Dil ve EdebiyatTürk Dili

Türkçeden Türkçeye Tercüme Etmek

G

eçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı’na gitmiştim. Değerli dostum Hayati İnanç’ın sohbet toplantısı vardı. Hayati İnanç, divan edebiyatı üzerine çalışmaları olan, divan şiiri için tarihin sayfalarını açtıkça, bize unutturulmuş dilimizin zengin ifade tarzını ve akıcılığını sunan müthiş bir hazine. Fakat bir o kadar da mütevâzı bir insan. Meşguliyetinin ne olduğunu soranlara “Ne yapalım? Türkçeden Türkçeye tercüme ediyoruz” diyerek o engin divan edebiyatı bilgisini bu mütevâzı cevabın ardına gizliyor.

Evet, aslında aslımızdan o kadar uzaklaşmışız ki kendi dilimizi yeniden tercüme etmek ihtiyacı hissediyoruz. Bu gerçekten çok acı bir durum.

İki nesil öncesini anlayabilmek için Türkçeyi yeniden tercüme etmek! Bunun dünyada başka bir örneği var mı acaba? Kendi diliyle yazılan kendi tarihini, kendi edebiyatını okuyamayan başka millet var mı? Kendi diliyle bu kadar oynanan bir millet!..

Sanmıyorum.
Meğer biz dilde neler kaybetmişiz?

En başta Türkçeden Türkçeye tercüme edecek kadar dilimizi kaybetmişiz.

Sonra, o zengin Osmanlı Türkçesinin mânâ ve ifade zenginliğini kaybetmişiz. Eskiden bir meseleyi 10 kelime ile ifade edebilirken, şimdi 10 meseleyi bir kelimeye sığdırıp ifade etmeye çalışıyoruz. Ardından acaba bu kelime hangi mânâda kullanıldı diye de düşünmeye başlıyoruz.

Sonra, edebiyatımızı kaybetmişiz. Geçmişimizi kaybetmişiz. Tarihimizi kaybetmişiz. Geriye ne kaldı bilmiyorum ama, velhasıl kendimizi kaybetmişiz!

Osmanlı Türkçesini öğrenerek bu değerlerimizi tekrar kazanabiliriz. Belki de içimizdeki ‘Brütüs’lerin Osmanlıcaya tepkilerinin ana sebebi, Türk toplumunun unutturulmak istenen değerlerine yeniden kavuşacağı korkusu olabilir.

Osmanlı Türkçesinin değerini anlamak için, içinde zengin bir tarih ve kültür taşıyan divan edebiyatını iyi anlamak lazım olduğunu, Hayati İnanç’ı dinlediğinizde daha iyi farkına varacaksınız. Yazmış olduğu “Can Veren Pervaneler” isimli eserini de okumanızı tavsiye ederim.

Divan edebiyatı, 7 asırlık bir mazisi olan; ilmi, edebi, tasavvufî derinliği olan bir yazı biçimi… Osmanlı Türkçesinin zenginliğini ortaya koyan ziyneti gibi… Hoca Dehhânî ile başlayan bu edebi şiir sanatı, Padişahlar da dâhil olmak üzere divan edebiyatının son ustası Şeyh Galip’e kadar devam etmiş. Sonraları devam etse de köşe taşları bunlar olmuş. Divan edebiyatının en büyük şairi ise Urfalı Nâbi’nin olduğu kabul edilmektedir. 17. yüzyıl şairlerinden Nâbi’nin şiirlerinde Osmanlının köklü kültürünü, muhteşem zenginliğini, ilmini, edebini, ahlâkını kısacası her şeyini bulacaksınız. Tıpkı diğer divan şiirlerinde olduğu gibi… 

Nâbi’nin meşhur bir şiirini ve bunun hikâyesini aktarayım. Nabi, Medine-i Münevvere’ye Sevgili Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyarete gider. Yaklaştığında, yol arkadaşının at üzerinde uyuduğunu görür. Onu uyarmak için irticalen okuduğu naattan birkaç beytini arz ediyorum. Dilimize, kültürümüze ne kadar yabancılaştığımızı daha iyi anlayacaksınız.

Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ’dır bu.

Felekte mâh-ı nev Bâbu’s-selâm’ın sîne-çâkidir;
Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu. 

Habîb-i Kibriyâ’nın, hâbgâhıdır fazîlette;
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu. 

Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.

İnşallah, kendi dilimizi tercüme etmeden anlamak, yazmak ve tedris etmek imkânına tekrar kavuşuruz da kaybettiğimiz zenginliklerimize ulaşır, ecdadımızı daha iyi anlarız.

Halil Önür

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9