Dil ve EdebiyatTürk Dili

Dil Yâresi

D

il, insanın sese, söze, yazıya vurmuş aksidir. Dereye, göle eğilin, aynaya bakın, kendinizi görürsünüz. Dilde görülen de insanın kendisidir. Kişinin kemâli kelâmından belli olur derler. Olgun, olmuş insanın söyleyeceği söz de hamlıktan kurtulmuştur.

Çocuğun dili üç beş kelimeden başlar, gitgide zenginleşir. Bunlar önce eliyle tuttuğu, gözüyle gördüğü, sevdiği, hoşlandığı kimselerin, eşyanın adıdır. Anne, baba, mama gibi. Mama, her türlü yiyeceğin karşılığı olarak kullanılır. Cici kelimesi oldukça zor bir kelimedir. Söylemesi kolaydır ama anne, baba, mamaya benzemez. Çocuğun gözüyle görmediği, eliyle tutmadığı uslu, akıllı, terbiyeli, iyi, güzel, temiz gibi mücerret mefhumlar cicinin içindedir.

Büyük insan, gelişmiş insan çocuğun cici ve kaka olarak ikiye ayırdığı iyilikleri, kötülükleri, güzellikleri, çirkinlikleri binlerce kelimeyle ifade eder. Bir dilin zenginliği eş manâlı dediğimiz, aslında aralarında ince manâ farkları olan kelimelerinin zenginliğindedir. Birbirinin tıpatıp aynı iki kelime yoktur. Olsa bile, bunlardan bazıları kökte, bazıları kullanışta ayrılık gösterirler.

Meselâ:

Baş, kafa, kelle, ser ve şef. Baş Türkçe, kafa Arapça, kelle ve ser Farsça, şef Fransızcadır. Bunlar eş manâlı oldukları halde birini ötekinin yerine kullanamayız.

Baş: Baş üstüne, başımla beraber, baş belâsı, başıma gelenler, evlâtlarının başı için, başımın gözümün sadakası, başından büyük halt etmek, başında kavak yelleri esiyor, baş sallamaktan kavuk eskidi, azıcık aşım ağrısız başım, büyük başın derdi büyük olurmuş, akılsız başın sıkıntısını ayaklar çekermiş gibi tabirlerimizden, atasözlerimizden baş’ı kaldırmak mümkün değildir.

Kafa: Kafadar, kafa dengi, kafa kâğıdı, kafası kızmak, kafa patlatmak, kafa tutmak, kafatası, kalın kafal, kafalı, kafasız.

Kelle: Kellesini koltuğuna almış, kellesini uçurmak, kelle kulak yerinde, pişmiş kelle, kelle şekeri.

Ser: Sermaye, serdengeçti, serbest, sersem, serseri, sarhoş, serdar, serhat, ser verir sır vermez.

Şef: Millî şef, orkestra şefi, gar şefi, şef garson gibi sözlerimizden baş hariç, diğerleri yabancı asıllıdır diye kafayı, kelleyi, seri ve hattâ şefi atmak dili kurutur.

Her büyük dilde olduğu gibi Türkçede de yabancı kelimelerin bulunması tabiîdir. Hele bu kelimeler dilimizde eriyip kafamızda hazmolmuşsa!… Dili saflaştırıyoruz diye zihnimize yer etmiş kelimeleri kazımaya kalkmak beyinde sarsıntı yapar, düşünceye inme iner. Eli kolu tutmayan, dili söylemeyen bir düşünce olsa olsa sürünür.

Değerli ilim adamı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Profesörü Dr. Vural ülkü, Almanya’da 1880’lerden günümüze kadar dili özleştirme çabaları ve buna karşı olan hareketler üzerine bir kitap hazırlayıp yayınladı. İstifadeyle okunacak, kıssadan hisse çıkarılacak bu eserde Almancanın da bir vakitler özleştirmecilik hastalığına tutulduğu ve bu hastalığı otuz sene önce atlattığı görülmektedir.

Bilindiği gibi, İngiliz edebiyatında Shakespeare ne ise Alman edebiyatında da Goethe odur. Dehasıyla, değil yalnız Alman edebiyatına, dünya edebiyatına da damgasını basan Goethe eserlerinde yirmi binden fazla kelime kullanmış, bunlardan bir kısmını Almancanın yapısına, sesine, ahengine, zevkine göre kendisi yaratmıştır. Goethe’nin beyninde yer alan bu kelime hazinesi üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.

Alman dilini geliştirmek, zenginleştirmek isteyen Goethe özleştirmecileri müstebit, özleştirme hareketini zorbalık olarak görmüş, altmış senede tamamladığı Faust’un Cadılar gecesi sahnesinde dil özleştiricisini cadı olarak göstermiş ve alay etmiştir.

Goethe şöyle der: “Dili temizlemek, zenginleştirmek en üstün kişilere düşen bir vazifedir. Zenginleştirmeden temizleme çoğu kere ruhsuzluğa yol açar. Zengin ruhlu insan, hangi unsurlardan olduğuna bakmadan kelime malzemesini yoğurur. Ruhen fakir olan insan saf dille konuşabilir, çünkü zaten söyleyeceği fazla bir şey yoktur“.

Alman filolojisinin kurucusu ve Alman halkının konuşma dilini tesbit etmek için toplayıp yazdığı masallarla tanınan büyük ilim adamı Jacob Grimm’in kardeşiyle beraber geçen asrın ortalarında yazmaya başladığı lügati Alman İlimler Akademisi ancak 1960’da tamamlayabilmiştir. Otuz iki ciltlik Grimm lügatinde her kelimenin şeceresi, hayat hikâyesi ortaya konmuştur.

Grimm de Goethe ve birçok büyük Alman yazarı gibi uydurmacılara öfkelenenlerden biridir. Dilin canlı bir varlık olduğunu, hürriyet içinde büyüyüp gelişeceğini söyleyen Grimm, bu özleştirmeciler sinek yığınları gibi dilin kenarına üşüşüp oturmuşlar, der.

Alman Dil Kurumu, yüz küsur dilden binlerce kelime alan Almanca üzerinde artık sadece ilmî çalışmalar yapmakta ve özleştirmeciliğin çıkmaz bir yol olduğunu kabul etmektedir.

Goethe ve Grimm gibi abidevî iki insanın özleştirmeye şiddetle karşı koymuş olmaları özleştirme afyonunu yutmuş bazı safları uyandırmasa bile düşündürebilir.

Prof. Dr. Beynun Akyavaş

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 9