MakalelerMedeniyetimiz

Esma-i Hüsna ve Alperenlik

Niçin Yükseldik?

E

smâ-i Hüsnâ, yani Allah’ın isimleri, yâni Kur’ân’ın âyetleri yani Peygamberin fiilleriyle sözleridir. Türk seçkinlerinin de Alp-erenlik mefkuresi olmuştur. Dinde, tasavvufta, edebiyatta, askerlikte, eğitimde, orduda, devlette Türklerin bütün varlığı Alp-erenlik yoluyla Hazreti Muhammed’e, O’nun getirdiği Kitab’a, O’nun “Ekber” olan ve kendinden başkası mevcut olmayan Allah’ına bağlandı.

Asırlar boyu, ma’na-madde muvazenesi içindeki fetihlerimizi, “Ezân-ı Muhammedi” kadar genişleyen devletimizi, ölçülü dindarlık, derin tasavvuf ve dünya felsefemizi, yiğitliğe ve dervişliğe dayalı ahlâkımızı biz böyle seferler üstünde sürdürdük. Alp-erenlik ülküsü gereğince, herşey Allah içindi. Ona hizmet ise, sadece Türk devleti eliyle sağlanıyordu. O devletin, “Kızıl Elma” ya dönük gayesi: “İlâ-yı Kelimetullah” yani Allah’ın adını yükseltmekti. “Ben, sen yoktuk: Allah vardı.” Fertler de, devlet de, ordu da, camiler, dergâhlar, sanatlar ve bütün teşkilatlar da yalnız o gaye ile çalışarak dünyaya hükmederlerdi. Öylesine ki Avrupa, Türk’ün bu yenilmezliği karşısında şaşkındı. 1300’lerden 1800’lere kadar 500 sene, Batılı bilginler, tarihçiler, kilise adamları, “Türk’ün yenilmezliğinin sırını” araştırdılar.

Vardıkları sonuç:

Bir kumandan, bir asker, bir lider, bir vezir, bir sultan ki “şehitlik” denilen mertebeyi, dünyanın bütün yaşayış, saltanat, tahakküm, lezzet ve zevklerine üstün tutuyor. Onların teşkil ettiği millet, asla yenilemez. O halde Türklerle harp etmeğe kalkmak cinnettir.

Dikkat edilirse, onların bahsettikleri şey Alp-eren inancı, Alp-eren felsefesi, Alp-eren hayatıdır. Nitekim, 18. asra kadar onunla vuruşmayı göze alamayınca, onu içerden çürütmenin çarelerini aramış ve bulmuşlardır. Önce Alp-eren felsefemizi yenmiş, sonra bizi üst üste mağlûp ederek Rumeli (Avrupa) topraklarımızdan kovmuş… Diğer bütün vatan bölümlerimizi almışlardır. Sonra bütün kudret, cesaret ve inancımızı çökerterek bizi kültür sömürgesi yapmışlardır.

Neden Düştük?

Demek ki, yeniliş ve küçülüşümüzün temelinde, bizim Allah, Kur’ân, Hazreti Muhammed… Alp-eren ülkülerimizden koparak gaflete düşmemizin resmi vardır. Önce ma’na-madde; ahret-dünya dengesini, (17. yüzyıldan beri) madde ve dünyayı ihmal ederek ilme terakkiye aldırmayarak, madde aleyhine bozmuşuzdur.

100 yıldan beri ise, Kur’ân ve manayı horlayarak, sağ kanadımızı kırmışızdır. İki kanatla uçması gereken Alp-eren kartalımız, böylece uçma kabiliyetini yitirmiş ve her iki kanattan yoksun, kötürüm kalmıştır.

Alp-erenliğe, yani millî değerlerimizin hepsine, yani Esmâ-i Hüsnâ’ya dönebilmemiz için, 1919-1924 yıllarında bir ümit, bir imkân, bir uyanış belirdi. Yüz yıllık gaflet, sona ermiş gibiydi. Batı medeniyeti dedikleri şeyin “tek dişi kalmış canavar” olduğu anlaşılmıştı. Ankara’da kurulan hür Meclis, Padişahı, Hilâfeti kayırarak, dünya İslâm birliğini, Avrupa’nın karşısına dikecekti. Herşey İslâmiyet-Türklük-Hürriyet içinde gelişip, Türkiye eski büyük varlığına dönecekti.
İngiliz ve Fransız’ın kuzeydoğudan, harîm-i ismetimize soktuğu Ermeni Taşnak çeteleri ta can evlerine kadar kovalandılar. Avrupa’nın, Batı’dan soktuğu Yunanlı, zulümlerinin kahrını Ege Denizi’nde boğularak ödedi. Son Alp-erenlerin büyük zaferi işte kazanılmıştı. Avrupa, yeniden yükselen Hilâl ile yenilmezliğini son defa ilân eden Oğuz kavminin karşısında tekrar diz çökmeye hazırlanıyordu.

