MakalelerMedeniyetimiz

1855’de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat

1855’lerde İstanbul’u ziyaret eden “Fransız yazar F.H.A. Ubucini” hatıralarında şöyle diyor:


O

smanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 

F.H.A. Ubucini

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 18