KültürümüzMakaleler

Tarihimizle Ne Zaman Barışacağız

t

resim

ürkiyemiz bugün, redd-i miras etmenin sancılarını çekmektedir. Bu sancılar her geçen gün şiddetini daha da arttıracağa benziyor. Aksini beklemek fazla hayalcilik olurdu.

Hatasıyla sevabıyla böylesine zengin bir tarihî mirası, göğsünü gere gere kabul etmek cesaretini gösterememek, utanç verici bir hâldir. Tarihimize, geçmişimize sahip çıkmak için illâ da birtakım musîbetlerin, felâketlerin, tehdit ve tehlikelerin kapımızı çalması mı lazım?

Yumurta kapıya dayanınca, Osmanlılık, Neo-Osmanlılık gibi laflar edilmeğe başlandı. Kılıçları çekip tarihimize doğru şöyle bir uzanmak geldi bazılarımızın içinden. Hem de hiç umulmadık kalemlerden, ağızlardan. Bu konuda inciler dökülmeğe başladı.Gözlerimiz yaşardı doğrusu… Nasıl yaşarmasın ki?…

Osmanlı Devleti’nin tarihe karışmasından sonra tarihî sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu sanarak kabuğumuza çekilmişiz ve her şeyin bittiğini sanmışız… Daha da acısı geçmişimize sırt çevirmekle, redd-i miras etmekle “Eskiyi unut, yeni yolu tut!” terânelerini tekrarlamakla her şeyi halledeceğimize inandırmışız kendimizi. Ama olaylar ve hakikatler bunun hep aksini çıkarıyor karşımıza…

Kendi tarihi ile bu kadar yıl küs tutan ikinci bir ülke var mıdır, bilemem. Fikir ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla hâkim olmadığı bir ülkede tarihî hakikatleri olanca çıplaklığı ile ortaya çıkarmak mümkün değildir. Tarihî hakikatler, ilmin ışığı altında ortaya çıkmadıkça da tarihimizle barışmamız zor olacaktır.

Ülkemizde yıllardır Osmanlıya küfredilmiş, Osmanlıyı aşağılayıcı ve küçültücü ne varsa yapılmış. Bugün de zaman zaman aynı şeyler tekrarlanmaktadır. Aslında Osmanlının şahsında aşağılanmak istenen Türk milletinin ta kendisi ve kendi değerleridir.

Biz kendimize sahip çıkmazsak bize kim sahip çıkar? 

Biz kendimizle alay edersek bizimle kimler alay etmez ki? 
Biz kendi geçmişimizi karalarsak, bizi kim aklar ki?

Osmanlının izlerini silmeğe kalkışmak, milletinin tarihteki izlerini silmek demektir. Bugün ülkemizi ve milletimizi tehdit eden iç ve dış tehlikelerin kökenini tarihte aramamız lâzım. Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da oynanmakta olan oyunların asıl hedefi Türkiye’yi sıcak bir savaşın içine çekmektir. Osmanlı’nın bu üç kritik bölgede takip ettiği politikaları iyi bilmeden meselelerin içinden çıkmak nasıl mümkün olabilecektir?

Günlük ve köksüz politikalarla bu işlerin üstesinden gelinebileceğini sanmak aldatıcı olur. Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası‘ndan bahsetmek, havanda su dövmekten öteye bir şey değildir.

İki binli yıllar Türk asrı olacaktır” sözü de erken konulmuş bir teşhistir. Bin yıllık tarihiyle haşır-neşir olamamış bir milletin, iki binli yıllara damgasını vurması kolay mı öyle?

Kıtalara, asırlara damga vurabilmek, bir ruh, bir iman, bir yüksek teknoloji, kısacası, her sahada güçlü olabilme meselesidir. Bütün bunların yolu tarihimizle barışmaktan geçer. Millet şu sorunun cevabını ve gereğini bekliyor:  


Tarihimizle ne zaman barışacağız?…



Başlık Yazar
Arvasi kardeşliği… Meryem Aybike Sinan
Ermeni diplomat D’Ohsson’a göre 18. asırda Türkler Ö. Serdar AKın
Anadolu’nun Kapılarını Türklere Açan Sultan: Muhammed Alparslan Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Türkler ve Atları Ignace Dalle
Bakü’nün Kurtuluşu Ö. Serdar Akın
Malazgirt Zaferi’nden Sonraki Anadolu Seyyid Ahmet Arvasi
Türk Gençliği Bunları Niçin Bilmiyor? Ahmed Gürkan
Osmanlı Askerinden Bir Asalet Örneği: Üsteğmen Zahid Efendinin Hanımına Yazdığı Vasiyetname Ö. Serdar Akın
Türklerin Uğradığı İşkence, Sürgün, Katliam ve Soykırımlar Dr. Salim Durukoğlu
Birinci Dünya Savaşında Ruslar Tarafından Sibirya’ya Sürülen Osmanlı Esirleri Prof. Dr. Alfina Sibgatullina
Erol Güngör gerçeği! Meryem Aybike Sinan
Türk Âleminin Çileli Üstadı:Osman Yüksel Serdengeçti Mehmet Can
Nizâmülmülk Hac Yolundan Niçin Geri Döndü? İslam Âlimleri Ansiklopedisi’nden
Orhun’dan Tuna’ya Türklerin Yolculuğu Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
17. Asirda İngiliz Diplomatı Ricault Osmanlı Hakkında Ne Dedi? Yılmaz Öztuna
Çekirgenin Serçeden Ne Farkı Var? N. Aydoğan Ünal
Ertuğrul Gazi Vilayeti Rahim Er
Halk Parti Devrinde Bütün Türbeler Kapatılmıştı İbrahim Hakkı Konyalı
I. Cihan Savaşında Esir Türk Askerlerinin Esir Kamplarına Götürülmeleri Tam Bir Faciaydı Prof.Dr. Cemalettin Taşkıran
Cezayir’de Türk İzleri Ahmet B. Karabacak
Osmanlı Eğitimi Mehmet Şevket Eygi
Yabancı Fikir Adamlarının Osmanlı-Avrupa Mukayesesi Yavuz Bahadıroğlu
Belgelerle Kerkük Gerçeği Ahmet Özkılınç
Anadolu-Filistin Nere; Birmanya (Myanmar) Nere ?.. Dr. Emel Esin
Anadolu’nun Kapılarını Türklere Açan Sultan: Muhammed Alparslan Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Osmanlı Şehzadelerinin Tahsile Başlama Merasimi Prof. Dr. Murat Sarıcık
Kanûni Devrinde Bir Osmanlının Türkistan ve Uzak Doğu Seyahatnamesi Serkan Acar
Osmanlıda Ekmeğe Büyük Saygı Sadık Albayrak
Çanakkale’de Bir Şehidin Son Sözleri Ö. Serdar Akın
İslami İlimler Türk Coğrafyasında İnkişaf Etti Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Darbeye Karşı “Türk Refleksi”! D. Mehmet Doğan
Piri Reisin Duası Ö. Serdar Akın
Türkiye, Mazlumların Umudu: İşte Batılıların Korkusu Bu! Yusuf Kaplan
Osmanlı Padişahlarının İlme Verdiği Değer: Huzur Dersleri Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan
Iraklı Türklerin Tarihi M. Necati Özfatura
Eyüb Sultan’da Namaz Saati Yahya Kemal Beyatlı
Irak Türkmenlerinin Çilesi M. Necati Özfatura
I. Dünya Savaşında Ispartalı Esirler Durali Oğullarından Mehmet Ali Karaca
İnsan ve Eğitim Kamran İnan
Türklüğün Perişan Hali Osman Yüksel Serdengeçti
Amerikalı Hanıma Göre Harem-i Hümayun Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
İçtimai Değişme Üzerine… S.Ahmet Arvasi
Türk Gençliği İçin Acil İhtiyaç: Güçlü Bir Millî Ve Manevî Maarif Samiha Ayverdi
Türkiye: “Ana Kucağı, Baba Ocağı” Prof. Dr. Veysel ASLANTAŞ
Osmalının Asaleti Nereden Geliyor? Mehmet Köseoğlu
Kut Bayramınız Kutlu Olsun Rahim Er
Tarih Şuuru Rahim Er
Osmanlı Devleti Bütün Esnafı Hassasiyetle Kontrol Ederdi Sadık Albayrak
Ey Türk Milleti! ProProf. Dr. Osman Turan
Osmanlı Savaşta da Barışta da Asîl İdi Müşir Hüseyin Kıdwai
Fatih Devrinde Türk Akıncıları Yılmaz Öztuna
1950 Öncesi Türkiye Talat Asal
Zulmet Deryasında Bir Fazilet Adası:Türk Milleti Prof. Dr. Muharrem Ergin

T

ürk Milleti iyilikte de dünyanın tek kavmidir. Türkler gittikleri her yere fazilet, insanlık, adâlet, eşitlik, kardeşlik, tolerans ve nizam götürmüşlerdir. Bugünkü birçok milletler varlıklarını ve gelişmelerini Türklere borçludurlar. Türkler birçok milletlere yeni hayat sahaları kazandırmış, birçoklarını korumuş ve himaye etmiş, bir çoklarına da destek olmuştur. 

Türkler yalnız milletleri değil, yabancı kültürleri ve dinleri de saygı ile korumuşlardır. Bu Türkün tabiatidir, karakteridir. Dünyada Türk kadar düşman olmasını, kin tutmasını bilmeyen millet yoktur denilebilir. Türk o kadar düşmanlıktan uzaktır ki yakın can düşmanlarına bile düşmanlık hisleri beslemez. Fakat Türk Milletinin bu iyilik vasfı dünyaya ve hatta tabiata daima ters düşmüştür. 

