Dil ve EdebiyatTürk Dili

Harf Devrimi ve Dil Değişmesi

T

ürkiye, 1928 yılında, çağdaş milletlerden hemen hiç birinin yapmadığı bir inkılâp yaptı: bin yıldan beri kullandığı Arap harflerini bırakarak Latin harflerini kabul etti. Türkçenin ses yapısına uymayan bir yabancı harf sistemini bırakarak ona daha uygun başka bir yabancı harf sistemini kabul ediş, bize bazı şeyler kazandırdı ama, 1928 yılından sonra yetişen nesillere de bin yıllık tarih ve kültürün kapılarını kapadı.

Açıkça söylemek gerekir ki, Arap harfleri Türkçenin bünyesine uymamakla beraber, bütün Müslüman Türkler bu harfleri bildikleri ve eserlerinde kullandıkları için, ne de olsa, İstanbul’da basılan bir kitap Kazan’da veya Tebriz’de. Kazan veya Tebriz’de basılan Türkçe bir kitap da Türkiye’de okunabiliyordu.

Bugün böyle bir’ imkân yoktur. Türkiye’deki bir Türk Azerbeycan’da basılan Türkçe bir kitabı okumak için Rus harflerini, İran veya Irak’ta basılan Türkçe bir eseri okumak için Arap harflerini öğrenmek zorundadır.

Bundan da önemlisi Türkiye’de 1928 yılından önce yazılmış veya basılmış bir kitabı okuması için de eski harfleri öğrenmesi gerekiyor. Yarın Türkiye dışındaki milyonlarca Türk bağımsızlığa kavuşunca, aralarında bir kültür birliği kurmak için yeniden harf değiştirmek ve ortak bir sözlük yazmak zorunda kalacaklardır.

Bunun bütün Türkler için ne kadar külfetli bir iş olduğu açık. Mesele sadece harf değişikliğiyle bitmiyor. Bundan daha önemli olan başka bir mesele var ki o da dil değişmesidir.

Türkiye’de ve diğer Türk ülkelerinde, halkçılık hareketleri yaygınlaşınca, halkın konuştuğu günlük dil yazı dili haline gelmiş, bunun neticesinde, eski kitaplarda kullanılan yüksek kültürle ilgili çoğu Arapça ve Farsçadan alınma kelime ve deyimler tarihe karışmıştır.

Günlük dilin yazı dili haline gelmesi bütün çağdaş Türk edebiyatlarına, henüz değeri ve mânâsı iyi takdir edilmeyen bir canlılık vermiştir. Bu, bütün Türklük âlemi için bir kazanç olmuştur.

Bu sayede bütün Türk ülkelerinde, halk kültürü ve millî kültür yazıya geçerek ebedileşmiş ve yaygın hale gelmiştir. Aralarında duvarlar bulunmakla beraber, halk kültürü ile beslenen bütün Türk edebiyatları arasında, eski ortak köke dönmekten ileri gelen derin bir birlik meydana gelmiştir.

Türkiye’de dil şuurlu olarak geliştirilseydi, biz Türkoloji araştırmaları sayesinde, Azerbaycan, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, kim bilir belki de Yakut Türklerinin edebiyatları arasında musikilerindeki benzerliklere benzer bir ruh birliği bulacaktık.

Bir gün Türkler ortak bir harf kabul ederlerse, bütün Türk edebiyatları arasında yeni bir sentez doğacağına hiç şüphe yoktur.

Fakat biz bugün Türkiye Türklerinin 1928 yılından önce vücuda getirdikleri eserlerin genç nesillere aktarılması işini bile doğru dürüst beceremiyoruz.

Türkiye’de iki kurumun da yapması gereken şey, binlerce yıllık Türk kültürüne ait eser ve belgeleri, yetişen nesillerin anlayabileceği şekilde göz önüne koymak, böylece, çağdaş medeniyet ile onlar arasında yapılacak sentezi kolaylaştırmaktı.

Türk Tarih Kurumu eski eser ve belgelerden bir kısmını ilmî olarak yeni harflere aktarmakla yetindi. Fakat bu eser ve belgelerin dili eski olduğu için, basılan kitaplardan pek az kimse istifade etti.

Türk Dil Kurumu, sanki vazifesi Türkler arasındaki birliği bozmak imiş gibi, kendi üyelerinin bile anlamakta güçlük, çektiği uydurma bir yazı dili meydana getirdi.

Bilhassa Türk Dil Kurumu, sahip olduğu imkânlarla eski Türk kültürüne ait edebî eserleri yaşayan dile ilmî bir şekilde aktarabilirdi. Üyeleri arasında veya dışında bu işi başarabilecek bir ekip vardı. Eğer 1932 yılında bu işe başlanmış olsaydı, bu tarihten sonra yetişen genç yazarların eserleri, millî kaynaklardan gelen bir özsuyu ile dolu olurdu.

Dikkat edilirse, Cumhuriyet devrinde yetişen yazarlardan değerli olanların hemen hepsi, eski kültürle beslenmiş olanlar arasından çıkmıştır. Bu nimetten yoksun olanların eserleri okuyucuya çiğ, yabancı, tatsız gelmektedir. Onlar için tek kurtuluş yolu milletlerinin zengin tarih ve kültürüne dönerek onun mayası ile yeniden yoğrulmaktır. Örnekler gösteriyor ki, bu onların yeni ve orijinal olmalarına asla engel değildir.

Fakat eski eserlerimizi bugünkü dile aktarırken hangi ortak esaslara dayanacağımızı bilmiyoruz. Herkes ayrı bir yol tutturuyor. Acaba bunlardan hangisi doğru ve maksada uygundur? Dil Kurumu bu konuda sağlam bazı ortak esaslar tesbit edebilseydi başkaları da ona uyar, böylece nesiller boyu sürecek olan bu çalışmalar, giderek büyük bir millî kültür hazinesi meydana getirirdi.

Prof. Dr. Mehmet Kaplan

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9