Kafkasya - KırımMakaleler

Kırım’ın Kara Günü: 18 Mayıs 1944

1

8 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin, II. Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla bir gecede, iki saat içinde, balık istifi halinde hayvan vagonlarına doldurulup vatanlarından, Kırım’dan sürüldükleri “kara gün” dür.

    Kırım’ın Arabat bölgesinde, o kara günün ertesinde, bir köyün unutulduğu fark edilir. Haber Stalin’e gelince, o da cellatlarına “Bunların işini 24 saat içinde bitirin!” emrini verir. Ertesi gün bütün köy halkı bir tekneyle Karadeniz’de, biraz yol aldıktan sonra denize dökülür ve onların mezarları Türk’ün bayrağına bakıp aşkla çırpınan Karadeniz olur.

    O kara günlerin acılarını anlatabilmeye niyetlenince kalem elden düşüyor… Sürgüne şahit olan bir Kırım Türkü’nün şu hatırasıyla o kara günleri dile getirmeye çalışalım.

    “1928 yılında Kırım’ın Yalıboyu’ndaki güzel Simeiz’de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşımdaydım. O günler, birinci gününden son gününe kadar, hep aklımda. Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.

    Sürgünden bir gün önce her şey sakindi. Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor, siliyor süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus askerleri: “Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış olmayacak mısınız?” dediklerinde, ben “Ömrümde bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi. Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup dururken?” diye onlara soruyla cevap veriyordum. Başka bir şey söylemediler, sürüleceğimize dair bir tek kelime etmediler.

    18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş civarıydı. Askerler geldi evimize:

    – Çıkın, çabuk, çıkın!

    – Niçin? Ne oldu? Nereye?

    – Çıkın çabuk! Hazırlanın! Yolcusunuz!

    – Ne yolcusu? Niçin?

    – Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti’nin kararı bu! Çabuk, sallanmayın! Çabuk çıkın!

    Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor, “Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın!” diye bağırıyordu. O gün, hatırımdadır, çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı Simeiz’de. Rüzgâr uğulduyor, ağaçları sarsıyor, kimi ağaçların dalları kopuyordu. Rüzgârın, ağaçların uğultularına, köpeklerin acı acı havlamaları, ulumaları, ineklerin böğürmeleri ve bizlerin feryatları karışıyordu. O günün sesleri… Tarifsizdi o günün feryadları… Korkunçtu… Ardından dolu yağdı, iri iri dolulardı. Biz ağlamadık yalnızca. Sanki, bizimle beraber gök ağladı, hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız ağladı…

     Bizleri Akmescit’e getirip hayvan vagonlarına doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere yemek verdiler, Sarıtav (Saratov)’da. Bazılarımız yanına yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı, pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu, o kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum.

    Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik, gömemedik. Semerkand’a getirdiler, stadyuma topladılar. Yanımıza alabildiğimiz eşyaları, bohçacıklarımızı bir kenara topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler. Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor, küfürler ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar suya dayanamayıp ölenler oldu.

    Hamamdan sonra bizleri yine stadyuma getirdiler  Biz dönene kadar bohçalarımız, eşyalarımız karıştırılmış, işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız, ne döşeğimiz vardı. Günlerce, haftalarca yerde, yattık.

    Oradaki ağır şartlarda, pek çok insanımız hastalandı, pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız, hep Kırım hasretini anlatırlardı; pek çoğu son günlerini yaşarken, son nefeslerini vermeden, bir yudum dahi olsa Kırım’ın suyunu içmek isterlerdi. Bir yudum, bir yudumcuk Kırım suyu olsa, içsem, rahat ölebilirdim, derlerdi.

   Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik. Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm verdi. Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra, “Cemaat” dedi, “Benim karım Anife, oğlum Server’i görenleriniz tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim biliyor?” Hiç kimse bir şey diyemedi, hiç kimse sesini çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.

    Sonra bir kadıncık, yaşlı bir kadıncık; “A balam!… Allah …… Allah sana sabırlar versin! Yazımız böyle imiş… Allah rahmet eylesin!….. “ dedi ve anlattı. O, cepheden gelen yiğit adam, gözlerimizin önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı, öyle bir dövündü, öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi. Sonra adamı, o yiğiti kaldırdılar yerden, su verdiler, biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden kalktığında saçları bembeyaz olmuş, çökmüş, bir anda ihtiyarlamıştı. ”

A.N.İdrisli

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 20