Türkler bu karakterleriyle dünyaya bir türlü intibak edememişlerdir. Çünkü dünya kötülüklerle doludur. Tabiatın temelinde kuvvetin hakimiyeti vardır. Egoizm canlı varlığın sökülmez bir yanıdır. Bir kendisini koruma ve yaşama hassasıdır. Her insan da, her cemiyet de önce kendisi için vardır. Onun için Türk milletinin iyiliği tarihte daima muallakta kalmış ve hemen hemen hiç karşılık görmemiştir. 

Karşılık şöyle dursun, tam mânasiyle, Türk Milletinin merhametinden maraz hâsıl olmuştur. Türkten iyilikten başka bir şey görmeyenler en az kölenin, hizmetkârın efendisine karşı duyduğu hasedi ve kıskançlığı duymuş, günü gelince onu arkadan hançerlemekten çekinmemişlerdir. Kurnazlıklar, şirretlikler, kötülükler dünyasında Türk Milletinin eli kolu adeta bağlı kalmıştır. 

Türk, gittiği hiç bir yere zulüm götürmemiştir, vahşet götürmemiştir, mecburi kültür değişmesi götürmemiştir. Yeryüzünde imparatorluk kurup da emperyalist olmayan tek millet belki de Türk Milletidir. Türk Milleti adeta başkaları için yaşayan millet olmuştur. Ülkeler almış, imparatorluklar kurmuş, fakat bunu sömürmek için değil, fütühât ve cihangirlik için yapmıştır. Cihana nizam götürmek için yapmıştır. Türk Milleti müstemlekesiz imparatorluk kurmanın şerefine ulaşan tek millet olmuştur.

İdaresi altındakileri sömürecek yerde, kendisi elindekini avucundakini onlara vermiştir. Herkes en az onun kadar yaşamış, o herkesten daha çok ölmüştür. Türkten başka hiç bir millet yoktur ki, imparatorluğu dağılınca ana unsurunun ve ana vatanının perişan düşmüş olduğu görülsün, ayrılanlardan çok geri kalmış olsun. Bu ne Roma’nın, ne İngiltere’nin, ne Fransa’nın, ne Hollanda’nın, ne de bir başka müstemlekeci milletin başına gelmiştir. 
Bu bakımdan Türk Milleti kötülük yapma kabiliyeti olmayan bir millettir diyebiliriz. Bu ise dünyaya göre bir hal değildir. Kötülük yapma kabiliyeti olmayanların dünyası meleklerin dünyasıdır. Onun içindir ki Türk Milleti, bütün târih boyunca, dünyâyı kaplayan kötülükler okyanusunda daima bir iyilikler adası olarak kalmıştır.

Türk Seddi Prof. Muharrem Ergin Y eryüzünde ve dünya tarihinde bir kuzey – güney meselesi vardır. Kuzey loş, sisli ve karanlık, güney  açık, aydınlık ve güneşlidir. Kuzey verimsiz, güney bereketlidir. Kuzeyde teknolojik gelişme daha  sür’atli olmuş, güney geri kalmıştır. Kuzey insanında bir atılganlık, dinçlik; güney insanında bir gevşeklik görülür. Bütün bu şartlar dolayısıyla güney adeta kuzeyin av sahası haline gelmiştir. Kuzey  milletler veya onların ihtirasları asırlardan beri güney istikametinde sefer halindedir.
Bu seferlerde Batı Avrupalı kavimlerin önüne mühim bir engel çıkmamış, kara yolu işlemeyince deniz  hâkimiyetiyle hedefe ulaşılmıştır. Fakat batıda deniz yolu zaten kapalı olan Slavların önüne bu seferlerde mühim bir engel çıkmıştır. Bu engel Türk seddidir. 
Türkler Çin’den Balkanlar’a kadar uzanan orta kuşakta asırlardan beri Asya’nın bel kemiğini teşkil ederler. Türkler ne kuzey kavmi, ne güney kavmidirler. Bir orta kuşak, mutedil iklim kavmi olarak kuzey ve güney arasında adeta bir istikrar unsuru durumundadırlar. 
İşte bu istikrar unsuru başlangıçtan beri dünyanın kuzey – güney dengesinin geniş bir kesimde alt üst olmamasında ve böylece umumi dünya muvazenesinin büsbütün bozulmamasında çok büyük bir rol oynamıştır. Bugün kimsenin takdir edemediği bu hizmet güney istikametindeki Rus, Slâv ihtiraslarını asırlarca durdurarak dünyanın huzurunu uzun zaman korumuş, başka bir deyişle dünyanın bugünkü  huzursuzluğunu asırlarca geciktirmiştir. 
Gerçekten Slâvlara ve bilhassa Ruslar’a güney yolunu kapatan, onların güney Asya’ya, Orta Doğu’ya ve  Afrika’ya nüfuz etmelerinin önüne geçen başlıca âmil Çin’den Balkanlar’a kadar uzanan Türk seddidir. 
Eğer bu sed olmasaydı Rus emperyalizmi çoktan güneyin sıcak denizlerine çıkmış, güneyde geniş müstemlekeler kurmuş olurdu. 
Bugün bu seddin büyük bir kısmı siyasi istiklal bakımından düşmüş ve Ruslar güneyle burun buruna  gelmiştir. Fakat Türkler’in sayesinde bu güney bu çok geç olmuş ve güney bu tehlikeyle bir talih eseri  olarak ancak bugünün koruyucu yeni nizamı çağında karşı karşıya gelmiştir. 
Öte yandan, siyasi istiklâl bakımından düşmekle beraber, bu Türk seddinin düşen kısımları da henüz  ehemmiyetini muhâfaza etmekte, etnik ve coğrafi varlığı ile Türk gerçeği bugün de devam ederek bir  istikrar unsuru olan Türk seddini yine ayakta tutmaktadır. 
Bu Türk seddinin batı ucunu teşkil eden Türkiye ise tehlikeyi kendi kuzey hudutlarında, tutmağa  devam etmekte, fakat bu yüzden çok zorlanmaktadır. Ruslar deniz ve hava yolu ile ve ideolojik  köprübaşıları kurarak bugün bir dereceye kadar Akdeniz’e ve güneye inmişlerdir. Fakat Türkiye  perdesi ayakta durdukça hedef asla gerçekleştirilemiyecek ve bunlar bir gün geri dönen yarım  teşebbüsler olarak kalacaktır. 
Onun içindir ki Türk seddinin Türkiye ucunu da çökertmek kuzey ihtirasının başlıca hedefi halindedir. Bu yoldaki gayretlerin bugün çok kesifleştirilmiş olması da hâlâ direnen bu parçanın, bu tek engelin de  bir an önce işini bitirmek düşüncesine dayanmaktadır. Kaldı ki Türkiye, ele geçirildiği takdirde,  Rusya’nın yumuşak karnının en iyi müdafaa kalesini teşkil edecek bir mevki ve vasıftadır.
Dün olduğu gibi bugün de, yarın da Çin’den Balkanlar’a kadar uzanan Türk seddi Asya’daki ve  dünyâdaki istikrarın temel bir unsuru olacaktır. Yalnız Türkiye ucunun değil, bütün Türk seddinin  ehemmiyeti başta Amerika olmak üzere hür dünya tarafından kavranıldığı zaman, Komünist Rus  tehdidi karşısında büyük bir müdafaa silahı keşfedilmiş olacaktır. Dünya anlamalıdır ki kuzey tehdidi ancak bu Türk seddinde durdurulabilir. 
Asya’nın bu belkemiği kırıldığı takdirde bütün güney yolları açılmış demektir. Henüz dünya  nizâmındaki önemi lâyıkıyle kavranmamış olan Türkiye’nin ve Türklüğün cihandaki yeri artık takdir  edilmeli, bunda gecikilmemeli, batılılar Türkiye’ye eski yanlış gözlükleriyle değil, bu gözle bakmağa,  çalışmalıdırlar. Bu geopolitik durum ne ölen ne kalan, ne batan ne çıkan Türkiye değil, çok kudretli bir Türkiye ister.
Kayıp Nesiller Rahim Er K ayıp nesiller Türkiye’nin en temel problemlerinden biridir. Kendi ailesine, evine ait olanı kaybetmek demektir. Bu kayıpla yabancılaşma yaşanır. Yabancılaşan nesillerin beyni yıkanmış, mankurtlaşmıştır. Türkiye’nin son iki asırlık tarihi, bu anlamda kayıp yıllar, kayıp nesiller ve yabancılaşma tarihidir. İki yüzyıl boyunca bu topraklarda yetişen bir kısım nesiller, zihnen işlenmiş ve bize dair ne varsa onlara ya düşman edilmiş, ya onlardan uzaklaştırılmış veya yabancılaştırılmıştır. Bu nesiller, bir dönem münevverdir, bir dönem aydındır, bir dönem entelektüeldir. Bir dönem Tanzimatçıdır, bir dönem Jön Türk’tür, bir dönem Meşrutiyetçidir, bir dönem Tek Partici’dir, bir dönem Kemalisttir, bir dönem sosyalisttir. Marksist Cephe Soğuk Savaş döneminde Marksist ideoloji türevleri moda olunca o nesiller, bugün insanı derin hayretlere düşürecek kapılanmalar yaşadılar. Bir kısmı Rusçu komünist, bir kısmı Maocu komünist, bir kısmı, Arnavutçu komünist oldu. Taksim’de yapılan işçi veya talebe yürüyüşlerinde Marx, Engels, Lenin, Stalin, Che Guevara, Castro, Ho Chi Minh gibi değişik türden sosyalist ideolog veya eylemcilerin resimleri, Rus ve Çin bayraklarıyla birlikte iftiharla taşınıyordu. Son iki asırda devlet, önce mali bakımdan sonra fikren sonra da gaye olarak fakirleşince doğan boşluğu ideolojiler doldurmuştu. Ancak bu ideolojiler madde öncelikli olduğu için şurada dile getirilenlere “materyalist cephe” denebilir. İslamcı Cephe Ancak çok fazla söz edilmese de bugün şu tesbiti yapmak gerekir ki “İslamcı” denen cephede yaşananlar da zarar-ziyan itibariyle diğerlerinden çok farklı değildi. Cumhuriyet idaresi, dinden, tarihten ve teamülden tevarüs ettiği Sünni esas varlığı eğitimden kaldırınca bunun yerini Mısır ve diğer Orta Doğu ülkeler menşeli fakat arkasında Masonların, İngilizlerin olduğu “dini ideolojiler” aldı. Cemaleddin Efganiler, Abduhlar, Reşit Rızalar, Mevdudiler, kâinata, bütün yeryüzüne ve bütün insanlığa Resul olarak gelmiş Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- “İslam Peygamberi” diyen Hamidullah vs bunlardandır. Bu yüzden İslâm pınarından su içmek isteyen saf gençler yıllar ve yıllar boyu itikadi zehirlenmelere maruz kaldılar. Topraklarımızdaki çınarlaşmış itikadi yapı sağlam olduğu için güneyden gelen selefi, Vehhabi, doğudan ve Orta Doğudan gelen reformcu akımlara 1979’da bir de Humeyni rüzgârı eklendiği hâlde kayıp, derin ve kalıcı olmadı. Bundan dolayıdır ki bir dönem modalaşan “İslamcılık”“devrimci Müslümanlık” özentisi tutmamış ve kısa sürede biterek bu topraklar yeniden kendi ağırbaşlı Müslümanlığıyla yoluna devam eder olmuştur. DAEŞ’in ülkemizde yer tutamaması da bundandır. Halbuki “materyalist” yelpazedeki nesillerde bir değişim ve dönüşüm olmadı. Komünizm dünyada çöktüğü için bugün pek telaffuz edilmese de yerini başka arayışlara bıraktı. Sosyalist Kürtçülük de aynı çıkış menşelidir. Keza kendilerine aydın, ilerici, çağdaş aydın vs diyenler de aslında yine aynı o eski yolun mensuplarıdır. Bugün bunların televizyonları, gazeteleri, dergileri var. Oralarda konuşulanlar, yazılanlar hayret vericidir. Bugün Türkiye ile Rusya arasında bir uçak düşürme ihtilafı yaşanmakta. Bu medya unsurlarında Türkiye aleyhine yazılıp çizilenler Rusya’da aleyhimize yazılanlardan daha ağır. Halbuki bunlar, bu devletin vatandaşı. Ancak zihinleri öylece şartlanmış. Bir bölümü kayıptır ve şifası da mümkün değildir. Yapılması Gereken Yapılması gereken gelecek nesilleri tehlikeden korumaktır. Bu da yalnızca tablet bilgisayar ve akıllı tahtayla değil, yerli ve millî bir eğitimle olur. Çatı eğitim kurumumuzun adı Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Maarif Nezaretiydi, Cumhuriyette Maarif Vekaleti adını aldı, sonra Millî Eğitim Bakanlığı oldu. Ama tabeladaki değişiklik, muhtevaya aksetmedi. Yoksa yabancılaşmış kayıp nesiller, bugün sanki Rusya vatanlarıymış gibi Putin’i kendilerine daha yakın hissetmezlerdi. Bir kısım nesiller de dağlarda ve şehirlerde askere ve polise silah çekmezdi. Diğer bir kısım nesiller kendilerine duyulan itimat ve muhabbeti paramparça ederek Paralel Devlet projesinin malzemesi olmazlardı. Materyalistler, bölücü örgüt ve paralel örgüt… Bugün devleti uğraştıran bu üç unsurdur. Onlar, kayıp yılların kayıp nesilleridir. Devletin Tek Parti sorumsuzluğunda ana caddeden ayrılması, bugün çok ağır bir bedel olarak karşımıza çıkmıştır.
Eski Bilecik’e Bakarken Seyyid Ahmet Arvasi

