Kafkasya - KırımMakaleler

Hocalı’da Türk Soykırımı

A

şağıdaki cümleleri okuyup da; sızlayıp inlemeyen vicdan, titremeyen kalb, isyan etmeyen akıl, zonklamayan beyin, donup kalmayan şuur, sel olup akmayan göz, haykırmayan dil ve kendini darağacına çekmeyen “adalet“, yok hükmünde değil midir?

Yok, hükmünde bulunan bir “adâlet“in terazileri, hakikatte, birer “kör” olarak iflâs durumundadır.

İbretle bu cümleleri okuyalım ve, “Türk milleti” olarak bizim, kendilerini “medeni” diye vasıflandıranlarla, nasıl bir “vahşi dünya”da hayat mücâdelesi verdiğimizi dehşetle ürpererek idrâk edelim.

Vahşet!..

1992 yılının 25 Şubatını 26 Şubatına bağlayan gece, 106’sı kadın, 83’ü çocuk toplam 613 Azerbaycan Türk’ü, Rus askerlerinin desteğiyle Ermeniler tarafından gaddarca katledilmişlerdir. Elbette ki, sâdece bu kadar değil; yaralanan, sakat kalan ve kaybolan binlerce Azerbaycan Türk’ü belirsizlikler içindedir!..

Bu vahşet hâlini, katliamdan dört sene sonra, 1996’da yayınladığı “Ruhumuzun Canlanması” adlı kitabında anlatan Zori Balayan adlı bir katilin şu sözlerini, herkesin ve her şeyden önce de her Türk’ün dikkatle ve ibretle okuması ve gereken dersi alması lâzımdır:

“Çete üyesi olan Haçatur’la, zaptedilmiş evlerden birisine girdiğimizde, askerlerimizin 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilediklerini gördük. Haçatur, çocuğun bağırmaması için, anasının kesilmiş göğsünü (memesini), onun ağzına soktu. Ben de, önce, çocuğun karnının, başının ve göğsünün derisini soydum. Sonra Haçatur, cesedini doğradı ve onunla aynı kökten, Türk kökünden gelen köpeklere dağıttı. Aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Halkımın intikamının yüzde birini bile aldı isem ne mutlu bana!”

Bu vahşeti, “insan” olan yapabilir mi? Bu vahşeti, insan olan bu kadar zevkle ve sükûnetle anlatabilir mi? Bu vahşete, insan kalbi taşıyorum diyen bir kişi susabilir mi? susanların insanlığından şüphe değil, endîşe edilmez mi?

Onlar, şimdi de oturmuş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948’de kabul ettiği “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nden bahsediyorlar. Bunların sözüne hangi Türk ve niçin inanmalıdır? Hangi akl-ı selim sahibi insan, bu sözlerin samimiyetine güvenebilsin?

Bu katilin her cümlesindeki her kelime, adaletin birer “darağaçlık hükmü” olmalıdır, çünkü; yaptıkları akıl almaz insanlık dışı zulümleri bizzat kendisi söylüyor.

Öyleyse; bu katliamlara karşı, sokakları dolduran insanlar ve onların, arşa yükselen “Adalet istiyoruz!” avazları, haykırışları hani, nerede?

Baştakiler ve alttakiler, farketmez! Herbiri suskun! Niçin!

Üçyüzmilyonluk Türk Dünyâsı susar mı? Susarsa ne için ve nasıl susar? O’nu susturabilecek güç niçin olabilir? Böyle bir güç “olmamalı” / “olabilmemeli”dir!

Hani, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde: ” Herkesin yaşama hürriyeti, hiç kimseye zulmedilemeyeceği, kanun önünde herkesin eşit olduğu, erkek-kadın ve ırk ayırımı yapılmayacağı” teminat altına alınmıştı.

Yoksa, bu katil yazarın satırları, bir “soykırımın itiraf vesikası” olduğu hâlde, kendilerine “medeni” vasfını yakıştıran bir sürü “insan hakları lâfçısı” , vahşeti desteklediklerinin farkında mı değildirler?

Tabii ki, asıl mes’ele “Türk’ün uyanması mes’elesi“dir.

Uyan Ey Türk Milleti!

Önce; Türk uyanmalıdır! Türk’ün çok okuması, çok çalışması lâzımdır. Mes’ele; Türk’ün, dünyâ mes’elelerine muhakemeci ve murakabeci gözle bakabilme mes’elesidir. Asıl mes’ele; geçen her ânı, birbiriyle “nafile çekişmelerle” değil, ciddiyetle, birlik ve beraberlik içinde değerlendirmeleridir.

Her varlık, kendi içinden büyür! Elbette ki, bu işin “tersi” de var! Yâni; “çöküş“de içten başlar! Allah göstermesin!..

Türk’e bakınız: Yirminci asrın başından beri, kanının, dünyâ sathında dökülmedik yeri kalmadı. Dünyâdaki Türk şehitlikleri bunun en bariz ispatı değil midir? Lütfen araştırınız!

Yemen’den Galiçya’ya, Asya ortalarından, Sibirya’ya, Doğu Türkistan’a kadar ve oradan Avrupa ortalarına!..

Çanakkale’de ikiyüzellibin, Kafkaslar’da doksanbin, Kerkük’te, Kıbrıs’ta, Balkanlar’da ve nihayet Yukarı Karabağ’da!… Binler, onbinlerce şehit bizim değil mi ?

Amerika’yla Rus çekişir, ölen Türk; Rus ile Çin çekişir, ölen Türk; İsrail’le Arap çatışır ölen Türk; İngiliz Hindistan’la boğuşur ölen Türk; Fransız’la Fas-Tunus didişir ölen Türk, Yunanlı-İtalyan selâmlaşır ölen Türk;

Hocalı’da Türk Alman’la bilmem kim sürtüşür, ölen Türk; Afganistan’da, Kore’de, Gazze yolunda… Ölen Türk!

Türk!.. Türk! Türk! Kanının, nerelerde, nasıl ve niçin “emildiğinden” habersiz veya gafletinde olarak bir yerlere yürüyor.

Bu nasıl bir millettir ki, Allah aşkına, “öle öle” tükenmiyor! ve; bu nasıl bir millettir ki, O’nun mensupları, çıkıp, kendi “Meclis“lerinde bu “soykırım“ı haykırmıyor. İlkönce, Türk Dünyâsı Devletleri”nin Meclislerinde, kaç tane “aynı milletli devletimiz varsa“, hepsinde, tam sayı ile niçin bu soykırımı kabul etmiyorlar?

Türkiye olarak, niçin buna öncü olamıyoruz? Niçin? Daha “dün” dediğimiz “yirmi bir sene” oldu. Yirmi yılda -kendimizle çekişip didişmekten başka- hangi mesafeyi katettik. Bu acıları her ân damarımızda hissedemez isek, hiçbir yere varmamız mümkün olamaz.

M. Hâlistin Kukul

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 19