Dil ve EdebiyatTürk Dili

Kaybolan Nüanslar

D

ilde nüanslar, belli bir seviyedeki kültürün gerektirdiği ince mânâ farklarıdır. Klâsik Arapçada deveyle, çadırla, çölle, Türkçemizde atla, yayla hayatıyla İlgili bir yığın teferruatı gösteren kelimeler, o kültür çerçevesi içinde teşekkül etmiştir. Bunlar bir ihtiyacın doğurduğu kavramlardır.

Bir dilde aynı kavramı karşıladığını zannettiğimiz kelimelerin her birinin belki farkına varmadığımız nüansları vardır. Diller, nüanslarının çokluğu ile zenginleşirler.

Türkiye’de yarım asırdan beri devam eden “özleştirme” hareketi, hakikatte nüansların tasfiyesinden başka bir mânâ taşımaz. Bütün büyük kültür dilleri gibi dilimize de başka dillerden Arapçadan, Farsçadan, son asırlarda Batı dillerinden kelimeler girmiş ve yerleşmiştir. Bunların girmesiyle, bazılarının dilimizde mevcut Türkçe karşılıkları da kaybolmamış, yeni nüanslar kazanmıştır.

Kayboluşuna üzüldüğüm, lâkin geri döneceğine de kani olmadığım bir örnekle başlayayım. Bugün, adıgeçen deyip geçtiğimiz ve eşya, hayvan hattâ her sınıftan insan için kullandığımız sıfatın, bundan yarım asır evveline gelinceye kadar bir yığın nüanslı karşılığı vardı.

Hatırıma gelenler: “müşarün’ ileyh, mumaileyh, merkum, mersum, mahut, mezkur, mezbur”. Bunların herbirinin kullanıldığı yer ayrıydı ve yanlış bir kullanılma derhâl farkedilirdi. Devrin zarafet etiketleri olan bu tabirler, “imtiyazsız, sınıfsız bir kitle” olduğumuzdan beri kaybolup gittiler.

Haydi bu teferruatlı Osmanlı protokolünden vazgeçelim. Fakat, birbirinden farklı mânâlar taşıdığı halde hepsinin karşılığında tek kelime uydurup terkettiğimiz nice tabirler var.

Meselâ “vermek” karşılığı olarak, büyükten küçüğe, küçükten büyüğe değişik kelimelerin kullanılması suretiyle, en azından bir terbiye kaidesini de beraberinde getiren sözlerimize ne oldu? “Takdim etmek, arzetmek, sunmak, ihsan etmek, ihsanda bulunmak, bahşetmek, bağışlamak, lütfetmek, ita etmek”… Şimdi bunların hepsinin yerine vermek diyoruz.

O unutulan kelimeleri kazâen kullanmaya yeltenenlerin de dilleri dolaşıyor. Geçmiş bir günde televizyon spikeri, bir yarışmada birinci gelene Sayın Cumhurbaşkanının kupa takdim ettiğini anlatıyordu.

Bazan nüans değil, büyük mânâ farklarının bile yanlış uydurulmuş tek bir kelime ile karşılandığına çok örnek bulabiliriz.

Savunmak” gibi yapı bakımından yanlış bir kelime “müdafaa etmek, iddia etmek, ileri sürmek” kavramlarının yerine geçmiştir.
“Karşılaştırma, hem mukayese hem mukabele” demektir.
“Karşılık, rağmen, mukabil, zıddına” kelimelerinin yerinde artık “karşın” vardır.
“Takib etmek, peşinden gitmek, seyretmek, temaşa etmek” hattâ “dinlemek” gibi çok farklı mânâlar kaybolmuş, “izlemek”le hepsi unutulur olmuştur.

Fakat nüansların kaybolmasında en büyük felâket herhalde düşünce‘nin başına gelmiştir. Batı dillerinden tercüme yapanlar bu nüans sıkıntısının daha çok farkına varırlar.

Fransızca’da düşünce kavramının çeşitli nüansları için: meditation, reflekion, pensee, idee... kelimeleri kullanılır. Bugün Pascal’ın “pensees“si ile Lamartine’nin “Meditation“u “Düşünceler” diye Türkçeye çevrilmiştir.

La Rochefoucauld’nunReflexions…” u ile Alain’in “Idees…” si için de -TDK’nun fıkara Türkçesine göre- yine düşünceler‘den başka, karşılık yoktur. Hâlbuki yarım asırdır tasfiye edilmeye çalışılan güzel ve zengin Türkçemizde “tefekkür, tefelsüf, murakabe, teemmül, kanâat, mülahaza, düşünce” gibi farklı yerlerde kullanılan birçok kelime vardır.

Bu dil fıkaralığı devam ederse, “düşünce” hayatımızın gelişmesi nasıl beklenebilir? O takdirde geleceğin Türk aydınına olsa olsa Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi “düşünmek” kalır.

Prof. Dr. M. Orhan Okay

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9