R

eyh Edebâli Külliyesi, eski Bilecik Şehrinin tam ortasında yükselen bir kayanın üstüne kurulmuştur. Oradan, bütün eski Bilecik görünür. Yeni Bilecik, buradan kaçmış, kuzeyin sert kayalıklarını güneye almış. Yeni Bilecik’te fazla durmadık. Yoldan gelip geçen birkaç genç hariç, kimseye bir şey de sormadık. Mekteplerin paydos saati idi. Rastladığımız birkaç gence Şeyh Edebâli Türbesi’ne giden yolu sorduk. Bazıları, bu ismi yeni işitmiş gibi yüzümüze garip garip bakarken, orta yaşlı bir adam, imdadımıza yetişti; çamurlu, bakımsız toprak yolu gösterdi. Teşekkür ettik ve Eski Bilecik vadisine daldık. Birkaç dakika sonra külliyede idik. Osman Bey’in ve Mal Hatun’un oğlu, Bursa’nın fatihi Orhan Bey’in kiliseden camiye tahvil ettiği mâbedin karşısında arabamızı park ettik. İkindi ezanı okunuyordu ve bizler abdestli idik. Camiden içeriye süzüldük. Dört kişi idik. Diz çöküp oturduk. Biraz sonra imam ve müezzin de geldiler. Peşlerinden, birkaç genç ve aşka bir ziyaretçi de cemaate katıldı. Koskoca camide bir saf bile değildik. Yeni Bilecik, bu camiye uzak düşmüştü. Onlar, ister istemez, kolayca gelemezlerdi. Her ne hikmetse, şimdi, şehircilik anlayışımıza, tarihten kaçmak fikri musallat olmuş. Bizim devrimbazlar şimdi mâbetsiz şehirler gibi, tarihsiz şehirler kurmak peşindeler. Yahut, şehirlerimiz Osmanlardan, Orhanlardan ve Selçuklardan kaçan Greko-Lâtin dünyasının kültür miraslarına doğru kaydırılmaktadır. Osmanlı ve Selçuklu ihmal edilirken, kitleler, putperest veya Hıristiyan Grekon-Lâtin kalıntılarına doğru çekiliyor. Her ne ise, bırakalım bunu… Daha sonra, kartal yuvasından, eski Bilecik’i seyretmeye koyulduk. Şehrin harabeleri bile kalmamış… Ancak, oradan eskiden bir şehrin mevcut olduğunu belli eden sıra sıra taş yığınları var. Kuzeydeki granit kayalar, çırılçıplak ve vahşi görünüşünü yeniden kazanmış. Bu vâdinin iki tarafına kurulu eski Bilecik, her nedense, bize Ergenekon’u hatırlattı. Ben görmedim, fakat arkadaşlarım, Söğüt’ün de aşağı yukarı bu görünüşte olduğunu söylediler. Demek ki, Kayı aşireti, bir uç beyliği olarak buralarda yaşarken, kendini Ergenekon’u hatırlattı. Ben görmedim, fakat arkadaşlarım, Söğüt’ün de aşağı yukarı bu görünüşte olduğunu söylediler. Demek ki, Kayı aşireti, bir uç beyliği olarak buralarda yaşarken, kendini Ergenekon’daki gibi hissediyordu. Gerçekten de etrafı sert granitlerle çevrili olan bu vâdide yaşamaya mecbur kalan Kayı aşireti, asla rahat edemezdi. O tarihlerde Bizans’ın elinde bulunan bereketli topraklara doğru bir fetih özlemi taşıyacaktı. Buna bir de, Şeyh Edebâli’nin aşıladığı “fetih ruhu” eklenince, Ertuğrul’un çocukları, birer alperen olarak asırlarca at koşturacaklardı. Bütün tarih mirasımız karşısında müşâhede ettiğimiz kayıtsızlığı burada da gördük. Osman Bey’in, kayınpederi ve mürşidi için yaptırdığı türbe, pek bakımlı değil. Mürşidin külliyenin bahçesinde yatan ana ve babasının mezarları, harap olmuş, yıkılmış ve devrilmiş. Bize rehberlik eden başörtülü türbedâr hanım kardeşimizin anlattığına göre: “1939 Erzincan zelzelesi sırasında böyle harap olmuş”.  Oysa, yaşadığımız manevi zelzelenin izleri apaçık ortada duruyordu. “Peki, buraya, hiç mi devlet eli uzanmaz?” diye sorduğumuzda, boynunu bükerek bize baktı. Sonra, bir şeyler hatırlarmış gibi ayağa kalktı. Külliyeyi, türbeleri ve Orhan Gazi Camii’ni göstererek: “Sultan İkinci Abdülhamid zamanında esaslı bir tamirattan geçirilmiş” dedi. Geçerken de medrese ve türbenin kapısı üzerindeki mermerde, tamirat tarihi olarak, “1307” rakamı okunuyordu. Ancak, o günlerden bu yana, nerede ise bir asra yaklaşmaktadır, hiç kimse başka bir şey yapmamış gözüküyor. Oysa, burası, bizim için bir tarih başlangıcı olabilecek kadar önemli bir yerdir. Efes’i Papaların ziyaretine hazırlayan zihniyete karşılık, bizi bize kazandıracak hamle nerede? İşte, Türk-İslâm ülkücüsü, bu hamlenin takipçisi olacaktır.Not: Merhum Seyyid Ahmet Arvasi Beyin yazısında bahsettiği cami ve türbenin restorasyonları yakın zamanda mükemmel bir şekilde yapıldı. Ruhu şad olsun.

Osmanlı Devleti’nde Mevlid Merasimi Esad Efendi

R

ebiü’l-evvel ayını on ikinci günü Sultan Ahmet Camiinde okunacak mevlide çağrılacak vezirlerin davetiyeleri saat belirtilerek, kethüda bey tarafından yazılıp gönderilir. Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, ulemanın ileri gelenleri ve üç nefer şeyhin defteri bir kaç gün önceden Şeyhülislam tarafından Reisülküttab’a gönderilir.

