MakalelerTürkistan

Sovyetler Türkistan Aydınlarını Katlettiler

K

resim

omünist Sovyet rejiminde Türkistan Türkleri tarihin en büyük zulmünü gördü. Bilhassa milliyetçi aydınlar, şairler katledildi. Bunlardan bazıların isimlerini aşağıdaki makalede okuyacaksınız.
Abdulhamit Çolpan

Gözel Türkistan senge (sana) ne boldı (oldu),
Seher vaktında, küllerin (güllerin) soldu,
Çemenler berbat, kuşlar hem feryat
Hemmesi mahzun, bolmaz mı (olmaz mı) dilşad? (gönlü hoş)
Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçelerimdeee…  Bahçelerimde!
 
Bir sonraki nakaratta  “Uyan halkım bitsin artık bunca zulümleeer… Bunca zulümler!”  diye haykıran içli ağıtı hatırlıyorsunuz sanırım. 
 
İşte bu mısraların sahibi Abdülhamid Süleyman (hemşehrileri “Çolpan” olarak tanırlar) 1897 yılında Andican’da (Fergana) doğar. Hem medrese okur, Arabiye, Farisiye hâkim olur. Hem de Rus mekteplerine gider, akıcı Rusça konuşur. 

Şair olunmaz doğulur derler, o hakikaten Türkçemizi hoş kullanır. Sadece kulağa hitap etmez, gönül telini de kıpırdatan şiirler yazar. Hafız, Sadi, Ali Şir Nevai, Fuzuli, Mevlâna hazretlerinden dem vurmakla kalmaz, Gorki’nin Ana’sını, Shakspeare’in Hamlet’ini Özbek Türkçesine çevirir, Hintli Tagore ve Puşkin’in şiirlerini aktarır okuyucularına. 

Önceleri Orenburg’da “Vakit” gazetesinde çalışmakta, Başkurt Millî Hükûmeti’nde de sekreterlik yapmaktadır. Ekim devrimi ile taşlar yerinden oynar. Çarlardan çektikleri acılar henüz dinmemiştir ki, kızıllar çöker başlarına. Çolpan’ı defalarca sorguya alır, içeride tutarlar. Sipariş verir rejime paralel şeyler yazdırırlar. Garibim  “muhit küçli eken, eğdim boynımnı”  diyerek bir nevi tövbesini edecek, pişmanlığını fısıldayacaktır dostlarına.  

Sanatseverler “siz nasıl feodal ve aristokrat olmasına rağmen Puşkin’in şiirlerinden zevk alıyorsanız biz de onu beğeniyoruz derler. Çolpan siyasetçi değil ki şair, neden hislenirse onu yazar.” 

Kazın ayağı öyle değildir ama, rejimin borazanı olması istenmektedir açıkça. Taşkent’teki yazarlar toplantısında ortaya alır, baskı yaparlar. Çolpan “Siz beni üç günde ıslah edemezsiniz” der ki bedeli bellidir, hain ilan edilir oracıkta. Cesedini yok edecek, bir mezarı bile çok göreceklerdir ona. 
Haydi “Külgen (gülen) başkalarıdır, yıglayan (ağlayan) menem (ben)/  Oynagan başkalarıdır, inlegen menem /Erk erteklerini (hürriyet hikâyelerini ) işitgen başka, kulluk koşugunu (kölelik şarkılarını) tinlegen menem”  yazan bir şaire tahammül edemediler, Abdullah Kadiriy’e ne demeli ya?

Abdullah Kadiriy
 
1894 yılında Taşkent’te doğan bir çiftçi çocuğudur. Okuma yazmayı mahalle mektebinde öğrenir. Bir zenginin yanına hizmetkâr olarak verilir ve orada Rusçasını ilerletir. Bir süre Türkistanlı tüccarların yanında kâtip olarak çalışır. Okumaya yazmaya meraklıdır. Sadâ-yı Türkistan, Semerkand, Ayna gibi gazete ve dergileri takip eder, gün gelir yazılar yollamaya başlar. 
Nikola tahttan indirildikten sonra gönüllü olarak halk milis güçlerine katılır. 1917-24 arasında Sovyet dergilerinde çalışır. Sonra Moskova’ya gider Gazeteciler Enstitüsünde eğitim alır. Dönüşte “Muştum” mecmuasında hicivler yazmaya başlar. 

 “Bugüne kadar Sovyet idarelerinde yaptığım hizmetleri tek tek saysam mevzu uzar. “Rusta” duvar gazetesinde muhabir, “İştirakiyun” ve “Kızıl Bayrak” gazetelerinde memur,“Muştum” dergisinde ise editör olarak emekçilere çalıştım. Bu süre zarfında Sovyetler hükûmetinden ve partiden tek ikaz almadım…”

Otken Künler ve Mihrapta Çiyan romanlarını yayımladıktan sonra ünlenir. Komünistlerin direktiflerine uyar “din ve din adamlarının ipliğini pazara çıkarıcı (!)” hikâyeler yazar. 

