Türkistan

Rus Cephesinden Alman Esir Kamplarına

İkinci Dünya Savaşı başlarken Sovyetler Birliği, hazırlıksız
yakalandığı saldırı karşısında, cepheye milyonlarca asker yığmıştı. Bunların
büyük bir kısmı gerekli eğitimden geçmemişti ve donanımları yetersizdi.
Böylesine düzensiz bir insan yığının üstün Alman gücü karşısında başarılı olması
bir tarafa; saldırının hızını düşürmesi bile beklenemezdi. Nitekim, harbin ilk
aylarında, Rus cephesi beklenmedik bir hızla çökerken Alman Genelkurmayı’nın
bile hesaplayamadığı kadar büyük sayılarda harp esiri ele geçti. Sadece Kiev’e
yönelik harekâtta 5 Sovyet ordusu yok edilmiş 665 bin esir alınmıştı. Benzer
şekilde Wyasma-Bryansk meydan muharebelerinde dokuz Sovyet ordusu parçalanmış, 663
bini aşkın esir alınmıştı.

Harekâtın çok hızlı sürdürüldüğü
ilk 4-5 aylık süre içerisinde ele geçen harp esiri sayısı 3 milyonun
üzerindeydi ve bu sayı Doğu Cephesi’nde savaşan toplam Alman askeri mevcudu
kadardı. Harp esirlerinin büyük bir kısmını da Rus dışı milliyetlere ait Sovyet
askerleri oluşturmaktaydı. Esirler Polonya ve Almanya’daki kamplara
götürüldüler. Yüz binlercesi yollarda öldü. Esir kamplarına ulaşabilenler ise
korkunç şartlarla karşı karşıya kaldılar.

Üstün (!) ırkın temsilcileri,
savaşın başlangıcındaki ezici galibiyetlerin sarhoşluğu içerisinde, aşağı ırk
olarak tanımladıkları esirlere karşı insanlık dışı bir tutum sergiliyorlardı.
Kısa sürede bu kadar büyük sayıda esir alınmış olması ve bunlar için yeterli
hazırlık olmayışı durumu daha da kötüleştirdi. Sonuç olarak bulunan çözüm,
savaş esirleri ile ilgili Cenevre Anlaşması’nın yok varsayılmasıydı. Bir diğer
deyişle, esirler, açlık ve bakımsızlıktan ölüme terkedilmişlerdi.

Resmi Alman verilerine göre, Doğu
Cephesi’nde, savaş boyunca alınan toplam esir sayısı 5 milyon 162 bindir.
Bunların 1.981.000’i kamplarda ölmüştür. Nakiller sırasında ölenler veya kayıp
olarak kaydedilenlerle birlikte bu rakam 3 milyonun üstüne çıkmaktadır. Sağ
kalan esirlerden 818 bin kadarı çeşitli lejyonlarda görev alarak cephelerde
veya cephe gerisinde Sovyetlere karşı savaşmışlardır. Kalanlar ise Doğulu işçi
statüsünde çalıştırılmışlardır.

“9 Ağustos 1941 öğle saatlerinde
esir alındım… İki gün sonra, yaklaşık iki yüz kadar esirle birlikte Kirovgrad
Kampı’na nakledildim… Kasım ayının ilk haftasında binlerce esir Kirovgrad’dan
Uman Kampı’na sürüldü. Sayımız ne kadardı bilmiyorum, ama binlerceydik… Aç ve
çoğumuz yarı çıplak, önümüzde ve arkamızda, sağımızda ve solumuzda silahlı
alman askerleri; kar ve karla karışık yağmur içinde, sözüm tam anlamıyla
sürüldük… On binin ancak üç bini ulaşabildi Uman Esirler hemen hepsi, çoğu
Türk boylarından olmak üzere Müslüman esirlerdi. Bu esirleri hemen kampın
dışına götürdüler ve kendilerine çukurlar kazdırarak, hemen orada kurşunlayıp
öldürdüler. Ertesi günü sıra bize gelmişti. Beni de ayırdıklarında öldürüleceğimi
anlamıştım. Rusça konuşan tercüman aracılığıyla subaya, iki rekât namaz kalmak
istediğimi belirttim. Önce ne demek istediğimi anlamadı. Fakat dini ibadet
olduğunu söyleyince izin verdiler. Ben namaz kılarken hayretle inceliyorlar.