Defter gereğince davetiyeleri tahvil kaleminden yazılır ve bir gün önce çavuşbaşı ağaya teslim edilir. Mir-i alem ağaya ve bütün kapıcıbaşı ağaları temsilen başkapıcıbaşı ağaya, rikâb-ı hüma-yun ağalarına, yeniçeri ağasına, ocak ağalarına, defterdara, tevikiye, defter eminine, şıkkeyn efendilere çavuşbaşı ağa tarafından davetiyeleri yazılır ve bunlar divan çavuşları ile gönderilir.

Mevlide gelecek müderislere de İstanbul kadısı tarafından davetiyeleri yazılıp gönderilir. Şeyhülislamın mevlid günü saat kaçta geleceğini gösteren pusula, reisülküttap tarafından yazılır ve kisedarlara ile bir gün önceden gönderilir. Mevlid günü haberci çavuş da yine şeyhülislama gönderilir.

Mevlid günü seher vakti, yukarıda sözü edilen devlet adamları kararlaştırılan saatte gelirler. Şeyhülislam “örf”denilen bir sarık ve mevsim gereği beyaz bir kürk giyerek mevlide gelir. Vezirler sarık ve mevsime göre erkân kürk veya ferace giyerler. Bindikleri atlara “divan bisatlı” denilen ve özel günlerde kullanılan kıymetli eyerler konur. Ulema ve Müderrisler örf kavuk ve muvahhidi kürkler giyerler. Defterdar, kavuk ve erkân kürkleri veya ferace giyip bindikleri atlara “divan rahtı” adı verilen gümüşlü eyer takımı koyarlar.

Herkes belirlenen saatte mevlide Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile ulemanın önde gelenleri ve müderrisleri derecelerine göre mihrabın sağ tarafından minberin sonuna, oradan da sofa kenarıyla mahfel-i hümayuna doğru otururlar.

Vezirler mihrabın sol tarafına koyulan seccadelere otururlar. Onların alt yanına yeniçeri ağası, defterdar, tevkîî, defter emini ve şıkkeyn efendiler, onların da arkasına mir-i alem ağa, kapıcıbaşı ağalar, sipah, silahdar, cebecibaşı, topçubaşı, arabacıbaşı, dört bölük ağaları, sipah ve silahdar kâtipleri ve kethüdaları oturur.

Sıra geriye doğru devam ederek Haremeyn müfettişi, muhasebecisi ve mukataacısı ve bunların halifeleri ve kisedarları yerlerini alır.

Yeniçeri ağası selamlıktan gelince, önce sadrazama selâm verir sonra yerine oturur. Eğer ordu seferde ise yeniçeri ağasının yerine sekbanbaşı geçer.

Bundan sonra gelen davetiyelerin camideki yerleri şöyledir; zağarcı ve saksoncubaşı ağalar, muhzır ağa, bostancılar odabaşısı ve yeniçeri yancıları minber kapısı önünden kürsüye doğru otururlar. Sultan Ahmet Camiinin dört orta direkleri arasında kalan yere yeniçeri erleri sırayla dizilirler ve ayakta dururlar. Eğer ordu seferde ise muhzır ağa ve başçavuş minber kapısı yanında ayakta dururlar.

Bostancılar odabışısı ve yeniçeri yancıları minber kapısı önünden kürsüye doğru dizilirler. Kapıcıbaşı ağalar camiye gelmeden önce selimî kavuk ve mevsim gereği erkân kürk yahut ferace giyerek divan bisatlı eyerle eyerlenmiş atlara biner ve sarayın kapısına gelirler. Özel bir törenle padişahı saraydan alır, camiye getirirler. Âdet olduğu üzere yeniçeri ağası ve sözünü ettiğimiz kapıcıbaşı ağalar selâmladıktan sonra yerlerine gelip otururlar. 

Şeyhülislam geldikten sonra sadrazam da kallavî sarık ve mevsime göre erkân kürk veya ferace giyip divan bisatlı at’la gelir. Diğer devlet adamlarından reisülküttab ve çavuşbaşı ağa selimi kavuk ve mevsim gereği erkân kürk veya ferace giyer, divan bisatlı ata biner. Tezkireci efendiler ve mektubi efendi başlarına mücevveze denilen üstü geniş, ağzı dar bir sarık ve mevsime göre erkân kürk yahut ferace giyerler, kemer rahtlı diye adlandırılan, özel bir eyerle eyerlenmiş ata binerlerdi.

Divan-ı Hümâyun çavuşları ve ağalar mücevveze sarık ve feraceler giymiş olarak sadrazamın sarayından törenle camiye geldiklerinde orada bulunanların hepsi ayağa kalkarlar. Gelenler sofa sırasında olan ulemanın ortasından her iki yana selâm vererek geçer ve mihrabın önüne konan seccadelere otururlar.

Reisülküttab ve çavuşbaşı ağa, sadrazamın karşısında hümayun tarafından önceden konmuş olan seccadelere, tezkireci efendiler ve mektubî efendi ise kürsü tarafından mahfel hümayun altında otururlar.

Bu sırada teşrifati efendi, teşrifat halifesi ve teşrifat kisedarı mücevveze sarık ve mevsime göre kürk yahut feraceler giymiş olarak buhurdanlar getirirler. Buhurdanlardan birini sadrazamın, birini şeyhülislamın, birini ede vezirlerin önüne koyarlar. Padişahın gelmesine yakın teşrifati efendi, halifesi ve kisedarı ile buhurdanları kaldırırlar. Feth-i Şerif Suresi Okunur

Buhurdanlar kaldırılırken müezzinler “Feth-i Şerif Suresi” okumaya başlarlar. Surenin okunması bittiği zaman padişahın mahfel-i hümayuna gelip oturduğunu göstermek için kafesin küçük kapısı açılır. Kafes kapısının açılması ile birlikte orada bulunanların hepsi ayağa kalkarak saygıyla eğilir. Sadrazam ise seccadesinden aşağıda yer öper. Kafesin küçük kapısı kapandıktan sonra herkes yerine oturur. Teşrifati efendi mahfel-i hümayun altında, sadrazamın karşısında emre hazır olarak ayakta bekler.

Müezzinler Ta’rif okuduktan sonra, önce Ayasofya şeyhi, arkasından Sultan Ahmet Camii şeyhi ve üçüncü olarak da nöbetli olan şeyh kürsüye çıkıp va’z verirler. Va’zını bitirip kürsüden inen her şeyhe darüssaade ağası kâtibi eliyle ferace ve samur kürkler giydirilir ve armağanlar verilir.

Darüssaade ağası kâtibi eğer hacegândan ise mücevveze sarık ve mevsim gereği erkân samur kürk veya ferace giyerek bu işi yapması gerekir. Bu sırada her bir şey kürsüye çıktıkça vezirlere,  âlimlere ve orada bulunan diğer devlet büyüklerine zülüflüler üç kez şerbet ve buhur verirler. Şeyh efendiler kürsüden indikçe sadrazam tarafından verilen armağan çıkınları, teşrifat efendi eliyle koyunlarına konur. Bütün bunlardan sonra birinci mevlidhan çıkıp biraz okuduktan sonra inerken yine darüssaade ağası kâtibi eliyle hil’at giydirilir. İkinci mevlidhan okumaya devam ederek:

Geldi bir ak kuş kanadiyle revan
Arkamı sıvadı kuvvetle heman

beytini okuduğu zaman orada bulunan herkes ayağa kalkar.

Doğu Afrika’da Türkler Yılmaz Öztuna

K

anunî Sultan Süleyman zamanında Özdemir Paşa ve oğlu Osman Paşa, Doğu Afrika’da Eritre’yi, Somali’yi, Habeşistan’ın büyük bir bölümünü Osmanlı Türk imparatorluğuna katmışlardı. Bu suretle Kuzey, Batı ve Orta Afrika’dan sonra Doğu Afrika’nın da en büyük ülkeleri ya doğrudan doğruya devlete ilhak edilmiş, veya tâbiiyet yoluyle İstanbul’a bağlanmıştı. Afrika kıt’asının geri kalan ülkeleri zaten henüz meçhuldü. 

Kanunî’den sonra Osmanlı Türkleri, Doğu Afrika’da daha da güneye inmek için birkaç tecrübe yaptılar. Bilhassa XVI. asrın sonlarına doğru Ali Bey adında bir Türk amiralenin III. Sultan Murad zamanındaki teşebbüsleri, coğrafya ve keşifler tarihi bakımından çok ilgi çekicidir. Sâlih Paşa’nın Büyük Sahrâ, Özdemir Paşa ile oğlu Osman Paşa’nın Sudan ve Somali keşif seferlerinden sonra Ali Bey’in Doğu Afrika kıyılarını dolaşması, Afrika kıt’asının medenî dünya tarafından biraz daha iyi tanınmasını mümkün kılmıştır.

Ali Bey’in seferleri hakkında Türk kaynaklarında fazla bir şey yoktur. Bu seferler hakkındaki bilgilerimizi, daha çok o çağda yazılmış Portekiz kaynaklarından ediniyoruz. Ali Bey, Yemen eyaletinin vilâyetlerinden birinin sancak beyiydi. İlk ününü, Ummân’ın Maskat limanını fethederek yaptı. 

Maskat’ı vaktiyle Pîrî Reis almış, fakat sonradan Portekizliler ele geçirmişlerdi. Bundan sonra Ali Bey, 1584 yılında Aden limanından hareket etti. Aden Körfezi’nden Hint Okyanusu’na çıktı. Güneydoğuya doğru yol alıyordu. Somali kıyılarını baştan başa geçti. Ekvator çizgisini güneye doğru aştı. Kenya kıyılarını takip ederek güneye doğru indi. Mombasa’nın 100 kilometre kuzeyinde Malindi limanına demir attı. 

