Dil ve EdebiyatTürk Dili

Sosyo-Kültürel Bir Unsur Olarak Dilin Ehemmiyeti

D

ilin birçok fonksiyonundan bahsetmek mümkündür. Her şeyden evvel bir anlaşma vasıtası olması itibariyle dil bir kere sosyal hayat bakımından zaruri ve vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat dil, toplum fertleri arasında bir anlaşma vasıtası olmakla sınırlı değildir. Dil, bundan daha fazla bir şeydir. Onun fonksiyonu sadece mevcut, fertler arası münasebetleri yürütmekle kalmayıp geçmiş çağlardan günümüze intikal eden kültürel mirası koruyarak, zenginleştirerek günümüze ve gelecek nesillere de aktarmaktır.

Dilin bir kültür unsuru olmasının yanında dil ile kültür arasındaki münasebetlerde karşılıklıdır. Yani güçlü bir dilin kültür üzerindeki zenginleştirici fonksiyonu kaçınılmazken, güçlü bir kültür de dili zenginleştirir, kuvvetlendirir. Çünkü bir dilin ifade kabiliyeti ne kadar güçlü, ne kadar zengin ise bizim de hayatı kavramamız, birbirimizi anlamamız o derece mümkün olur. Bu sebeple, dile kuvvetini kazandıran asıl unsur da dildeki kelimelerin farklı manaları ifade edebilmesidir. Fakat günümüzde dilin fonksiyonunun ve bu fonksiyonun ehemmiyetinin idrakinde ciddi bir zafiyet yaşanmaktadır.

Türkçemizin ne kadar zengin bir dil olduğunu unutarak lüzumsuz, uydurma kelimeleri dilimize sokma gayreti hayret vericidir doğrusu. Dilimizde var olan ve ifade kabiliyeti fazlasıyla güçlü kelimelerimizin yerine bu uydurulmuş kelimeleri almaktan hiçbir rahatsızlık duymayanlar, bir milletin dilinin, onun ülkesi gibi, bayrağı gibi korunması gerektiği konusunda gereken hassasiyeti gösterememişlerdir.

Dil, bir milletin kimliğidir. Millî kimliği olmayan, ferdi kimliği de olmaz. Millî kimliğin bir parçası olan dil üzerinde yapılacak lüzumsuz oynamalar da bir milletin tarihiyle, geçmişiyle, geleceği ile oynamak demektir.

Uydurma Kelimeler

Meselâ dilimize öz Türkçe diye sokuşturulmaya çalışılan ve nispeten de başarılı olunan kelimelere bir örnek olarak “zorunluluk” kelimesini verebiliriz. Esasen zorunluluk kelimesi ile neyin kastedildiği de belli değildir. Günümüzde bu kelime “mecburiyet” ve “zaruret” kelimeleri ile aynı manada kullanılmaktadır. Fakat mecburiyet ve zorunluluk kelimeleri birbirlerini tam manasıyla karşılayan kelimeler değildir. Mecburiyette dışarıdan bir zorlama vardır.

Bir başka bir örnek ise “öneri” kelimesidir. Bu kelime ile de ne kastedildiği belli değildir. Çünkü bu kelime de hem “teklif” hem de “tavsiye” manasında kullanılır ki bu iki kelime de birbirinin tam karşılığı olan kelimeler değildir.

“Karşıt” kelimesi ise “zıt”, “aleyhtar”, “aykırı” ve “muhalif” gibi birbirinden farklı birkaç kelimenin yerine kullanılmaktadır. Halbuki birbirine zıt olan şeyler birbirine aykırı olmak durumunda olmadığı gibi, birbirine muhalif şeyler de birbirine zıt veya aykırı olmak zorunda değildir.

Bazı kelimeler vardır ki, onların ifade ettiği manayı hiçbir uydurma kelimeyle ifade edemeyiz, çünkü bu kelimeler bu manaları çok uzun asırlar boyunca kazanmıştır. Meselâ “taraf” kelimesi… Bunu bazıları “yan” diye, bazıları ise “yön” diye çevirmektedir. Tarafsız yerine yansız diyebilirsiziniz, bu biraz uydu diyelim. Ama mesela “bu emanet sana benim tarafımdan gönderildi” cümlesini onların istediği şekilde nasıl “Türkçeleştirebiliriz?” O zaman “bu emanet size benim yanımdan gönderildi” gibi ortaya bir ucube çıkar. Bu kelimenin çoğulu “etraf” kelimesidir, fakat bu kelimenin tekili ile çoğulu çok farklı manalara gelmektedir.

Meselâ “taraflı bir çalışma” ifadesi ile “etraflı bir çalışma” ifadesi birbirinden çok farklı manalar ihtiva etmektedir. “Taraflı bir çalışma” derken kastedilen, bu çalışmanın objektif olmadığı, birilerinin kayrıldığıdır. Hâlbuki “etraflı bir çalışma” demek, incelenen konunun geniş bir şekilde, ayrıntılı bir şekilde araştırıldığını ifade eder.

Yine münasebet kelimesi yerine uydurulan “ilişki” kelimesi de son derece lüzumsuz bir kelime dâhil etme çabasıdır. Münasebet kelimesini kullandığınız her yerde ilişki kelimesini kullanamazken, ilişki kelimesinin kullanıldığı her yerde münasebet kelimesi kullanılabilir. “Ne münasebet” yerine “ne ilişki” demeniz ne kadar abesle iştigal olursa, “kutlama münasebetiyle” yerine de “kutlama ilişkisiyle” denmesi de o kadar abesle iştigal olur.

