MakalelerMedeniyetimiz

Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi

1

resim

7. yüz yılda Osmanlı Devleti’nde vazife yapan İngiliz elçilik katibi Ricaut’un, 1686’da basılan “Türklerin Siyasi Düsturları” isimli eserinde Osmanlı Padişahlarının yabancı elçileri kabul merasimi şöyle anlatılmaktadır:
Elçilerin Bâb-ı âli’de karşılanış törenleri mümkün olduğu kadar parlak olur; imparatorluğun büyüklüğü ve şanını ortaya koyacak hiçbir şey ihmal edilmez, böylelikle elçilere, hükümdarlarına Osmanlıların zenginliklerini, görkemini ve kudretini anlatacak her türlü malzeme sağlanmış olur. 
Elçi Sadrâzam’a iltifatlarını bildirdikten sonra huzur kabul günü bilhassa Yeniçerilere ulûfe dağılımı gününe getirilir. Böylece elçi, ordunun düzeni ve disiplini ile ödenen paranın miktarını bir anda görmüş olur. Bu iş için hazırlanan para, daha önce elçinin kabul edildiği ve Sadrâzam ile Kubbealtı Vezirlerinin yanında kırmızı kadifeden sedire oturduğu odanın ortasına kümeler hâlinde konur. 
Maaşlar her odanın başkanına dağıtılır, onlar da askerlere verirler. Elçi için şahane bir yemek verilir; burada elçi Sadrâzam, kubbealtı Vezirleri ve Defterdar ile birlikte sofraya oturur; masa bizimkilerden bir az daha alçak olup, üzerinde boydan boya gümüş bir tepsi bulunur; bunun üstüne örtü serilmeksizin tabaklar konur, bıçak kullanılmaz. Aynı odada Elçinin maiyetindeki memurlar ve diğer önemli şahsiyetler için iki ayrı masa daha vardır. Bu masalara servis tabaklarla yapılır ve bir tabağa dokunuldu mu hemen kaldırılarak başka tabak konur, böylelikle farkına varılmadan arka arkaya altmış veya seksen servis yapılmış olur. 
Bütün tabaklar en güzel Çin porselenlerinden olup her birinin tahmini değeri en az yüz elli altındır. Bu porselenlerin yapımında kullanılan toprak özel ve gizli bir usûlle işlendiğinden yemeklere konan zehirlerden etkilenerek parçalandığı iddia edilir. Bu yüzden Padişah’a asla başka tabaklarda yemek verilmez. 
Ziyafet bitince Çavuşbaşı elçi ile maiyetinden bir kaç kişiyi özel bir odaya götürür, orada kendilerine ipekli kumaştan ceketler sunulur. Bundan sonra elçi, Saray’da itibarı yüksek olan ve daima gümüşten asa taşıyan iki Kapıcıbaşı’nın eşliğinde Arz odasına götürülür; Elçinin sunacağı armağanlar mümkün olan en büyük görkem içinde arkadan getirilir ve bunları almak üzere görevlendirilmiş Saray subaylarına teslim edilir. 
Elçilik heyetinin geçtiği bütün avlular ve geçitler, büyük bir sessizlik içinde duran yeniçeriler tarafından korunur; önlerinden yüksek rütbeli subayları geçerken hafifçe eğilerek selâm vermelerinde bütünüyle bir yücelik ve savaşçı hava vardır. 
Sonra Elçi, avlusunda ipekli ve simli kumaştan elbiseler giymiş haremağalarının bulunduğu Arz odasının hemen yakınındaki büyük bir kapıya götürülür; Elçinin kâtibinden, tercümandan ve çok önemli birkaç kişiden başka hiç kimsenin bu kapıdan daha öteye geçmesine izin verilmez. 
Arz odasının kapısında derin bir sessizlik hüküm sürer, buna hemen yakında akan bir çeşmenin hafif şırıltısı da eklenince insanı saygıyla karışık bir endişe sarar. Bütün burada muhafız olarak bir Akağasından başka kimse yoktur; Elçi ve maiyeti orada bir an dururlar ve böylesine yüce bir Hükümdar’a saygıda kusur etmemek maksadıyla çok yavaş bir şekilde ilerlerler. 
Arz odasının girişinde değerli taşlarla bezenmiş altın bir top ile son derece pahalı incilerden meydana gelmiş zincirler sarkar; yerlerde altın tel ile işlenmiş ve inciler serpiştirilmiş kırmızı kadifeden halılar serilmişti. Padişah’ın oturduğu taht yerden biraz yüksek olup altın kaplama dört sütûnla yere tutturulmuştu; gayet güzel süslenmiş tavandan bir sürü altın küre sarkıtılmıştı. Oturduğu yastık ile sağında ve solundakiler altın ve değerli taşlarla süslenmişti. 
Padişah’ın yakınında ayakta büyük bir saygı ve alçak gönüllülükle duran Sadrazam’dan başka kimse yoktu. Elçi Padişah’ın huzuruna çıkacak duruma gelince kollarının altından tutan iki Kapıcıbaşının eşliğinde odaya getirilir: Elçiyi belirli bir mesafe ilerlettikten sonra elini yeninin üzerinden tutarak alnı, yere değecek şekilde Padişah’ın önünde diz çöktürürler. 
Sonra elçiyi ayağa kaldırırlar ve geri geri odanın dibine kadar götürürler; Elçinin bütün maiyetindekilere de aynı şekilde selam verdirilir, ancak bunlar Elçiden biraz daha fazla eğilirler. 
Busbek’e göre bu gelenek Hükümdarının intikamını almak üzere Sultan Murat’ın huzuruna giren ve onu öldüren bir Hırvat yüzünden kurulmuştur der.  
Huzura kabul töreni, sırasında Elçi daima ayakta durur ve Tercüman aracılığı ile Efendisi’nin Padişah hakkında söylediklerini nakleder. Bütün, söyleyecekleri daha önceden yazılı olarak İtimâtnâme (güven mektubu) ile birlikte Sadrâzam’a verilmiş ve okunmuştur; sonunda Sadrâzam elçiye gereken cevabı verir ve töreni sona erdirir.
Kaynak: Türklerin Siyasî Düsturları – Sir Paul Ricaut

Sir Paul Ricaut

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 28