Kur’ân Horlandı

Heyhat! Ne olduysa oldu! Hangi alçaklık şırıngası vurulduysa vuruldu: Türkiye’yi ele geçiren kuvvetin beyninde yeniden Batı kanseri belirdi, imân savaşıyla kazandığımız her şey, pazara çıkarıldı. Alp-erenlik mefkuresi, dünya malına ve düşmanın saltanat vaatlerine boğduruldu. Pazarlık korkunçtu: Batı uşağı bir çıkarcılar hizbinin saltanatına evet demek için, bizim bütün kültür ve imânımızdan koparılmamız isteniyordu. 

Devleti ele geçirenlerle pazarlığı yapanlar aynı kişilerdi. Bin yıllık medeniyetimizin mahvedilerek ilgasına, Padişah’ın kovulmasına. Hilâfetin sınırdışı edilmesine, hattâ Kur ân’ın yasaklanıp çiğnenmesine onlar karar veriyor, bize de şiddetle “dikte” ediyorlardı. Direnen ilk Türkiye Büyük Millet Meclisini kapatmışlardı.

Mukaddeslerimiz, alfabemiz, dilimiz, takvimimiz, ibadetlerimiz, Kitabımız, bayrağımız, devletimiz, mûsıkimiz ve her sanatımız, velhasıl bizi Türk-İslâm yapan ne varsa, hepsi ingiliz’in emriyle ve içimizdeki şeytanın firavun elleri ile yok ediliyordu. Kur’ân horlanıyordu; Allah’ın Kitabı’na, Peygamberine dil uzatılıyordu.

Vatanımız düşmanlarca işgal edildiği zaman, biz, İstanbul’dan, İzmir’den, Erzurum’dan, Trakya’dan Anadolu’yu kurtarmaya koştuk. Elimizde Kur’ânla, dilimizde Peygamberle, gücümüzü tarihimizden, devletimizden, Hilâfet’imizden, vatan sevgimizden alarak koştuk. Hutbelerle, “Misâk-ı Milli” lerle, ilâhîlerle, Tekbirlerle büyük cihadı başardık. Ama kör nefis erbabı ham ervahlar bizi aldattılar. Bir tek parti ve hizip adına, sözde Cumhuriyet’i kurar kurmaz, ilkin Meclis ve memleketteki Alp-erenleri ipe çektiler. Hemen ardından Hilâfeti, onun, 1400 yıl mukaddes cihad yaptığı Hıristiyan ülkelerin merhametlerine, aç bîilâç sürdüler.

Sonra, İslâm’a karşı inanılmaz düşmanlıkla, Kuran yasaklandı. Kur’ân harflerini kaldırıp, onun okuması zorlaştırıldı. Muhammed Ezânı’nı, kekre, böğürgen, anlamsız bir söylev haline koydular. Yani kısacası; Esmâ-i Hüsnâ, Kur’ân-ı Kerîm, Hazreti Muhammed, Alp-erenlik adına yaptığımız İstiklâl Harbînin sonuçlarını, bizi ayakta tutan mukaddes kavramlarla, kıyasıya savaşa çevirdiler. Kendi kişiliğini teşkil eden imân ve irfanına Haçlı savaşı açan tek millet biz olduk dünyada. Halbuki bu bayağılığa hiç de lâyık değildik.

Ara  sıra soruluyor: “Biz neden iflah olmuyoruz? Başımız, niçin dertten kurtulmuyor?” Bunun cevabı acıdır. Çükü, bizleri, bizim adımıza öz imanımıza, öz dinimize, öz tarihimize… kısacası bizi yaşatıp bugüne getiren “ocağa” ihanet etmişlerdir. Türk gençleri bu bahtsızlıktan ancak Alp-eren mefküresi ile kurtulacaklardır.

 

Ahmet Kabaklı

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 19