Türkleri Sevinçle Karşıladılar

Burada Zenciler’le beraber bir miktar da Arap ve Arap-Zenci melezi yaşıyordu. Bunlar, Türk denizcilerini sevinçle karşıladılar. Bilhassa Araplar, gönüllü olarak Türk hizmetine girdiler. Böylece oldukça önemli kuvvete sahip olan Ali Bey, hemen bütün Kenya kıyılarında egemenlik kurdu. Kuzeyde Lamu adası, güneyde Mombasa limanı, Türkler’in eline geçti.  Ali Bey, Aden’e döndü. Bıraktığı memurlar, Kenya kıyılarında Türk idaresini devam ettirdiler.

1584 seferinin başarısı üzerine Yemen beylerbeyisi, 5yıl sonra, 1589 başında Ali Bey’i teşebbüsünü genişletmek üzere tekrar Doğu Afrika’ya gönderdi. 4 kadırga ve birçok küçük savaş ve taşıt gemisiyle Ali Bey, gene Kenya’ya geldi. 

İngiliz tarihçisi Dames: “bu sırada Osmanlı hükûmeti Hind okyanusu’na daha büyük bir filo gönderebilseydi, bütün Doğu Afrika, Afrika’nın diğer ülkeleri gibi yüzyıllarca Türkler’in olurdu” demektedir.

Bu sıralarda Ramazan Paşa’nın bir tek meydan muharebesiyle siyasî varlığına son verdiği Portekiz devleti, İspanya’ya katılmıştı. Doğu Afrika halkının çoğu da Türkler’i iyi karşılıyorlardı. 

Portekizliler’le birçok defalar vuruşan Ali Bey, Mombasa’ya geldi. Türk amiralinin başarısından ürken Portekiz kıral Naibi, İspanya Kıralı’ndan aldığı emir üzerine, kardeşi Don Thomé de Souza Countinho’yu bir filo ile Ali Bey’in üzerine gönderdi. 5 Mart 1589’da Portekiz donanması, Mombasa’ya girdi. Baskına uğrayan Türk filosu yakıldı.

Mombasa, Türkler’den alındı. Ali Bey esir edildi ve Lizbon’a götürüldü. Türk levendleri, güneybatıya, Tanganyika içerilerine kaçtılar. Fakat Güneydoğu Afrika’yı harabeye çeviren Bantu ırkından Zimbaslar’ın eline düştüler. Yamyam olan zımbasılar, Türk levendlerini kızartıp yediler. 

Osmanlı Türkleri’nin hâkimiyeti, XVI. asır içinde Kenya kıyılarından çok daha güneye de indi. Tanganyika ve Mozambik kıyılarını ellerinde tutan Arap Şîrâzî devleti, birçok defalar Yavuz’a Kanunî’ye III. Murad’a tâbiiyetini arzetti. Bu suretle Doğu Afrika’da Türk hâkimiyeti, ekvatorun 20-25 derece güneyine kadar inmiş oldu. 

Malazgirt Ruhu Rahim Er
Bugün, 26 Ağustos 2015 Çarşamba. Bugün 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi’nin yıldönümündeyiz. Bugün Malazgirt’te muhteşem bir anma töreninin yapılmasını çok isterdik. 2071’e sadece 56 yıl var. Bu zaman, devlet hayatında göz açıp kapayıncaya dek geçer.

Bu 56 yılın her birinde Malazgirt Meydan Muharebesi, çok şanlı merasimlerle kutlanmalıdır. Bu yıl belki bunu düşünecek vakit olmadı ama  önümüzdeki yıldönümlerinde devlet, bütün imkân ve görkemiyle Malazgirt’te olmalıdır. Sıradan bir olimpiyat oyunlarına bile 10 yıl evvelinden hazırlanmaya başlanmakta. Kaldı ki bugün Malazgirt ovası ağlıyor. Ovadaki şüheda verilen her şehitle birlikte bir kere daha vuruluyor…

Şu üç şuur çok ehemmiyetlidir.
Vaz geçilemez, ihmal edilemez.Bunlarla varlığımızı devam ettirebilir ve istikbale yürüyebiliriz:İslâm şuuru.Tarih şuuru.Türkçe şuuru.

Maddi refah seviyesi ancak bunlar var oldukça kendilerini koruyabilirler. Yollar, köprüler, meydanlar mevcutsa değerlidir. Millet, kalabalıklar topluluğu değildir. Devlet de o topluluğun siyasi teşkilatı değildir. Hakîkat bu iken bu milletin evlâtlarına son bir asırda ne Büyük Selçuklu, ne Anadolu Selçuklu, ne Osmanlı layıkıyla öğretildi. Siyasi hayatta vesayetden şikâyetçiyiz. Ancak; en büyük vesayet ilmin üzerinde, bir başka ifadeyle dinin, tarihin ve Türkçe’nin üzerinde yaşandı. Buralarda alan boşaltması yapıldığı için terör türedi.

Bugün herhangi bir lise mezunumuz, Sultan Alparslan’a dair anlatacakları bir paragraflık bir malumatı zor bulur. İsminin Muhammed Alparslan olduğu hiç bilinmez. Malazgirt’ten girip Anadolu’yu bize ebedi vatan kılan ordu hakkında malumat sahibi değildir. Halbuki aynı gençler filan şarkıcı, falan futbolcu, falan dizi oyuncusuna dair en lüzumsuz bilgilere bile tafsilatıyla vâkıftırlar.  

Değerlerimizle değerlenmek bir yana ender rastlanır ihanetler yaşandı. Bu memleket, “Malazgirt işgaldir” diyen mecnunları gördü. “Zulüm, 1453’te başladı!” diyen cibilliyetsizlere şahit oldu.

Kültür Bakanlığı, Malazgirt için dünya çapında roman yarışmaları, senaryo ve film çalışmaları, akademik eser yarışmalarını çoktan başlatmış olmalıydı. Hiç olmazsa bundan sonra başlatılmalıdır.

Ortalığa din adına veya bir ırk adına terör örgütleri çıkabiliyorsa, bunda bu alanlardaki ihmaller, yozlaşmalar, vesayetler görmezden gelinemez. Silahı, silahlı tedbiri düşündüğümüz kadar kalemi, ilmi, gönlü ve san’atı da düşünmeliyiz.

Malazgirt’te Sultan Alparslan Han’a zafer destanı yazdıran, Anadolu kapılarını açan Bedir Ruhu’dur. Bizans’ı Fatih Sultan Mehmed Han önünde dize getirip İstanbul’u fethettiren ruh Malazgirt Ruhu’dur. İstiklal Harbini kazandıran İstanbul’un Fethi Ruhu’dur. Bugün vatanın birlik, dirlik ve huzurunu yeniden kazandıracak olan da İstiklâl Harbi Ruhu’dur…

Cümle şehit ve gazilerimizle kılıç, kalem ve gönül ehlini minnet ve dualarla anıyoruz. Dereceleri yüksek olsun.Nur içinde yatsınlar. Allah, bizleri onlara lâyık eylesin.

Osmanlı Saray Üniversitesi: Enderun Yılmaz Öztuna 1 839 Tanzimat inkılâbına kadar İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda Osmanlı imparatorluğunun en yüksek dereceli öğrenim müesseselerinden biri bulunuyordu. Bu müessese, “Enderûn” idi. Enderûn’a girebilmek için, Galata Sarayı, İbrahimpaşa Sarayı, İskender Çelebî Sarayı, Eski Saray, Edirne Sarayı gibi orta dereceli saray mekteplerinden çıkmış olmak lâzımdı. Bu mekteplerden yetişen zekâ ve kabiliyet sahibi gençler seçilerek Enderûn’a alınırdı. Bazen büyük devlet adamlarının çocukları ve ünlü sanatkârların doğrudan doğruya padişah emriyle Enderûn’a alındığı da olurdu.

Enderûn, benzeri olmayan bir yüksek tahsil müessesesiydi. Teşkilât bakımından orijinaldi. Müessesenin maksadı, yüksek devlet adamı ve kumandan yetiştirmekti. “Oda” denen 7 daireye bölünmüştü. Bir çeşit sınıf olan bu 7 odanın isimleri, en basitten en yüksek dereceliye doğru şöyleydi: Küçük Oda, Büyük Oda, Doğancı Odası, Seferi odası, Kiler Odası, Hazine Odası ve Has Oda.

Küçük ve Büyük Odalar’da, yani Enderûn Üniversitesi’nin ilk tahsil basamaklarında XVI. Asır sonlarına kadar kadro, 160 öğrenciden ibaretti. Sonradan 400’e kadar çıktı. Bu sınıflarda bulunan gençler, Türk, Arap ve Fars dilleri ve edebiyatını, dinî ve askerî ilimleri okur, spor yapar, her türlü silâhı kullanmasını öğrenir, Saray protokolünün bütün inceliklerini ezberlerlerdi. 

Büyük oda öğrenimini bitiren Enderûn öğrencisi, doğancı Koğuşu’na geçerdi. Fakat bu sınıf 1675’te kaldırıldı ve Büyük Oda’yı bitirenler, 167-35’te kurulan Seferli Koğuşu’na alınmaya başlandı. 1831’e kadar devam eden Seferli Koğuşu’nda XVII. asır sonlarında 100 kadar öğrenci vardı. Seferli Koğuşu’na giren bir genç artık subay sayılırdı. Bu sınıfın âmiri, “Saray Kethudâsı” denen albaydı. Kethudâ ile beraber daha 12 subay, Seferli Koğuşu öğrencilerinin eğitimleriyle uğraşırlardı

Seferli Koğuşu’ndan sonra gelen sınıf Kiler Odası idi. Fâtih sultan Mehmed tarafından kurulmuştu. 1772’de Kiler Odası’nda 144 öğrenci vardı. “Kilercibaşı” denen albayın 7 yüksek rütbeli subayla beraber sorumlu bulunduğu bu Oda’nın mensupları, bir yandan padişahın yiyeceğiyle ilgili hizmetlerde bulunur, bir yandan da öğrenim ve eğitimlerine devam ederlerdi.