“Nitelik” kelimesi üç kelimenin yerine de kullanılıyor. “Mahiyet”, “vasıf”, “keyfiyet” … Bunların üçü de birbirinden farklıdır ve dolayısıyla bunlar birbiri yerine kullanılması, dile yapılan büyük hatalardandır. Meselâ “vasıfsız işçi” demek “mahiyetsiz işçi” demek değildir. Mahiyet bir şeyin esasıdır. Hâlbuki vasıfsız işçiyi de niteliksiz işçi dediniz. Peki, “işin mahiyetini öğrenmek istiyorum” yerine “niteliğini öğrenmek istiyorum” derseniz bu ne ifade der? “Keyfiyet” de bir şeyin maddî değil manevî yönünü ifade eder. Birinin keyfiyeti olmadığından bahsederseniz, ele avuca gelir bir meziyetinin olmayışından bahsedersiniz. Bunların yerine “nitel” kelimesini kullanmak nüansı öldürmektedir ve yerine bir şey koymamaktır.

Bir başka örnek verecek olursak; Yine “akıl” kelimesi yerine uydurdukları “us” kelimesi Türkçede yoktur. Uydurulan bu kelime “uslu” kelimesinden çıkarılmıştır. Oradaki “lu”  hecesi bir ek değildir, onu sanki bir ek gibi düşünüp “uslu”yu da “akıllı” gibi düşünmüşlerdir. Mesela, bir çocuk için bu kelimeyi kullandığımızda, çocuğun usluluğu ile kastedilen çocuğun akıllı oluşu değil, yaramaz olmayışıdır. Ancak uslu kelimesinin manasını bu şekilde değiştirenler “–lu” hecesini de ek olarak kabul edip, kendilerince “us” diye bir kök bulma lüzumsuzluğuna düşmüşlerdir. Fakat şu düşünülmemiştir; –“-lu” hecesi ek olsaydı şayet, “ussuz” kelimesinin de var olması gerekirdi. Ama Türkçede “ussuz” diye bir ifade yoktur.

Yine bazı kelimeler vardır ki onların yerini konulacak hiçbir kelime bu kelimenin yerini tutmaz. “Şu kadar hayvan itlâf edildi” derseniz, bunu herkes anlar ki o kadar hayvan hastalıklı çıktı ve dolayısıyla onlar öldürülmek zorunda kalındı. Ama bunun yerine “bu kadar hayvan öldürüldü” derseniz, insanların aklına neden sorusu gelir.

Osmanlıcadan Türkçeye geçen bazı nezaket ifadeleri vardır ki, bunlar da Türkçeye tercüme edilememektedir. Meselâ “geçen bir dostumuza iade-i ziyarette bulunduk” ifadesi nasıl Türkçeleştirilir? Yine, “ihtiyaç” kelimesi yerine uydurulan “gereksinim” kelimesi de tamamen köksüz, ruhsuz bir kelimedir.

Nesiller Birbirinden Koparılmaktadır

Bu gün Türkiye’de nesiller on sene de bir eskimektedir. On yıl önceki neslin kullandığı kelimeleri bugünkü nesil anlamamaktadır. Hatta iş öyle bir raddeye gelmiştir ki halkın kullandığı birçok kelimeyi okumuşlarımız bilmemektedir. Bu bizim okumuşlarımızın hatasından kaynaklanmamaktadır. Tamamen onlara aşılanmak istenen maksatlı, kötü niyetli, yanlış bir zihniyetin neticesidir. Fakat etnik gruplardan olan insanlara sınırlarımızı açarken, farklı kelimelere niye kapatalım?

Dilde ırkçılık, ırkçılığın en tehlikeli şeklidir. Çünkü sadece yaşayanlara zarar vermemektedir. Geçmişle bağımızı kopardığı gibi gelecek nesilleri de tehlikeye atmaktadır. Ayrıca dilde uydurmacılık cereyanı kelimelerdeki nüansları öldürmekte bu da cemiyette bir entelektüel zafiyet meydana getirmektedir.

Nitekim Türkiye son otuz yıldır tefekkür bakımından belki en kısır dönemi yaşamaktadır. Türkiye bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal çapında şair yetiştirememiştir. Bu bizim insanımızın kabiliyetlerinde bir problem olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu onun dilinin kısırlaştırılmasının ve dolayısı ile düşünce dünyasının karartılmasının bir neticesidir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz; biz dilimizin “saf” veya “arı” oluşuyla değil, bir kültür dili olmasıyla övünebiliriz. Kelimelerin menşe’ine değil bu dilden ne kadar şair, ne kadar edip yetiştiğine bakmalıyız. Sırf, dili yabancı kelimelerden arındırmak adına daraltıp ifade kabiliyetini kısırlaştırmak, bir milletin kültürüne millî bütünlüğüne ve geleceğine yapılan bir ihanettir. Bu oyuna, bu ihanete izin vermemek de bu vatanda yaşayan, bu toprakların ekmeğini yiyip, suyunu içen vatan sevgisini analık duygusu gibi hisseden herkesin boynunun borcudur.

Ayşegül Büşra Çalık

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9