilde ifâde ettikten sonra milletlerin şiirde, mimaride, güzel  sanatlarda… ortaya koyacağı eserlerin farklı bir özellik taşıyabileceğini düşünmek yanlış olacaktır; buna uymayan misâller intiharın resmidir. Dolayısıyla lisanlar da tarihî seyir itibariyle millî telâkki istikâmetinde gelişme göstereceklerdir. 
Bir lisanın her hangi bir dilden fazla veya az miktarda kelime alması onun millîlik vasfının giderek sulandığına değil, fakat millî telâkkinin o yönde karar aldığına delil teşkil eder. Dolayısıyla dilimizde Arapça ve Farsça asıllı binlerce kelimenin bulunması tasfiyecilerin iddia ettiği gibi sarayın zorlamasıyla oluşmuş bir netîce değildir; aksine halkımızın bütün samimiyetiyle destelediği millî bir vâkıadır. 
Milletimizin binlerce senedir kullana geldiği isimlerin çok büyük bir kısmını emekliye ayırıp çocuklarına Ahmed, Mehmed gibi adlar vermesi bunu ispatlamaktadır. Bütün Türklerin tarih boyunca yaşadığı en mesut devreyi teşkil eden 16. yüzyılda yukarıdaki iki isim belki de Türk milletinin %25’ten fazlasının adı durumundaydı. 
Öte taraftan halk kültürümüze ait pek çok eserin yer yer kesif şekilde söz konusu kelimeleri ihtiva etmesi de insanımızın samimiyetini göstermesi bakımından mühimdir devlet kademesindeki vaziyetin halkımızın yukarıdaki durumundan farklı olmadığını da yeri gelmişken ifade etmeliyiz. Nitekim 36 Osmanlı padişahından dokuzunun ismi Ahmed ve Mehmed’dir. 4 tane de Mustafa bulunmaktadır. Şu halde söz konusu kelimeler tam bir millî mutâbakat ortamında lisanımıza girmekteydiler ve bunun için saf Türkçe kelimeler kadar millî idiler.
Niyet Kötü

Şimdi bu nokta şu suâlleri sorabiliriz: Hâl böyle iken tasfiyeciler neden acabâ söz konusu tavırlar içerisine girmişlerdi? Acabâ onların yukarıdaki fikirleri millîliğin mâhiyetini bilmemekten doğan bir idrak yanılgısından mı ileri geliyordu? Aslında bu ihtimal nazariyede mümkün görünüyorsa da hakîkatte hiçbir kıymet ifâde etmiyor. Zîrâ tasfiyecilerin hemen her husustaki icraatları son derece ince yapılmış bir hesap dâhilinde hareket ettiklerini ortaya koyuyor.

Onların başlıca vasıflarını teşkil eden husûsiyet fiillerinde görülen sarsılmaz istikrardır ki bizi yukarıdaki kanaate iten sâiklerden biri budur. Halbuki idrak yanılgısına düşen insanlar hareketlerini son derece düzenli bir şekilde sıralayamazlar. İdrak yanılgısı esâsen bir anlayış hatâsı olduğu için buna bağlı görüşler de tabii olarak yanlış, en azından kusurlu olacaktır. Fakat bu demek değildir ki bir hususta idrak yanılgısına düşmüş insanlar cemiyetlerine ait bütün mevzûlarda istisnâsız şekilde yanlış düşünecekler ve böylece bir yanlış düşünme istikrârı oluşturacaklar. Eğer böyle bir hâl söz konusu ise buradaki durum idrak yanılgısına değil, sâdece tek bir şeye işâret edebilir: Kurnazca bir hesap üzerine binâ edilmiş sistemli bir harekete!..

Dolayısıyla tasfiyecilerin içinde bulundukları durum bir idrak yanılgısı değildir. Yukarıdaki fikirleri yanılarak da olsa Türkçemizi samimi gayretlerle geliştirme düşüncesinden kaynaklanmamaktadır. Bu görüşler lisanımız üzerinde yaptıkları tahrîbâtı makul bir zemine oturtma isteğinden ileri gelmektedir. Nitekim onların söz konusu kelimelere Türkçe’nin saflığı cihetinden karşı çıkarken destan yerine “epope” asrî yerine “modern”, içtimâî yerine “sosyal” kelimelerini Fransızca’dan alarak kullanmakta bir beis görmemeleri de bu kanaatimizi teyid eder vasıftadır.
O halde lisanımıza karşı takınılan u tavırların sebepleri nelerdir?
Son derece karışık gibi görünen bu suâllerin cevâbı aslında öyle sanıldığı kadar girift değildir. Tasfiyecilerin hayat hikayeleri, niyetleri hakkıda net bir görüşe sahip olmamızı mümkün kılmaktadır. Kanaatimiz odur ki bu uygulamalar inancımıza karşı yürütülen sistemli bir hareketin lisanımızdaki tezâhürüdür. Zîrâ bu şekilde İslâmiyet’le uzaktan yakından ilgisi bulunan her şey lisanımızdan, dolayısıyla insanımızdan uzaklaştırılacak ve böylece bütün benliğimize işlemiş İslâm İnancı bizlere unutturularak inançsız bir millet haline gelmemiz sağlanacaktı.
Tabii bütün bunlardan maksat milletimizi yeni bir ruh iklîmine hazırlamaktı!..

Kazım Kürşat Yücel

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 10