Balkanlar - RumeliMakaleler

Çıkayım gideyim Urumeline

“Ç

ıkayım gideyim Urumeline” diye başladığımız bu kaçıncı sefer saymadım bilemem ki… Bu defa yolculuğumuz Osmanlı tarihindeki istikamet üzere oluyor. Aslında; orta kol adı verilen İstanbul’dan Edirne’ye, oradan Belgrad’a; Belgrad’dan Budin’e; Budin’den Viyana’ya uzanan çizgiyi, doğrudan takip etmiyoruz. Uçakla kolayca Üsküp’e iniverdik. Bizi oradan karşılayan Sırpça bilen dostlarımızla beraber bir otomobile binerek Kumanova yoluyla Makedonya’yı terkedip Sırbistan’a girdik. Üsküp-Belgrad arası 440 km, uzunca bir yol sayılır.

Bizi ilk şaşırtan ama tatlı bir sürprizle karşılayan Preşova’nın o ince zarif minareli Müslüman köyleri oldu. Sırbistan’da Kosova ve Sancak dışında Müslümanların bulunduğunu ve bir bölgede yoğunlaştığını görmek şaşırtıcıydı. Arkamıza Makedonya’yı, solumuza Kosova’yı alarak kuzeye doğru çıkmaya başladık.

Bir tarafımızda Güney Morova nehri bizi takip etti. Viranje’yi geçtik Leskofça’ya (Leskovaç) ulaştık ve oradan Niş’e doğru devam ettik. Niş Osmanlı – Edirne – Sofya – Belgrad yolu üzerinde çok önemli bir konaktır. Bir Sırbistan şehri olduğu halde Sofya’ya daha yakındır (163 Km). Şehir merkezinde sadece Cuma günleri açık olan Hicri 1287 tarihli bir camii var. Kare planlı, tek minareli, beyaz badanalı, minaresi sarı renk olan bir cami. Öyle yol kenarında kalakalmış garip.

Niş’in esas görülecek yeri kalesi. Nişova Nehri’nin yanı başına kurulan Niş Kalesi’ne girer girmez, sağdan bir Osmanlı yapısının sergi olarak kullanıldığı görüyoruz. Biraz ilerleyince de çok şirin, çok mütevazı, çok tenasüplü bir cami karşımıza çıkıyor; Kale Meydan Camii. Üç sütunlu son cemaat yeri, kırık minaresi ve içeride mihrabı duvarlarla örülü bir cami. O da sergi alanı olmuş. Ama yeşil çimenlerin sarı sonbahar yaprakları altında öyle güzel, öyle mahzun bir duruşu var ki. Onu gerimize boynu bükük bırakıp yine Morova Nehri’ni takip ederek, Pasarofça’yı, Semendre’yi (Pozarevac, Smederova) hiç görmeden geçiyoruz. Çünkü hedefe kitlenmişiz. Önümüzde Tuna “Dar’ül Cihad” olan Belgrad var.

Evliya Çelebi “Alman kâfirin Belgrad’a inmek haddi değildir” demiş o zamanlar. Şimdi biz Belgrad’a vardık, bırakın sahip olmayı, dünya gözüyle bir gördük diye, sevinçli bir telaş içindeyiz. Hani son zamanlarla Avrupa’da, indirimli satışlarda kapı açılır açılmaz içeriye seller gibi akan insanlar var ya aynı öyle.

Hemen kaleyi sorup, kale kapısından hem de adı İstanbul olan kapısından ve Saat kapıdan fırtına gibi geçip kale Meydanı’na ulaşıp, hiç olmazsa orada Şehit Ali Paşa’ya bir Fatiha okumak için bile durmayıp, kalenin bedenlerinden aşağıya sarkıyoruz. Çünkü, “gözümüzde daim hayali Tuna ve dahi Sava”.

İki sevgili kollarını açmışlar, birbirine kavuşmuşlar ve vuslatı orada yaşamışlar. Aşağıda Tuna’nın en büyük kollarından Sava Nehri Tuna’ya katılıyor. Sessizce, ama heyecanlı bakışıyoruz.

Sonra 1716 yılında Alman kâfirinin Belgrad’a inmek densüzlüğünü göstermeye başladığı günlerde Petervaradin’de şehid olan Mora fatihi Ali Paşa’nın türbesine yöneliyoruz. Paşa yine Tuna kışında Voyvadina’da şehid olmuş, getirilip “Dar’ül Cihad” olan, “Dar’ül Eman” olan Belgrad’a yatırılmış. Amma Belgrad da iki sene sonra bir kere daha düşürüldüğü için orada garip kalmış.

Sultan II. Murad “Belgrad; Üngürüz (Macar) vilayetinin kapısıdır” diyip yola çıktığında (1441) fetih nasip olmamıştı. 1459’da fatih karadan ve dahi denizden geldiğinde yine Belgrad düşmedi.

Fatih’in yaralandığı bu seferden sonra üçüncü büyük seferde Belgrad’ın fethi müyesser olur Muhteşem Süleyman’a. Hem Ramazan, hem Cuma, hem de Kadir Gecesi’nde. Tabii bu arada kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar seferinde 1566’da şehid olduktan sonra ikinci cenaze namazının Belgrad’da kılındığı ve oğlu II. Selim’e de orada biat edildiğini hatırlatalım.

Bir başka padişah Avcı Mehmed de tam 163 gün Belgrad’da oturup Viyana muhasarasının sonucunu ve fetih haberini beklemiştir. Amma ne çare. 1688’de Belgrad ilk defa düşer. 1690’da Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa geri alır. 1718’de bir daha düşer, 1739’da da İvaz Mehmed Paşa ve Hekimoğlu ali Paşa tekrar bir daha geri alırlar. Sırp milliyetçilerinin Belgrad’da hâkimiyetleri 1804 yılında Kara Yorgi ile başlar ve Tanzimat döneminden sonra Belgrad tamamiyle elimizden çıkar.

Şair Ziya Paşa Belgrad’ı teslim ettiği için Âli Paşa’yı tenkit ederken:

“Belgrad Kal’asın ihsan ile Sırbistan’a

Devletin kıldı tamamiyetini istikmal” der.

Yani Belgrad Osmanlı için mütemmim cüzdür. Ana parçayı tamamlayan, olmazsa olmaz bir bölüm.

Bütün bu tarihi bilgileri gözden geçirmek, hatırlamak bir yana eğer günümüze dönersek, kale dışında Belgrad’ın bayraklı Camii yerli yerinde duruyor. Sıkışıp kalmış apartmanların arasında. Yerinde bir Kur’an kursu, dini eğitim yapan bir medrese yeni inşa edilmiş. Kadrolu 4 tane imamı var. Bir tanesi Türkçe biliyor. Yatsı namazında ancak bir futbol takımı kadar cemaat çıkıyor. Tam 11 kişiydi, hepsi genç. İmam efendi namazdan sonra Kur’an-ı Kerim’in mealini Sırpça anlattı. Çünkü cemaat Türkçe bilmiyor.

Prof. Dr. Haluk Dursun

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 18