Dil ve EdebiyatTürk Dili

Tarih ve Dil İnkâr Edilemez

T

arihimizi nasıl inkâr edemezsek, dilimizi de öyle reddedemeyiz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, hiç bir millet tek bir neslin mahsulü değildir; bazısı az,bazısı çok, bir kısmı şu, diğer kısmı bu sahada olmak üzere her nesil muhakkak bir şeyler katmıştır.

  Hattâ bunlardan bazıları menfi ve zararlı da olsa bir ders veya tecrübe mahiyetini taşıyacağı için yine faydasız değildir. Bu itibarla hiç bir nesil daha evvelkilerden devraldığı şeylerden dolayı değil, kendisinden sonrakilere bir şeyler veremediği zaman utanmalıdır.

  Tarihi gelişmemizin yadigârı olan dilimizin muayyen bir safhasına göre yabancı muamelesi görmesini, “Osmanlıca” damgası altında hor görülmesini anlamıyoruz. Türk zevkini ebedileştiren Süleymaniye, Selimiye, Yeşil Çifte Minareli gibi camiler ve diğer sayısız şaheserler, Edirne, İstanbul, Bursa, Erzurum, nasıl bizimse bu dil de öylece bizim öz malımızdır.

  Şüphesiz bugün olduğu gibi, dün de yabana kültür hayranları çıkmış, bunların gayretkeşliğinin bir neticesi olmak üzere dilimiz bir sürü lüzumsuz ecnebi kelimeler, terkipler ve kaidelerle devir devir bunalmıştır.

  Bunlardan kurtulduğumuz halde bugün aynı vaziyet tekrar başgösteriyorsa, bu, artık Türk dilinin hakiki bir parçası haline gelmiş eski kelimelerin bir neticesi olmayıp, yeniden başı boş olarak dile nüfuz etmeye başlayan garp dillerine ait terimlerle uydurma kelimelerin bir eseridir. Yalnız arada büyük bir fark olduğunu unutmamak lâzımdır.

  Dedelerimiz İslâm – Şark medeniyetinden faydalanıp iktibaslar yaparken, bugünkü gibi yalnız satıhta kalmamış, sadece şekillerle uğraşmamış, bu medeniyetin hakiki kıymetlerini benimsemeyi bilmiş, (meşhur tarihçi Toynbee ‘nin dediği gibi) onu en yüksek zirvesine ulaştırmaya muvaffak olmuşlardır. Bu bakımdan insan, ister istemez “Keşke onların şarklı oluşları kadar” biz  “Garplılaşabilseydik” demek mecburiyetinde kalıyor.
.
  Bugünkü “Dil devriminin” hakiki garpçılık ve İnkilapla müsbet bir alâkası olmadığı gibi hakiki Milliyetçilikle de hiçbir münasebeti yoktur. Milletlerarası şöhreti haiz klâsik birer eser oldukları halde, sırf uydurma dille tercüme edildikleri için okunamayan edebî ve ilmi kitaplar biliyoruz. Fakat dil devriminin verdiği en büyük zarar ne maddidir, ne de abesle meşgul olmasıdır.

   Kanaatimizce onun en büyük mazarratı, muhtelif sahalarda “Sivrilmiş Şahsiyetleri” veya “Sahte Şöhretleri” toplayıp, (devlet nüfuzuna dayanmak suretiyle) sözde bir “Otoriteleri” yapmaya çalışmasıdır.Bu yüzden dilin tabii inkişafına mâni olunduğu gibi, bu sahada hakiki ilmi faaliyetlerin gelişmesine ve ilim adamlarının yetişmesine de mani olunmuştur. Çünkü, bir cemiyetteki, sahte kıymetler revaçta ve sahte otoriteler iktidardadır; hakiki değerlerin ortaya çıkması imkânsız denecek derecede güçleşir.

  Milyonlarca Müslüman Türk’ün dilinden düşürmediği “Peygamberler” yerine “Gönderilen Kimseler”, “Putlar” yerine “Tapacaklar”, “Kafirler” yerine “Tanımazlar”, “Şefaat” gibi bir kelime dururken onun yerine de “Kayırıcılık” demeye lüzum var mı?

  Bu dopdolu kelimenin bize duyurduklarım bir hamlede “Kayırıcılık” sözüne nasıl aktarırız? Bu kayırıcılık olsa olsa “Favoritizm” gibi, “Proteksiyonizm” gibi birşey…

  Her kelimeyi, her varlığı, her zevki yok etme yoluna saparsak, mazi mi kalır, ecdad mı kalır, millî gelenek mi kahr, ne kalır? Ah, bu koyu sağırlık!… Ne diyeyim, “Şefaat Ya Resulallah”!…

  Biz Müslüman Türk olarak geçirdiğimiz bin iki yüz yıllık maziyi unutur da kazandığımız, yaşattığımız ve hâlâ yaşayan kelimelerimizi böyle bir çırpıda değiştirme yolunu tutarsak, dilimiz tabiîliğini, çeşnisini kaybederek, tanınmaz bir madde haline gelmez mi? “Zalimler” yerine, ile Türkçe asıllı olsun diye “Kıyıcılar takımı” gibi sözler güzel icatlar mıdır? Ya o “Uygunsuzu Yoğasın” lâfı?..

Prof. Dr. Mümtaz Turhan

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9