Kiler Odası’nın üstündeki Hazine Dairesi’ni de Fâtih kurmuştur. Bu dairede 1772 yılında 157 öğrenci subay vardı.  Dairenin âmiri, “hazînedarbaşı” denen ve rütbesi sancak beyine, yani tümgenerale eşit bir subaydı. Maiyetinde 5 yüksek rütbeli subay vardı. Hazine Dairesi’nde başka 2.000 kadar işçi çalıştıran Saray atelyelerinden de sorumluydu. 

Hazine Dairesi’nin en büyük vazifesi, 2 daire hâlinde 2 büyük salonu kaplayan Enderûn hazinelerini korumaktı. Bu hazinelerde milyonlarca parça mücevher sandıklar dolusu altın ve gümüş para, pek değerli kürkler, halılar, şallar, akla gelebilecek her türlü antika eşya saklanırdı. Bu eşyanın bütün vasıflarıyla yazılı bulunduğu 2 büyük defterde yapılacak en küçük bir kalem oynatması için başderterdârın yani maliye bakanının imzası şarttı.

Her padişahın en az bir takım elbisesinin hâtıra olarak Hazîne’de saklanması gelenekti. Hazînedarbaşı’nın günde 600 lira tutarında maaşı vardı. Saray hizmetinden ayrılırsa beylerbeyi, yani orgenaral olurdu. Hazîne Kethudâsı denen yardımcısının da rütbesi sancak beyi idi ve bu da yükselirse beylerbeyiliğe atanırdı. Hazine’yi kapayıp açmak vazifesi, Hazîne Kethudâsı’na aitti.

Padişahtan Başka Kimse Yalnız Giremez

Yeryüzünde devrin padişahından başka hiç kimse Hazîne Dairesi’ne yalnız sokulmazdı. Padişah isterse, tek başına girebilirdi. Padişah bulunmadığı zaman Hazîne’ye girmek icap edince, 20-30 kişinin birden girmesi kanundu. “Hazîne-i Hümâyûn” denen bu imparatorluk hazînesi, tahta çıkan her yeni padişaha zabıt düzenlenerek teslim edilirdi. Millî müze mahiyetinde olduğu için, hükümdarın şahsî malı değildi. Hazîne’deki tarihî eşyayı padişah satamaz ve kimseye veremezdi. Ancak nakit parayı harcayabilirdi. 
Enderûn’un en yüksek kademesi, “Has Oda” denen sınıftı. Fâtih devrinde 32 subayla kurulmuş, Yavuz’un emriyle subay sayısı 40’a yükseltilmişti. Artık bu sayı değiştirilmedi. Ancak padişah Has Oda’nın birinci subayı sayıldığı için, gerçekte Has Oda mensuplarının sayısı 39’dan ibaretti. Dairenin en yüksek rütbeli subayları sırasıyla Hasodabaşı, Silâhdar, Çuhadar ve Rikâbdar’dı. Bu generallere “arz Ağaları” denilirdi; çünkü kimseden izin almadan hükümdarla görüşebilir, mâbeyncilik görevinde de bulunurlardı. XVIII. Yüzyıl başlarında Silâhdar, Has Oda’nın başı oldu. 

Has Oda’ya giren her subay, şahsen padişaha takdim edilirdi. Enderûn’un diğer dairelerinde böyle bir âdet yoktu. “Mukaddes Emânetler” denen ve hâlâ Topkapı Sarayı’nda bulunan dinî büyük değer taşıyan eşyanın muhafazasından Has Oda sorumluydu. 1772’de Hasodabaşı günde 375 lira, Silâhdar 300 lira, Çuhadar 175 lira alırdı. Daha önceleri maaşları daha da yüksekti. Ayrıca başka gelirleri  de olur, sık sık padişah ihsanı alırlardı. 

Has Oda’nın diğer büyük subayları arasında Hünkâr Müezzini, Sır Kâtibi, Sarıkçıbaşı, Başçuhadar, Kahvecibaşı, berberbaşı, Tüfekçibaşı, Tırnakçıbaşı sayılabilir. Bunların görevlerinin mahiyeti, isimlerinden anlaşılmaktadır. Meselâ Berberbaşı, padişahın saç ve sakal tıraşını yapardı. Bir şehzadenin ilk saç ve sakal tıraşını yapmak görevi de Berberbaşı’na aitti ve bu takdirde 125.000 tutarında büyük bir bahşiş olması gelenekti. Bu görevliler padişahla şahsen devamlı süette ilgili oldukları için, büyük nüfuz sahibiydiler.

Hasodabaşı ve Silâhdar’ın rütbeleri vezire, yani mareşale eşitti. Saray’dan çıkınca doğrudan doğruya sadrâzam, yani başbakan olan hasodabaşılar ve silâhdarlar vardır. Esasen Has Oda’nın en kıdemsiz subayı bile Saray hizmetinden çıkınca alay beyi olurdu.

Bir sınıftan diğer sınıfa geçmek için kabiliyet ve başarıya bakılırdı. Aynı sınıfta uzun yıllar bulunan bir Enderûnlu’nun yanında, birkaç yıl içinde Has Oda’ya kadar ilerleyenler görülürdü. 

Enderûn kanunları pek sıkıydı. Düzenlenmemiş, tesadüfe bırakılmış hiçbir şey yoktu. Yatılacak, katılacak, dinlenilecek zamanlar dakika şaşmazdı. Enderûn öğrencileri, ilmî öğrenimlerini, medreselerden getirilen müderrislerden, yani profesörlerden, askerî eğitimlerini ise yukarıda anılan subaylarından görürlerdi. 

Bütün dairelerdeki öğrencilerin derslerinden ne dereceye kadar faydalandıklarını haber vermeden teftişe Silahdar Ağa yetkiliydi. General derecesindeki Enderûnlular, haftada bir geceyi Saray dışında geçirebilirlerdi. Yüksek rütbeli subaylarsa, gece Saray’a dönmek şartıyla haftada bir gün izne çıkarlardı. Kıdemsiz subaylar, ancak ağalarının nezaretinde şehre inebilirlerdi. 

General rütbesinde olmayanlar evlenemezler, evlenmek isterlerse, hemen rütbelerine uygun bir görevle Saray’dan çıkarılırlardı. Bu sıkı disiplinin amacı, Enderûnlular’ın her çeşit insanla temas edip terbiyelerinin bozulması, hükümdarın şahsına ait hizmetlerin aksaması ve Saray haberlerinin dışarıya sızması endişesiydi.

Enderûnlular, müderrisler ve ünlü sanatkârlar dışında genç adamlardı. Meselâ Dâmad Makbûl İbrahim Paşa, Hasodabışılık’tan sadrâzam olduğu zaman, ancak 28 yaşındaydı. Genel olarak Enderûnlular, yaşları otuzu bulmadan dış görevlere atanarak Saray’dan çıkarlardı. Enderûn’dan Osmanlı Türk tarihinin en namlı komutanları, devlet adamları, diplomatları, yazar ve sanatkârları yetişmiştir.

