Dil ve EdebiyatTürk Dili

Türkçe Düşünmeyi Nekadar Öğretebiliyoruz?

M

açka-Mataracı Ortaokulu Türkçe Öğretmenliği görevinden ayrılırken, öğlencilerime şu anlamda bir konuşma yapmıştım:

Eğer üzerinizde olan hakkımın helâl olmasını istiyorsanız, sizden tek bir şey istiyorum: Bir iş talebinde bulunma ihtiyacı ile karşılaştığınız zaman yazmanız gereken dilekçeyi arzuhalciye yazdırmayıp kendiniz yazarsanız helâlleşmiş oluruz”.

Bu konuşma, bir Türkçe öğretmeni olarak hassasiyetimi göstermenin bir yolu gibi düşünülebilir. Evet, yaptığımız işin önemli olduğunu vurgulayabilmek için her türlü vasıta kullanılmalıydı.

İnsanımız eskiden çocuğunu “adam olmak” için okula gönderirdi. Adam olmanın en temel vasıflarından biri de “okur-yazar” olmaktı. Okuma-yazmanın temel malzemesi olan mürekkep de okuyanların kimliklerini anlatmaya yarayan bir kalıp hâline gelmişti: “Mürekkep yalamış biri!” Okula giden çocuk, yarının büyüğü olarak yetiştirilirken kendini bilmesi, kültürünü tanıması, benimsemesi ve toplumunu tanıması, anadilini gerçek anlamda öğrenmesi gibi hususlarda hassas bir eğitimden geçirilerek yetiştirilmeye çalışılırdı. Böyle bir sistemden çıkan   insanın her yönüyle yetişmiş olması ve anadilini doğru kullanabilen beyefendi olarak yetişmesi tabiî idi.

Günümüzde ise, çocuğunu okula gönderen ebeveyn, çocuğunun adam olmasından çok, nihaî olarak parası ve prestiji olan “popüler” bir meslek adamı olmanın sınavlarını kazanabilmesi ile ilgilenmektedir. Bunlardan dolayı okullarımız “diploma veren kurum”, dershaneler de “üniversite kazandıran kurum” şeklinde değerlendirilmektedir. Çocukların adam olmaları ile ilgili bir hassasiyetin üzerinde durulmadığı gözlenmektedir.

Türk eğitim sisteminde aksayan yönlerden birinin “anadili öğretimi” olduğunu bilmek için çok akademik bir çalışmanın bile gereği yoktur. Üniversite mezunu kimselerin dilekçelerini arzuhalciye yazdırmasının olağan bir iş hâline geldiği günümüzde, üniversite öğrencilerinin konuşma ve yazma kabiliyetlerindeki seviyenin gittikçe normalin altına düştüğü de bilinen gerçeklerimizdendir. Üniversiteye gelen öğrenciler “testin” şıklarını işaretleye işaretleye konuşmayı ve okumayı âdeta bir külfet sayar hâle gelmişlerdir.

Yazma çalışmalarında en basit ifadeleri bile kısaltarak kullanmanın yaygınlaştığı bir ortamda, gençliğin yazı yazma yerine, işaretle veya kısaltmalarla meramını anlatma yolunu seçtiği gözlenmekte dir. O kadar ki, “Genel Öğretim Metodları” dersi için notunu öğrenmeye gelen öğrencilerin soru şekillerini aynen şöyledir: “göm” den kaç aldım? Bu durum, insanımızın Türkçe’yi kullanmaktan aldığı zevki gösteriyor. Daha doğrusu bu sonuç, Türkçe’yi kullanmadan zevk almadığımızın bir göstergesidir. Bu sonucun, testlerle haşır-neşir olmanın ürünü olduğu söylenebilir.

Yabancı dil öğrenmeye verdiğimiz önemin binde birinin Türkçe’den esirgenmesi sonucunda hayatımız Türkçe’de olmayan anlayış ve ifade biçimleriyle doldurulmuş görünmektedir. İşe alacağımız bir kişide aradığımız vasıfların başında “İngilizce bilmek” varken, “Türkçe’yi güzel kullanma biçimlerini”nin bu özellikten sayılmaması, anadiline verdiğimiz değerin ölçüsü şeklinde değerlendirilebilir. Böyle bir anlayışla insanımızın, Türkçe okuma yazmaya dair bir beceri geliştirme ihtiyacı hissetmemesinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durumda da Türkçe okuma-yazma becerisi gelişmeyeceğinden “Türkçe düşünme becerisi” de gelişmemiş olacaktır. İnsan, ihtiyaç hissettiği bir konuda hevesli olarak öğrenme faaliyetine girer. Hele de günümüzde olduğu gibi, ihtiyaçlar sadece “karın doyurmaya” yönelik hâle geldiyse, karın doyurmayan faaliyetleri yapmak insanımıza zül gelmektedir. Oysa olgunlaşmış insanlar daha üst ihtiyaçları hissederler.

Güzellik duygusunu geliştirmek isteyen insanın Türkçe düşünmesi şarttır. Başkalarına yardım etmek, kendini geliştirmek gibi durumlar da birer ihtiyaçtır ama karın doyurmazlar; bu tür ihtiyaçlar gönülle ilgilidirler. Eğitim sistemimizin önemli açıklarından birinin de “gönül eğitimi” ile ilgili faaliyetlerin sistemde mevcut olmamasıdır. İnsanımızın “para getiren”e itibar edip, “gönül eğiten”, “insanı olgunlaştıran” faaliyetlere yönelmemesi onun Türkçe düşünmeyi öğrenmemesi ile doğrudan ilgilidir. Çünkü Türkçe düşünmenin içinde bütün bunlar vardır.

Yabancılaştığımızın tek göstergesi yok. Meselâ, “görüşürüz” kesinlikle Türkçe düşüncenin ürünü değil, “see you later”ın Türkçe’ye geçmiş biçimi olan bu ifade, “hoşça kal, hayırlı günler, Allah’a ısmarladık, Allah rahatlık versin” gibi birçok Türkçe ifadenin yerini almış görünmektedir. Bu durum, hem dilin zenginliğine önemli ölçüde darbe vurmakta, hem de Türkçe düşünmenin yerine yabancı bir düşünce tarzını yerleştirmektedir Türkçe’nin böylesi bir uygulama ile kısırlaştırılmasında ya bir ihmal söz konusu, ya da ihanet. Her iki durumda da problemin çözümü eğitim sisteminden geçmektedir. Eğitim sisteminde yokluğunu duyduğumuz şuurlu bir Türkçe öğretiminin, her şeyden önce diriltilmesi zorunluluğu ile karşı karşıya olduğumuzun altı çizilmelidir.

Bütün bunların temelinde, Türkçe öğretiminin gerekli kıldığı şuurlu Türkçe düşünme alışkanlığını gerçekleştirecek seviyede olmayan bir eğitimin bulunduğunu düşünüyorum. Bu sebeple toplumun bütün problemlerinin sorumlusunun öğretmenler olduğu gibi, Türkçe şuursuzluğunun sorumlularının da biz Türkçe öğretmenleri olduğuna inanıyorum. Türkçe öğretmenlerinin kalıplaşmış bazı edebiyat bilgilerini aktaran olmak yerine, öncelikle “Türkçe düşünme”yi öğrenecek bir eğitim-öğretim imkânı sağlamaları gerekmektedir. Tabiî ki bu inancın bütün öğretmenlerce benimsenmesi, problemin çözümünü kolaylaştıracaktır. “Türkçe düşünmek” aslında bir ütopya değil, bir realitedir.

 

Dr. Mehmet Okutan

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9