MakalelerMedeniyetimiz

Anadolu’nun Türkleşmesi

B

ugün, Türkiye Cumhuriyetini teşkil eden topyekün halkımız, “kök itibarı” ile Orta – Asyalı’dır. Bazılarının sandığı gibi, bu milletin, “Eski Anadolu Kavimleri” ile (Hunilerle, Hitit’lerle, Urartu’laria ve benzerleriyle) uzaktan ve yakından bir ilgisi ve akrabalığı yoktur. İmparatorluğumuz (Osmanlı – Türk Hanedanlığı) yıkıldıktan sonra, Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan, Yugoslavya’dan, Arnavutluk’tan ve diğer yerlerden, tekrar Anadolu’ya dönen “Evlâd-ı Fatihan” da öyledir.

Bilindiği üzere, Türkler, İslâmiyeti kabul ettikten sonra, dalgalar halinde gelerek bugünkü yurdumuza yerleştiler. Tarih boyunca, büyük istilâlara ve dolayısı ile tahribata maruz kalan Anadolu’da, o zamanlar, çok az nüfûs barınabiliyordu. Köyler, tamamı ile harap ve kırlar, bomboş vaziyette idi. Etrafı kalın ve müstahkem surlarla çevrili şehirlerde yaşamak zorunda kalan “eski kavim kalıntıları”, bu merkezlerde daha çok el – sanatları ile ve biraz da ziraatle geçiniyorlardı. Bu şehirler, surların kapılarını, binbir güçlük ve tehlike içinde gelip geçen kervanlara açıyor, onlara mal satıyor ve onlardan muhtaç oldukları şeyleri alıyorlardı.

Türkler, önce küçük, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra da büyük dalgalar halinde gelerek, yukarıda tasvir ettiğimiz Anadolu otlaklarına ve yaylaklarına, hayvanları ile birlikte yerleştiler. Şehirlerin kalın surları arkasına kapanan “eski kavim kalıntıları” ise bu manzarayı, bazan “endişe” ile, bazan “ümit” ile, bazan da “çaresizlik” içinde seyrediyorlardı. Onlara göre, bu yeni gelen “kavim”, kendilerine faydalı da olabilecekti. Önce, Anadolu’da “güvenliği” sağlayacak, sonra da kendilerine et, süt ve yün temin edecek ve nihayet ürettikleri mal ve hizmetleri satın alacak “müşteriler” olabilirlerdi. Nitekim, öyle oldu. Bizans Orduları yenildikten sonra, bunlardan ciddi bir mukavemet gelmedi.

Böylece asırlarca bir arada yaşadılar. Bu, bir nevi “yanyana” yaşamaktı. Pek az istisnası dışında, kız dahi alıp vermediler, kitle halinde bir ihtida hâdisesi cereyan etmedi. Anonim bir halk hikâyemiz olan “Kerem ile Aslı” bu durumu, dramatik bir şekilde dile getirir.

Türkler, hayvancılıktan sonra yavaş yavaş tarıma geçtiler, önce “sur dışında”, sonra “sur içinde” mahalleler” kurarak şehirlere yerleşmeye başladılar. “Eskiler” de, “Yeniler” de birbirleri ile iyi geçinmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinin dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine karışmıyorlardı. Hatta, aynı “esnaf loncalarında” beraberce toplanabiliyorlardı. Böylece yanyana yaşayan “kitleler”, 19. asra ve hatta 20. asrın başlarına kadar geldiler.

Bu asırlar içinde, “düşmanlarımız”, bizi Anadolu’dan atmak ve devletimizi parçalamak için korkunç bir harekete giriştiler. Her türlü vasıtayı kullanarak, asırlarca birlikte yaşadığımız ve azınlık durumda bulunan grupları kandırmaya çalıştılar ve kandırdılar.

Nihayet, Birinci Dünya Harbi’nin akabinde, Anadolu’muz işgal edilince, başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere, bu azınlıklar, tahriklere kapılarak, asırlarca birlikte yaşadıkları, barış, huzur ve insanlık gördükleri Türk Milleti’ni “içten hançerlemek” istediler, açıkça düşmanla işbirliği yaptılar, ihanet ettiler.

Bununla beraber, Türk Milleti, en zayıf ve perişan zamanında dâhi Allah’ın lütfü ile- muhteşem bir İstiklâl Savaşı verdi ve zafere ulaştı. Bu durumda, “dış düşmanlar” vatanımızı terkederken, onlara yardım eden “ihanet grupları” da, hiç ummadıkları zaferimizden sonra, mahcup ve zelîl olarak Anadolu’yu bırakıp kaçtılar. Şimdi, Anadolumuz, şehir ve kırları ile, kara ve denizleri ile yüzde yüz, Müslüman Türk’ün “Anayurdu” olmuştur.

 

S. Ahmet Arvasî

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 28