Dil ve EdebiyatTürk Dili

Türkçe Meselesi

O

kuyucularımla Türkçemiz üzerinde dertleşeceğim. Türkçemiz diyorum, zira benim nazarımda ve tarihin öğrettiği hakikatler önünde, bu memlekette “Osmanlıca” ve “Öz Türkçe”, “Beyaz Türkçe”, “Kızıl Türkçe…” gibi birkaç dil yoktur. Nitekim bu topraklar üstünde “Osmanlılar”, “Öz Türkler…” diye kimi, Bizanslılar gibi, gelip geçmiş; kimi de nereden gelip ne idüğü belli olmayan bir çok millet yoktur.

Bu milletin de bir tek dili vardır: yerli ve yabancı muhtelif dil elemanlarının tarih kazanında kaynaya kaynaya helmelenip (iyice pişip) hamur olmasından meydana gelen ve her büyük milletin dili gibi, iç ve dış mantığının icaplarına göre, yavaş fakat devamlı bir tekâmül süzgecinden geçerek süzüle süzüle bugünkü berraklığını bulan memleket dili Türkçemiz…

Sayısız fikir ve kalem sahibi nesillerin asırlar içinde göz nuru dökerek karınca sabrıyla işleyip şimdiki inceliğine eriştirdiği atalar mirası Türkçemiz…
Çatısı ve yapısı itibarıyla dünyanın en modern, ahengi ve edası itibarıyla en şirin, sadası ve telâfuzu itibarıyla dünyanın en hoş ve tatlı dillerinden biri olan güzel Türkçemiz…

Millî kütüphanemizi dolduran ve bugünlerimizi dünlerimizin asaletine bağlayan, ilmî ve edebî sayısız kitapların ve kitabelerin sessiz ve mukaddes dili Türkçemiz…

Her kelimesinde âsil bir milletin en az bin yıllık bir tarihinin biriktirdiği mânâ ve hâtıralar saklı bulunan lisan şekline girmiş millî ruhumuz, hararet ve heyecan ocağımız, ana baba dili canım Türkçemiz…

Çocuklarımızın evde ana babalarıyla, mektep koridorlarında hocalarıyla, herkesin sokakta, pazarda, iş üzerinde ve ahbaplık ederken birbiriyle konuşup anlaştığı millet malı ve âmme patrimuvanı (millî mirası)  Türkçemiz…

İşte okuyucum! Benim, sizin, hepimizin müşterek dili ve millet ocağımızın ateşi Türkçemiz budur. Ve ben bundan başka bir Türkçe bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum ki, bu memleket dilimizin başına gelenler hiçbir büyük millet dilinin başına gelmemiş ve uğradığı suikastin tarihte misli görülmemiştir. Ve işte burada, sizinle dilimizin bu talihsizliği üzerinde dertleşecek, içimin acılarını dökeceğim.

Bir mütehassıs gibi yahut bir partici ve politikacı gibi değil; neticesi nesillere sürecek olan en büyük bir memleket meselesi üzerindeki kanaatlerini söylemek vazifesiyle, vicdanen ve ahlâken, mükellef bir vatandaş gibi konuşacağım. Partici ve politikacı olmadığım gibi dil mütehassısı da değilim. Dil bahsindeki bilgim, her münevver Türkün bilgisinden fazla değildir. Fakat ne beis var? Ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lâzımdır.

Bilindiği gibi Fransızca; Latince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır.

Hiçbir, Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. Çünkü bu milletler, biliyorlar ki, bütün lisanlar, tarihen mürekkep (bileşik) elemanlı olarak teşekkül etmiştir. Ve bugün, İngilizce, Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri, muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir.

Bize gelince; senelerden beri, ardı arkası gelmeyen diktoriyal idareler, tutturdular: Hayır sen, en az bin senelik bir tarih içinde, aheste aheste teşekkül etmiş, her devre biraz daha teşekkül ederek bugünkü güzelliğini, ahengini ve emsalsiz zevkini bulmuş olan millî dilini bırakacak ve benim beğendiğim dil ile konuşacak ve yazacaksın, dediler.

Niçin? Çünkü, senin bin senelik dediğin dil, saltanat devrinin dilidir.

Tarihe karışan saltanatla beraber dilinin de tarih olması, Arapça, Farsça kelime elemanlarının geldikleri yerlere gitmesi lâzımdır…

Netice ne oldu? Evvela, yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı. En az yüz seneden önce, bu memlekette ilmin ve ilmî tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.”

Netice, bundan ibaret de değildir: Bugün Türkiye halkı ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta millî dilciler, öbür tarafta uydurmacılar. Birbirini anlayan, hatta birbirine düşman gibi bakan iki zümre.

Gençler, üniversitede hocalarının, hocalar gençlerin, evde ana babaları çocuklarının dilini anlamaz oldular.

Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiyede, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun?

Bir milletin dili, birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hâfızasında dövüle yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayaldir. Kelime ve tâbir konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan mânâ, his ve hayal asırların sinesinde o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca mânâ ve maksat da, his ve hayal de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9