Namaz bitince subay hangi
milletten olduğumu sordu. Müslüman Türk olduğumu söyledim. “Yani Yahudi
değil misin?”
dediğinde, “hayır” cevabını verdim. Subay Yahudi
olmadığım halde niçin sünnetli olduğumu sorunca da, sünnet olmanın Müslümanlığın
temel şartlarından birisi olduğunu, bu sebeple de, hangi milliyetten olursa
olsun, bütün Müslümanların sünnetli olduklarını belirttim. Subay, bir süre,
yanındaki diğer Almanla ve tercümanla konuştuktan sonra, bana hiçbir şey söylemeden
kamçısıyla omzuma vurdu ve ileride duran esirlerin arasına gitmemi işaret etti.

Bu hadiseden sonra esir ayırma
işlemini durdurdular. Biz de bu arada Almanların Yahudileri yok etme politikası
yürüttüklerini ve Yahudileri ayırırken de esirlerin sünnetli olup olmadığına baktıklarını
öğrenmiş olduk. Bu hususu ilk gün öğrenebilmiş olsaydık, Yahudi zannedilerek
öldürülen onca insan kurtulmuş olurdu. Aradan bu kadar yıl geçmiş olmasına
rağmen, bunu her hatırlayışımda halâ derin bir üzüntü duyarım. İki rekât namaz
kılma isteğim benim hayatımı ve benden sonra aynı akıbete uğrayarak birçok
esirin hayatını kurtarmış oldu.”

Cephe boyunca birçok yerde
tekrarlanan bu hadiseler, Alman Ordu Komutanlığı tarafından fark edilmiş ve
Doğu Bakanlığı ile birlikte bir toplantı düzenlenerek. Yahudilerin dışında
Müslümanların da sünnetli olduğu konusunda sivil ve askeri istihbarat birimleri
(SD ve SS) resmen bilgilendirilmiştir. Bütün bu çabalara rağmen, esirlerin
neredeyse kitlesel boyuta varan ölümleri devam etmiştir. Barbarossa Harekâtının
ilk aylarında yakalanarak Polonya’daki Çenstohau Kampı’na götürülen ve kış
aylarında orada tutulan 30 bin civarındaki Türkistanlı harp esirinden geriye
sadece iki bin kişinin canlı kalabilmiş olması, bu durumu yansıtan tipik bir
örnektir. Bu kampta esir ayırma çalışmaları yapan Veli Kayyum Han ve o sırada
bu kampta esir olarak bulunan Dr. Baymica Hayit de bu rakamları doğrulamaktadırlar:

“Biz geldiğimizde bu kampta 32
bin yurttaşımız vardı. Bizim taramalarımız tamamlanıncaya kadar (aralık ayı
boyunca) yarıya indi. 1942 yılı Ocak’ında bunlardan ancak iki bin kadarı sağ
kalabilmişti.

Bizzat Doğu Bakanı Rosenberg, bir
konuşmasında, bazı kamlarda tutulan ve Türkistanlı olduğu belirlenmiş yüz bin
civarında harp esirinden sadece altı bin kişinin sağ kalabildiğini
belirtmiştir. Görüldüğü gibi, savaş sırasında esir alınan her yüz Türkistanlı
askerin ancak beş tanesi sağ kalabilmiştir ve bu rakamlar toplu imha
tanımlamasına haklılık kazandırmaktadır. Buna karşı Slavlar ve Hristiyan
Kafkasyalılar için bu oran yüzde elliler civarında olmuştur.”

İlgili Gönderiler

1 / 5