MakalelerMedeniyetimiz

Milli Eğitim Meselemiz

T

ürkiye’de en fazla tenkide uğrayan
müessese, Milli Eğitim teşkilâtıdır. Bizler orta okul ve lise
sıralarındayken gazetelerde bu konu ile alakalı birçok makale çıktığını
hatırlıyorum. Üniversiteye geldikten sonra ise kaç tane ciddi kitap ve
araştırma görmüşüzdür. Farklı dünya görüşüne sahip çeşitli kişilerce
yazılan makale ve kitapların hepsi Türk Milli Eğitiminin iyi işlemediği
noktasında birleşmektedir. Yarım asır içinde iktidarlar, hükümetler,
bakanlar değişmiş fakat eğitim sistemindeki bozukluk giderilememiştir.
Daha da fenası her iş başına gelen, Milli Eğitim’de ”reform” yapmaya kalkışarak aksi kusurlara yenilerini ilave etmiştir.

Böyle,
düzeltmek niyetiyle kolları sıvayan kim varsa, biliniz ki, halen
çekmekte olduğumuz sıkıntılardan az-çok sorumludur. Bunun içindir ki
şimdi gördüğümüz bozukluklardan şikâyet ederken belli devir ve şahısları
değil, bütün bir maziyi göz önüne almak zorundayız. Bunu yaptığımız
takdirde herkesin hata payını hesaplayıp avuna koymak mümkün olacaktır.

Artık
yediden yetmişe milletçe kabul ediyoruz ki bizim eğitim teşkilatımız,
aslî vazifesini yerine getirememiştir. Nedir bu vazife? Türk insanını
çağın şartlarına ve ülkenin ihtiyacına göre seçip eleyerek yetiştirmek..
Dut yaprağından ipek çıkaran o hayırlı böcek gibi çocuklarımızın
istidat ve kabiliyetlerini iplik iplik çekip dokumak.

 Hangi
çiçekten bal alınacağını bilen arı gibi, milletimizin özündeki cevheri
sezip geliştirmek. Bahçesindeki zararlı otları ayıklayan, ağacındaki
lüzumsuz dalları budayan köylümüz gibi, nesillerimizin menfi
temayüllerini körletip müsbet vasıflarını kuvvetlendirmek. Sütün yağını
ve kaymağını ayırır gibi insanımızın meziyet ve hasletlerini süzerek
meydana çıkarmak. Tezgâhından geçen gençleri doğuştan getirdikleri zekâ
ve kabiliyet derecelerine göre, hayatta “boy sırasına”
dizmek. Hangi toprağa ne ekileceğini bilen çiftçi gibi, kimlerin ne
yapabileceğini keşfetmek. Hasılı mevcut un, yağ ve şekerden “helva pişirmek.”

Yukarda
saydığımız bu vazifeler eğitimin zihin üzerinde yapması gereken
tasarrufudur. Ancak şimdiye kadar bunda başarı sağlanamamıştır. Aksine
müsbet, faydalı ve lüzumlu unsurlar ihmal edilip menfi, zararlı ve zayıf
unsurların büyüyüp gelişmesine zemin hazırlanmıştır, ilkokuldan
itibaren lise sonuna kadar öğrencilere verilen bilgilerin seçiminde,
miktarında ve sırasında isabetli hareket edilememiştir.

Çocuklara “öğrenme aşkı”
aşılanamadığı için, herkes, çeşitli usûllerle bir diploma koparmaya
çalışmıştır. Her derecedeki okulun tek müfredat programı olduğu halde,
bunların mezunları arasında bilgi ve şahsiyet bakımından büyük
farklılıklar teşekkül etmiştir. Böylece kaç adet lise varsa o kadar
farklı seviyede öğrenci yetişmiştir. Bu yüzden fırsat ve imkân eşitliği
asla sağlanamamıştır.

Eğitimin aslî unsuru olan öğretmen camiası
ise, ne muhteva, ne fikir, ne gaye ve ne de menşe itibariyle, hiç bir
zaman bütünlük gösterememiştir. Tabiî onların birbirlerinden kopmuşluğu
ve dağınıklığı sistemin baştan aşağı aksayıp sarsılmasına sebep
olmuştur. Devletin, esasları hiç değişmeyen Milli Savunma planı gibi bir
de Milli Eğitim politikası bulunmadığı için, teşkilat bütünüyle, gelip
geçenlerin elinde oyuncak haline gelmiştir.

Eğitimin
bünyesindeki bu zaaflar yüzündendir ki, durumu bilen düşman önce oraya
göz dikmiştir. Demek ki Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf cephesi
burasıymış. Kaç yıldır yaşadığımız hadiseleri hatırlarsak, teşhisimizin
doğruluğu kabul edilecektir. Ancak Milli Eğitim hakkındaki şikayetler
bunlardan ibaret sanılmasın. Onun asıl büyük kusuru Türk dili, Türk
tarihi ve Türk kültürü karşısında menfi tavır takınmasıdır.

Atatürk’ün
ölümünden sonra yakalandığı ümanizim hastalığı ile bulaştığı Marksizim
illetidir. Bu konular çeşitli vesilelerle çok işlendiği için tekrar
üzerinde durmayı lüzumsuz görüyoruz. Çünkü o “hastalıkları” bilmeyen ve duymayan kalmamıştır. Doğru ve güzel Türkçeyi unutturup, yerine uydurma “kuş dilini”
ezberlettiğini, Yunan-Latin ve kültürünü baş tacı ettiğini, Türk
tarihini eksik, yanlış ve üstünkörü okuttuğunu ve Türk edebiyatını “kerhen” öğrettiğini kırk yıldır yüzlerce kalem yazmaktadır.

Bu
konulardaki sert, acı ve haklı tenkitlere belki yalçın kayalıklı dağlar
dayanamazdı. Fakat, maşallah, bizim Milli Eğitimin başındakiler hiç
tınmadan, her şeye katlanıp yollarına devam ettiler. Tahammül güçlerini
tebrik etmek gerekir.

Yalnız böyle tenkitlere uğrayan Milli
Eğitimin başarılı tarafları da yok değildir. Mesela Milli Eğitim
Bakanlığı görme, işitme, konuşma ve öğrenme eksiklikleri olan “özürlü” çocuklar için “özel eğitim kurumları” açmıştır.

Buralarda, iyi yetişmiş “uzman Öğretmenler”
sakat yavruları birer meslek sahibi yapıp hayata kazandıracak şekilde
yetiştirmektedirler. Çeşitli sebeplerle tahsil görmemiş yetişkinler için
de gene adı geçen Bakanlıkça, birçok kurslar tertip edilmektedir.
Böylece, kadınlarından ihtiyar dedelere kadar her Türk vatandaşının
bilgisini arttırıp maharetini geliştirmek Devletin gayelerinden biri
olmuştu. Bu gibi hizmet ve çalışmalardan iyi neticeler alındığı da
bilinmektedir. Fakat ne hikmetse, Bakanlığın sağlam çocukları okutmak
için açtığı normal okullar hiç bir zaman istenilen başarıya
ulaşamamıştır.

Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 20