Dil ve EdebiyatTürk Dili

Sâdeleştirme sakaaleti (Âdilik)

B

u iş artık öylesine çığrından çıkmışdır ki meselâ kadîm ahbablarımdan Erdal Öz, Orhan Veli’nin 1945’de kaleme aldığı metinleri “Garib Hareketi Manifestoları I ve II” 1982 yılında, yani -tasavvur buyrulsun!- kaleme alınışlarından 37 sene sonra “günümüz Türkçesi’ne aktarmak” garabetine düşmüşdür. Eh, “Garib Hareketi“ne de böyle “gariblik” yaraşır…

Üstelik burada, medeniyet târihînde eşine ender rastlanır bir garabet daha uygulanarak “sebebler ve sonuçlar” ters-yüz edilmekde ve önce yeni nesillere yüzyıllardır konuşdukları lisan, “O zâten Türkçe değil!” iftirâsıyla nihan kılınırken buna paralel olarak, “Vah, zavallı yavrucaklar, hiçbir şey anlamıyorlar”. Bari onlara eski metinleri “günümüz Türkçesi’ne” çevirerek sevdirelim, teranesiyle, yarı câhiller elinde eski metinlerin de ırzına geçilmektedir. Erdal lütfen alınmasın ama eski dediysem artık 37 yıllık metin ne kadar “eski” ise o kadar…

Bu sadeleştirme kepazeliği yüzünden asgarî 50 yıldır huzurumuz kaçmışdır. Zîrâ iki bakımdan son derece mahzurludur:

– Teknik bakımdan,

– Estetik bakımdan..

Teknik bakımdan sakıncalıdır, zîrâ yetkin olmayanlar elinde dil içi çevirmeler yanlış yapılmakda, o metinde kasdedilenin bazen aksi veya hiç söz konusu olmayan cümleler uydurulmaktadır.

Rahmetli Orhan Şâik Gökyay’ın, ki benim “Orhan Amcam” idi, “Destursuz Bağa Girenler” adını taşıyan, büyük boy 500 küsur sayfalık bir kitabı vardır ki tamamı, işte bu yarı câhil “sâdeleştiricilerin” hatâlarını tashîhe ayrılmışdır. Zavallı adamcağız deli güllâbicisi gibi başkalarının hatâlarını düzeltmeye çabalamış ki zamanla doğru niyetine sayılmasın…

Bugün yine hiçbiri artık aramızda bulunmayan Nihad Sami, Nihâl Atsız, Cemil Meriç, Muharrem Ergin, Peyâmi Safa ve daha nicelerinin, ümidsizce bir gayretle bu uydurmasyon “sadeleştirme” maskaralığına karşı çıkan yazılar kaleme aldıklarını biliyorum.

Bugün de böyle canını dişine takarak Türkçeyi savunmaya uğraşan “fedailer” bulunduğunu biliyoruz. Lâkin doğru Türkçeyi -yazmak şöyle dursun- anlama kabiliyetine sâhib olanların sayısı her geçen sene sür’atle azaldığı için bu çabalar ne dereceye kadar etkili olur bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da bu tür “sadeleştirme” faaliyetlerinin ancak ve ancak başka çâre kalmadığı mülahazasıyla ve o da adamakıllı sınanmış şahıslara, en az iki kere kontrolden geçirilmek sûretiyle, ayrıyeten edebî eserler hâriç tutulmak kaydıyla cevaz görmesidir.

Zâten bu metinler, aslen edebî bile olsalar günümüzde daha ziyâde “târihî” nitelik kazandıklarından mümkün mertebe özenli şekilde “tercüme” edilmeleri yerinde bile olur.

Ama meselenin bir de estetik yönü var:

Edebî eserlerin vazgeçilmez hususiyetlerinden biri üslûblarıdır. “Le style est l’lomme meme.” demiş Buf-fon… Ve yanılmıyorsam Ziya Paşa, ki emin değilim, Türkçeleştirmiş: “Üslûb-u beyân, ayniyle insan.”… Üstüne üstlük kafiyeli de…

İşte bu vazgeçilmez özelliğinden ötürüdür ki edebî eserleri “sâdeleştiremezsiniz“. Çünkü üslûbu bozulur. Zâten başka dillerden tercüme yaparken bile o metinlerin yazıldıkları çağdaki havasına uygun bir üslûb oluşturmak zorundasınızdır. Yâni meselâ Shakespeare’i tutup da “önerti, ruhçözümsel, salınım deyinimi, ulaçlık, tümdengelimsel” vesaire gibi kelimelerle “Türkçe“ye(!) çevirmeye kalkarsanız, o iş yürümez. Orijinal metnin ırzına geçmiş olursunuz.

Kaynak- Türk edebiyatı

Yağmur Atsız

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 128