“Ben Marks ve Lenin’in hararetli bir şakirdiyim. Çünkü Lenin’den ruh aldım, Marks’tan ilhamlandım” demesine rağmen yaranamaz, rejim Türklere güvenmez zira. Nitekim 4 Ekim 1938 akşamı Taşkent dışına çıkarılır. Bir manga asker vardır karşısında. Nişan al emri verilir, tüfekler patlar. 
Özbekistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra evi müze hâline getirilir. Adı, enstitü ve sokaklara verilir. 1991 Ali Şir Nevai Devlet Ödülü ona münasip bulunur ve merasimlerle anılır doğumunun yüzüncü yılında. 

Abdürrauf Fıtrat 

Abdürrauf Fıtrat ise zamanında Mir Arab Medresesinden mezun bir yazarımızdır, sonra İstanbul’a gelir, darülfünunda okurken (1909-1913) Turancılarla tanışır.

Buhara’ya dönünce, Cedit hareketine katılır, kafası karışır. Bilahare Komünist Parti üyesi olur, Buhara Halk Sovyeti’nde Eğitim Bakanı (1921) ve Başbakan Yardımcılığı yapar (1922). Parti siyasi büro üyeliğine getirilir hatta. Moskova Üniversitesinde ders verir. Rejimin arzuladığı şekilde Özbekçe ders kitapları hazırlar. 

Kızıllarla yan yana dursa da vatan ve millet aşkı küllenmez. “Yok sen, kimsesiz değilsin! Bugün yeryüzünde 80 milyon çocuğun var. Bunların güçleri senin gücündür!… Ey Turan, aslanlar ülkesi! Sana ne oldu?”  demekten kaçınmaz.

Bolşeviklerin zulme başlaması üzerine Emîr Timur’un kabrine koşar, dizini yere koyar “Bağrım yanık, gönlüm kırık, yüzüm kara… Ziyaretine geldim utana sıkıla! Kuygan, ezilen başım, sızlayan vicdanım, dökülen kanım, ıstırap çeken canım ile geldim hakanım. Yüzyıllardan beri cefa görüp, gam çeken Türk’ün kanlı gözyaşlarını eteklerine dökmeye geldim. Karanlıklarda kalan Özbek gözleri için toprağından sürme almaya geldim” der ağlaya ağlaya. 

Fıtrat’ın “Şiir ve Şairlik”, “Sanatın Menşei”, “Aruz Hakkında”, “Edebiyat Kaideleri” adlı kitaplarında çok emek vardır. Fuzuli, Nevai ve Babür gibi eski şairlerimizden örnekler sunar. Zaman zaman gelgitler yaşar ve pişmanlığını ifadeden kaçınmaz: 
“Dinî reform arkasından gidiş beni dinsizliğe getirdi… Dinin ilimle uyuşamayacağına inanmış ve dine karşı fikirler yaymıştım…”
İlerleyen yıllarda rejim üzerine gelir. Fıtrat “Özbek milliyetçisi olduğum yıllarda dahi Şûra Hükûmeti ve Komünist Fırka’ya iyi gözle baktım. Hatta, Hokant muhtariyeti ilan edildiğinde Semerkand azası seçildim, gitmedim. Muhtariyetin hiç bir işine karışmadım. Taşkent’te Şark Siyaseti adlı kitabımı yazıp, milliyetçileri Şûra Hükûmeti ile ittifaka çağırdım”  dese da kara listeye alınır ve 4 Ekim 1938’de ortadan kaldırılır. 
Git Gör Ağla!

Eğer Taşkent’te Şehitler Hatırası Kompleksine giderseniz bir müze göreceksiniz. Burada 1938 yılında Stalin tarafından katledilen Türklerin resimleri, not defterleri, kitapları, mektupları ve bazı şahsi eşyaları sergileniyor. 

Sadece Türklerin mi?  Türklerle teşrikimesaide bulunan bahtsızların da.  Mesela bir sanatkâr cemiyetinin fotoğrafını görüyoruz. Yaklaşık 100 kişilik bir grup. El sallayanlar, gülenler, ayaktakiler, yatanlar… İçlerindeki birkaç Türk yüzünden hepsi yaftalanır ve hiçbiri çıkamaz sonraki yıla. 
Üstüne kırmızı çarpı çekilenlerden biri de Rus müzisyendir. Sırf Ferhat ile Şirin’e opera yazdığı için girer okka altına. 

Kızılların düzenlediği San Petersburg Müslümanlar Kongresi şeytani bir tuzaktır. Katılanların tamamı katledilir. Katılmasalar da değişmez, başka bir kulp takacaklardır nasıl olsa. 

Taşkent, Rus katliamlarına alışıktır. Çarın Generali Mihail Skobelev de çok kan dökmüştür zamanında. Bahaneye gerek yoktur, Türk olmanız yeter de artar. 

Zira Türkler soydaşlarını satmazlar, özlerine dönebilirler bir anda. Bunların tahsillileri ziyalıları budanmalıdır ki, geriye kuru kalabalıklar kala. 

Ama efendim o Stalin devriydi, geçti, özür dilendi hatta.  Hımm evet. Halep’teki cinayetleri ve Kırım işgali için de bir özür dilerler unuturuz.  Yaptıkları kâr kalır yanlarına.

İrfan Özfatura

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 28