İngilizler’in İslam Düşmanlığı Abdurreşid İbrahim Meşhur Türk seyyahı Abdurreşid İbrahim (1850-1944) “Alem-i  İslam” ismli eserinden bir bölümü aşağıda sunuyoruz:İngiltere, dünyanın en büyük bir devleti olduğu cihetle zahiren hiçbir şeyden korku ve endişesi hemen hemen yok gibidir; İngilizlerin yalnız korktukları bir şey var ise o da, İslâmiyet’tir. Evet İslâmiyet’tir. 
Hakikaten böyle bir sözün değerli okuyucuların garibine gideceği şüphesizdir ve belki de birçok adamların gülecekleri de gelir ve hakir de görebilirler, fakat biraz düşünülürse yine bu böyledir. İngilizlerin dünyada koktukları bir şey var ise (o da) İslâmiyet’tir.
Şu şimdiki asrın ahvalinin cereyanını nazar-ı itibara alıp da, İngiltere devletinden başka devletlerin takip etmekte oldukları siyasetleri tetkik edecek olursak görebiliriz ki, her devlet kendi mevkiini muhafaza etmekle beraber, Doğu’dan bir külah kapmak teşebbüsünde ellerinden geldiği kadar çalışırlar, çareler arar ve fırsat gözetir, lazım gelen tedbirlerde kusur etmezler, pek ileri gidenleri istilacı bir yol takip eder ve gözü aç olanları gösteriler ile daima Doğu’yu bunaltmakta da tereddüt etmezler, böyle iken bunlar hep oldukça meşru bir yol takip ederek maksatlarına hizmet ederler. 
İngilizler ise meşru yollarla iktifa etmeyip ayrıca gizli desiseler ile biçare Müslümanların ahlâkını ifsat ve birliklerini bozup parçalamaya çalışırlar. Nerede Müslümanlardan bir hayat eseri hissolunursa hemen oraya İngiltere hükümeti el uzatır, her ne gibi desise ve şeytanlık lazım ise hemen sebeplerine teşebbüs eder ve İslâmiyet nokta-i nazarından hususi fikre sahip olanları ortalıktan kaldırmak icap ederse, onun da çaresini bulur. 
Her ne suretle olursa olsun İslâmiyet hissini uyandırabilecek kuvvetleri mahvetmek hususunda hiçbir vakit ihmal göstermez, zannederim İngiltere’nin müstemleke siyasetini takip edenler, bizim fikrimize burada tamamıyla iştirak ederler. 
Eskiden beri İslâm hilafetinin bir an evvel ortalıktan kaldırılması için İngilizler her zaman en büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Hatta Kırım muharebesinde dahi İngilizlerin Türklere arka çıkmasının yine Türkiye’nin mahvı için bir desise olduğunu Paris antlaşmasını layıkıyla inceleyenler inkar etmezler. 
Ve o zamandan bu zamana kadar Türkiye’nin başına gelen felaketlerin zâhiri nereden gelirse gelsin, hakikati ve esası yine İngilizlerden gelmiş olduğu az bir araştırma ile açığa çıkar. Fakat her ne sebebe dayalı ise Türkler de aksine İngilizlere hürmet ederler, mühim siyasi meselelerde yine İngilizlere itimat ederler. Halbuki İngiltere devleti kendisi için tayin etmiş olduğu hayat programını İslâmiyet’in mahvına yöneltmiş, hatta kendi hayatını daima Müslümanların felaketinde arar. 
Ben bu hususta yalnız İngiltere müstemleke kanunlarına daha doğrusu İngilizlerin müstemlekelerinde takip etmekte oldukları siyasete biraz vakıf olmak, bu hakikati itirafa kifayet eder zannındayım. Bilhassa Türkiye hakkında beslemekte olduğu siyaset de incelenirse aynı hakikati göstereceğinde şüphe olunamaz. 
İngilizlerin böyle bir siyaset takip etmelerinin yegane sebebi, İslâmiyet’ten korkmasıdır. 
İngilizleri tamamıyla tehdit eden birşey var ise o da İslâmiyet ve İslam birliği meselesidir. Yani Müslümanlar hakiki iman ile mü’min olurlar “İla-yı kelimetullah” için “Hilafet” makamına biat ederek kamil iman ile meydana çıkacak olurlarsa kurye-i arzda en evvel çökmeye mahkum olan devlet yine İngiltere devleti olur. 
Zira İngiltere devleti yalnız müstemleke siyasetinde yaşayan ve bütün geliri müstemlekelerinden gelen bir devlettir, müstemlekelerin ahalisi ise, yarı yarıya Müslümandır denilebilir. Müslümanlar kâmil iman ile mü’min olurlar da Allah’ın ipine sarılmak niyetiyle yalnız İngiltere mallarına boykot ilan ederlerse İngilizlerin iflasını ilan etmeleri için kâfidir. 
Ben İngilizlerin İslâmiyete bakışlarını bu kadar bir tasvir ile iktifa ederim. Hakikaten İngilizler kendileri de bu halleri pek iyi bildiklerinden ve Hindistan Müslümanlarının istikbalde iğfal ve ikna edilmesi için çare olmak üzere, Emir Ali(1) gibi şöhret-perest vicdanları alet edinerek o cihetleri kapatmak çarelerini düşünürler. Fazla olarak Mısır azizini de kendi siyasetine kurban etmek ve başka pek çok ulema kisvesinde olan mağrur sefihleri para kuvvetiyle elde etmek cihetlerini de temin etmiş ise de, yine çare bulamayacaklarını İngilizler tamamıyla anlamışlardır. 
İşte bu kere de “Hilafet merkezi”nin(2) münakaşasız ortalıktan kaldırılabilmesinin mümkün olup olmadığını, Balkan muharebesine meydan vermekle tecrübe etmişlerdir. Bu mesele dahi en büyük taşları bizim üzerimize yuvarlayan İngilizlerdir.
Sözün özü İngilizler İslâmiyet’in can düşmanıdır!…
(1)-Hindistanlı Modernist, Batıcı Şii Yazar(2)-İstanbul
Sarayda Hırka-i Şerif Ziyareti Esad Efendi Osmanlı devleti’nde her yıl Ramazan ayının on beşinde Hırka-i Şerif ziyaret edilir. Ziyaret gününden bir gün önce vezirlere kethüda bey tarafından tezkireler yazılıp gönderilir. Şeyhülislâmın gönderdiği defter gereğince İstanbul kadısına, ulemaya, nakibüleşrafa ve selatin şeyhlerine mektubî kaleminden tezkireler yazılır. Yeniçeri ağasına, defterdara, sipahi ve silahdar ağalarına, cebeci, topçu ve arabacıbaşı ağalara da çavuşbaşı ağa tarafından tezkire yazılır. Bütün bu tezkireler “divan-ı hümayun” çavuşları ile gönderilir. Harameyn müfettişi, muhasebecisi ve şehr-emini efendilere de haber verilir. Ziyaret günü sözü edilen devlet adamları öğle namazını kıldıktan sonra “babü’s-saade” önüne yani “kube-i hümayun” tarafına gelip, sağ tarafa vezirler ve bütün ulema, sol tarafa ocak ağaları ile diğer devlet adamları oturup sadrazamın gelmesini beklerler. Reisülküttabın, şeyhülislâmı evinden alıp Ayasofya Camiine götürdüğü haberi geldiğinde, sadrazam maiyetiyle birlikte camiye gider ve burada öğle namazını kılar. Bu sırada haberci çavuş, davetlilerin “Bâb-î hümâyûn” denilen kapıdan girmeye başladıklarını bildirir. Bunun üzerine sadrazam, maiyetini ve şeyhülislamı alarak Topkapı Sarayı’na gelir. Orta kapının dışında rikâb ağaları karşılarlar. Sadrazam atından indiği zaman bostancıbaşı sağ tarafına ve birinci mirahur sol tarafına geçer ve koltuklarlar. Şeyhülislamın ise kapıcılar kethüdası ile ikinci mirahur koltuğuna girip hep birlikte babü’s-saadeye doğru yürürler. Buraya yaklaştıklarında babü-s-saade ağaları karşılar. Sadrazamın sağ koluna babü’s saade ağası, sol koluna hazinedarbaşı, şeyhülislâmın ise sağ koluna kilercibaşı, sol koluna saray-ı-cedide-i âmire ağası girip babü’s-saade önüne gelirler. Burada silahdar ağa karşılar ve sadrazamın sağ koluna girer. Sol koluna has odabaşı, Şeyhülislamın ise koltuklarına iki has odalı ağa girip arz odasına doğru yürürler. Diğer davetlilere de burada izin verilir. Önce vezirler, sonra Anadolu ve Rumeli kasaskerleri, ulema, rütbesine göre eğer kaptan paşa mir-i miran derecesinde ise önce o, arkasından yeniçeri ağası, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı, birinci ve ikinci tezkireciler, mektubı efendiler, başbakıkulu ağa, maliye tezkirecisi, ocak ağaları, harameyn müfettişi ve muhasebecisi ve teşrifatçı hepsi birden babü’s-saade’den girerek Hırkka-i Şerif odasına gelirler. Birinci ve ikinci imam efendiler Hırka-i Şerif’in konduğu sandığın önünde oturur ve bir miktar Kur’an okurlar. Şeyhülislam hasta ise, padişahın izni ile oturması teşrifat defterlerinde yazılıdır. Kur’an okunduktan sonra padişah kendisi sandığı açar ve Hırka-i Şerif’e yüz sürülmesine izin verir. İlk defa sadrazam yüzünü sürer. Yüz sürme işlemi devlet adamlarının rütbelerine göre şu sırayı takip eder: Şeyhülislâm, vezirler, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, ulema, eğer mîr-i mırân derecesinde ise kaptan paşa, yeniçeri ağası, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı, birinci ve ikinci tezkireciler, mektubi efendiler, başbakıkulu, maliye tezkirecisi, hazine başbakıkulu ağası, çavuşlar kâtibi efendi, çavuşlar emini ağa, sipahi, silahdar, cebecibaşı, topçubaşı, arabacıbaşı, harameyn müfettişi ve muhasebecisi, şehremini, yazıcı efendi, teşrifatçı, teşrifatçı halifesi ve kisedarı. Bütün bu devlet ileri gelenleri birbirlerinin peşi sıra Hırka-i Şerif’e yüz sürdükten sonra dönüp yerlerinde dururlar. Bu işlem tamamlandıktan sonra şeyhlerin her biri sandığın önüne gelir önce dua eder, yüz sürer ve yerlerine dönerler. Valide sultanın kethüdası ve rikâb ağaları da sıralarını savdıktan sonra, padişah dönüş için izin verir. Herkes dışarı çıkar. Ancak içerdekilerden sadrazam, şeyhülislâm ve vezirler, enderun hademesi