Türk Dili

Okumak ve Anlamak

O

kumak, bir bakıma, başka bir kişinin, zümrenin, neslin,
başka bir kültür ve medeniyetin kaydedilmiş duygu, düşünce ve tecrübeleri ile
karşı karşıya kalmak demektir. Biz, okuyarak bunları anlarız. Böyle düşününce, “okumak”, sanki “dinlemek” gibi bir şey olmaktadır.

Gerçi, okurken, muhatabımız ile yüz yüze değiliz, ama
sözleri, yazılı olarak karşımızda duruyor. Onu, “seslendirmek” ve “anlamak”
bize düşüyor. O halde, “anlamak”
için her şeyden önce, “iyi okumasını”
bilmek gerekir. Bu da sanki muhatabımız karşımızda imişçesine, onun
yazdıklarını, içimizde hissetmek, kafamızda değerlendirmek ile mümkündür. Bir
metni okuyup anlamakta güçlük çekenlere ilk tavsiyemiz, “güzel okumanın” yanında “sesini”
de biraz yükseltmektir. Ama, bilinmelidir ki, en iyi okuma şekli “sessiz okuma”dır.

Okuduğunu anlamakta zahmet
çekenlere, bir ikinci tavsiyemiz de “kelime
hazinelerini”
arttırmaları olacaktır. Cemiyette, konuşulan “günlük dil”, bir “kültür adamına” yetmez. Çünkü, “günlük dilimizde”, kelime sayısı, hayret edilecek kadar azdır.
Bunlardan birçoğu da “merhaba”, “nasılsınız”, “ne var, ne yok”, … gibi kalıplardan ibarettir. Böyle bir kelime
hazinesi ile ilmî bir makaleyi, ciddî bir yazıyı anlamaya imkân yoktur. Günlük
dilin üçyüz, beşyüz, hatta bin, ikibin kelimesi ile bu iş başarılamaz.

Asla unutmamak gerekir ki, bir milletin, bir kültür ve
medeniyetin gücü, sözlüğünde bulunan “kelime
hazinesi”
ile ölçülür. Şu anda, İngiliz sözlüğünde, en az 400.000 (dörtyüzbin)
kelime varken, Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük”, aşağı yukarı 40.000 (kırkbin) kelime ihtiva
etmektedir. yani, İngilizce’nin ondabiri kadar bir Türkçe… Oysa, Şemseddin Sâmi
Efendi’nin “Kâmus-u Türkî”sinde
(Türkçe Sözlüğünde), tam 1.000.000 (evet, tam bir milyon) kelime mevcuttur.
Yani, İngilizce’nin tam ikibuçuk katı kelime…

Hiç şüphesiz Osmanlı Türkü’nün de, İngiliz halkının da “günlük dili”, yukarıda belirttiğimiz
gibi “az kelimeye” dayanır. Ama “yazı dili”, bu kadar fakir olamaz.
Hele, ilim, fen, teknik, sanat ve fikir konularındaki yazılar, makaleler,
inceleme ve araştırmalar,…

Onun için ısrarla diyoruz ki, bir milletin sözlüğünde,
sadece “konuşulan dil”, sadece “yaşayan dil”  değil, bugün için “eskimiş”, hatta “ölmüş”
sandığımız kelimeler de yer almalıdır. Bu, hem “eski”, hem “yeni”
metinleri anlamamıza, yorumlamamıza, hem bizden önceki “nesillerin duygu, düşünce ve tecrübelerini” kavramamıza yardım
eder.

Yine, bu sebepten diyoruz ki, bir milletin, bugün “aktif olan kelime hazinesi” yarın “eskiyebilir”, ama bunlarla kaleme
aldığımız belgelerin değeri azalmaz. Gelecek nesiller, nasıl ki, bizim bugünkü
tecrübelerimize muhtaç iseler, biz de bizden önce yaşayan atalarımızın
tecrübelerine öylece muhtaç bulunuyoruz. Eski nesillerin konuştuğu ve yazdığı
kelimeler, millî kültür ve medeniyetimizin “pasif
kelime hazinesi”
olup onları ve dolayısı ile kendimizi tanımamıza yardım
eder.

Nitekim, Kaşgârlı Mahmud’un “Divan-ı Lügat-ı Türk”ünden az mı istifade ediyoruz? Milâdî 11.
asırda yazılan bu eserin değeri, hergün biraz daha artmıyor mu?

Anlamayı kolaylaştırmanın, diğer bir yolu da “meselenin adamı” olmaktır. Meselesi
değilse, kişi, okuduğunu, kolay kolay anlayamaz. Katırlarına saman bulmak için
çırpınan bir vatandaşın, “Mimar Sinan’ın
Sanat Anlayışı”
adlı makaleyi okuması da anlaması da çok zordur.

Okuduğunu anlayamayanlar, biraz da kendilerini tanımaya,
eksikliklerini anlamaya mecburdurlar.

İlgili Gönderiler

1 / 10