de tamam oldukta kalkıp, önce vezirler, sonra şeyhülislam, arkasından sadrazam, padişah huzurundan çıkıp enderuna girildiği zamanki düzenle hareket ederler. Önce silahdar ve has odabaşı ağalar sadrazamı koltuklayıp babü’s-saadeye kadar getirirler. Burada bu görevi kapı ağası ile hazinedarbaşı üzerine alırlar. Babü’s-saadeden onbeş yirmi adım dışarı çıkılınca bostancıbaşı ile birinci mirahur koltuklama işine devam eder. Kapıcılar kethüdası ile ikinci mirahur, şeyhülislam için yukarıda anlatılan aynı görevi yerine getirirler. Orta kapıdan dışarı çıkıldığı zaman atlara binilir. Burada sadrazam, şeyhülislâm için bir tören düzenler ve sarayına döner. Hırka-i Şerif ziyareti gününde yeniçeri ve diğer ocak erlerine baklava vermek gelenek olmuştur. Yeniçeri ağalarının divan günlerinde oturdukları yere çekilen perdelerin sonu olan orta kapı tarafına mutfak emini aşçıbaşı ve diğer mutfak hademesi oturup, her ocağa defterde yazılı olduğu üzere baklavalarını dağıtırlar. Hırka-i Şerife yüz sürüldükçe sadrazam ve silahdar tülbent ile silip, yüz sürene bu tülbendi verirler. Yüz sürme işi bittikten sonra bu kısım altın maşrapa içinde yıkanır. Yıkanan yer nemli olduğundan öd ve anber yakılarak kurutulur. Hırka-i Şerif ziyareti sırasında bütün devlet adamları destar-ı adi ve mevsim gereği bölükler samur kürk veya ferace ile bulunurlar. 
İstanbul’un Fethinin İlk İşareti: Anadolu Hisarı Yahya Kemal Beyatlı
Anadolu Hisarı’nda bir gün geçiren insan Türk ruhunu derinden derine öğrenir. Güzelce Hisar, Göksu, Otağ Tepesi… Yalnız bu isimler başlı başına birer resimdirler. Anadolu zevkinde bir isim olan Güzelce Hisar zaman içinde kaybolmuş, yerine Anadolu’nun kendi ismi gelmiş. Göksu ne kadar hayal meyal bir kelimedir. Otağ Tepesi, bilâkis fütuhat devrinin mücessem bir sahnesi gibi gözleri kamaştırıyor. Göksu vadisinden Boğaziçi sularına ilk gelen Türklerden ta İstanbul’un fethine kadar bu köy anlı şanlı bir hisardır; kâh Anadolu’dan Rumeli’ye kâh Rumeli’den Anadolu’ya koşan Yıldırım Bâyezid’le onun oğulları, Murad ve Fâtih gibi ve onların arkadaşları olan cengaverler ikide birde, bir kartal kümesi halinde bu kulelere konarlar, bu kulelerden kalkarlar. Fetih senesi bu köy, kahramanlık çağının kemalindedir. Hicretin 856 senesinin baharında, genç Fatih ikide birde gelir gider. Nihayet o martın yirmi altıncı günü Hisar önünde, Gelibolu’dan gelen Balta Oğlu Süleyman Bey’in donanması, Karadeniz Boğazından taş ve kireç yüklü binlerce gemi ve mavna Hisar önünde demirler; Fatih bütün paşalarıyla, beyleriyle, ağalarıyla, mimar-başılarıyla, işçileriyle karşıya geçer; o gün o kıyıda Boğazkesen Hisarı’nın ilk temel taşlarını kendi koyar, vezirinden son nefere kadar bütün maiyeti ise girişir. Bizans Kayseri Kostantin Dragazes karşı koymaya kalkışır, lâkin genç Fatih, Varna Meydan Muharebesi sıralarındaki ihaneti hatırlatır, bir taraftan Hisar’ın temelleri üstüne atılmak isteyen Bizans cengâverlerini yeniçeriye püskürtür, bir taraftan da temelleri yükseltir. Anadolu şehirleri, kasabaları, köyleri harıl harıl levazım gönderirler. Hisar, yüksele yüksele ağustosun yirmi sekizincisi günü, büyük ve küçük kuleleriyle, burçlarıyla, surlarıyla bugünkü harap çerçevesi içinde göründüğü gibi, bembeyaz meydana çıkar. Beş ayda vücuda geldikten sonra beş asır gözümüz önünde duran bu Türk eserini halk, esrarlı bir rakamın zevkiyle kırk günde bitmiş bilir ki kısalığı ifade etmek kasdıyla doğrudur. Evliya Çelebi, bu hisarı, halkın imanlı gözleriyle gördüğü için temin eder ki bu Boğazkesen Hisarı, tepenin sağ kulesinden, kıyının sol duvarına kadar kûfî hatla çizilmiş bir “Mehmed” tir; hem de bu görüşünü Mehmed isminin miminden dalına kadar şen şatır tarif eder. Hisar bittikten sonra içine toplar yerleşir ve Fîruz Ağa muhafız olarak başında kalır. Fâtih, ilkbahar hazırlıkları için Edirne’ye gider. O ilkbaharda Edirnekapı ile Topkapı arasında görülür. O sene Anadolu Hisarı’nın son kahramanlık senesiydi. Önce genç rakibi olan karşı hisarın beş ayda göklere yükseldiğini gördü, sonra kışı, tarihin en büyük vak’asını hazırlamakla geçirdi, daha sonra ilkbaharda İstanbul surlarından gelen top uğultularını dinledi. Mayısın yirmi dokuzuncu günü fetih müjdesini aldı, şimdiki İskele Camii’nin yerinden fetih ezanlarını dinledi. Camiin yanı başındaki iskele kahvesinin ağacı altında otururken kollarını sıvamış birer köşede abdest alan ihtiyarlara baktım ve düşündüm ki fetihten çok evvel böyle Müslüman, böyle Türk, böyle sade olan bu yerde, yine böyle bir kahve, böyle ağaçlar ve böyle bir cami vardı, bu manzaranın o günlerde başka türlü olduğuna ihtimal de verilemez, çünkü mevki tabiatın dar bir çerçevesinde, İstanbul’un muhasarası günlerinde bu küçük meydan tıpkı bu saatte olduğu gibiydi, ihtiyarlar şurada burada abdest alıyorlardı, küçük kızlar çanaklarıyla yoğurt almaya gidiyorlardı, kahvenin ağaçları altında köyün ileri gelenleri konuşuyorlardı. Benim İstanbul’dan akşam gazetesini beklediğim bu saatte onlar, İstanbul muhasarasının yeni haberlerini bekliyorlardı, sonra yataklarına o haberlerle yatıyorlardı. Ve o elli günlük muhasaranın top uğultularını dinledikten sonra mayısın son sabahı bu camiin minarelerinden fetih ezanlarını işittiler. Ah o yaz bu Hisar’da kim bilir nasıl geçti? Fakat işte o yazdan sonra Hisar kahramanlık çağını geçilir, artık sayfiye olur, önünden zaman Göksu gibi ağır akar, daima saz sesleri ve arada sırada, şenlik günleri kulelerinden atılan topların uğultusunu duyar. Bu köy hâlâ fetihten evvel olduğu gibi Müslüman ve Türk yaşıyor; bir kadın, kendinden genç bir kadının kızlığını, gelinliğini, güzelliğini nasıl hatırlarsa İstanbul’un sergüzeştini öyle hatırlıyor…
Diyarbakır – Siverek Halkının Seferdeki Osmanlı Askerine Misafirperverliği Rahmi Apak Emekli Kurmay Albay Rahmi Apak I. Cihan savaşı sırasında doğu cephesine giden bir Osmanlı askeri birliğine Diyarbakır ve Siverek halkının gösterdiği yüksek misafirperverliği hatıralarında şöyle dile getiriyor:
…Pozantı istasyonuna kadar trenlerle kafileler halinde geldik. Buradan sonra Torosların henüz açılmamış tünelleri dolayısıyla, demiryolunun eksik kısımlarını yaya yürüyüşlerle keserek demiryolunun son istasyonu olan Resülayn’da vagonlardan indik. Urfa’dan geçerek Diyarbakır’a vardık ve buradan, tümenin arkasının alınması için bir hafta bekledik. Tümen karargâhından beş subayı Diyarbakır ileri gelenlerinden Behram Paşa oğullarından Arif Bey, evinin selamlık kısmında misafir etti. Diyarbakır ve Siverek’te gördüğümüz misafirperverliğini ve yiyecek bolluğunu unutamayacağım. Bazı yerlerde, atlı Kürtler yürüyen taburlarımızın önüne dikilerek, tabur bir gece kendi köylerinde misafir kalmazsa bunu kendilerine hakaret sayacaklarını ve icap ederse taburla kavgaya bile girişecekleri tehdidi ile binden fazla mevcutlu taburları yollarından çeviriyorlar ve Mehmetçikleri patlayıncaya kadar doyuruyorlardı. Siverek’te bir ağanın evinde on beş subayla birlikte bulunduğum bir sofrada otuz türlü yemek kabının birbiri arkasından sofraya getirildiğini gördüm… Kaynak: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları
Anadolu-Filistin Nere; Birmanya (Myanmar) Nere ?.. Dr. Emel Esin Osmanlı Esirlerine İngiliz Zulmü Birinci Cihan Harbinde yedi cephede düşmanla kahramanca savaşan Osmanlı askerlerinin pek çoğu şehid olmuştu. Esir düşen bir kısım Osmanlı askerlerini de Ruslar Sibirya’ya, İngilizler uzak – doğu’ya kadar götürmüşlerdi. Buralardan ve diğer esir kamplarından kurtularak on – onbeş sene sonra vatanlarına, ailelerine kavuşanlar yanında, binlercesi de bu uzak diyarlarda zor iklim ve tabiat şartlarından ve muhtelif hastalıklarından dolayı şehid olmuşlardı. İngilizler Birinci Cihan Savaş esnasında 1916 yılında Filistin Cephesinde esir aldıkları 12 bin Türk askerini Hindistan’nın doğusundaki Birmanya’ya sevk etmişlerdi. Araştırmacı yazar Dr. Emel Esin, Birmanya’daki Türk şehitliklerinin yerini tespit etmek için yaptıkları çalışma ile ilgili olarak özetle şöyle diyor: Editör
 
……………..

  1964 yılında zevcim Seyfullah Esin Hindistan ve çevresindeki memleketlerde, Türkiye’yi temsil ediyordu. Bu memleketler arasında bulunan Birmanya’ya itimâdnâmesini (güven mektubu) vermesi münasebetiyle, ben’de Ocak 1964’de Birmanya’yı ziyaret ettim. Ocak 1964’te Birmanya Cumhurbaşkanına itimâdnâmesini takdim eden Seyfullah’ın, bu memlekette bir hazin vazifesi de vardı: Türk şehidliklerinin yerini tesbit etmek.    1916 yılında, Filistin cephesinde İngilizlere esir düşen onikibin kadar Türk, Birmanya’ya getirilmiş ve binden fazlası esarette ölmüştü. Yarım yüzyıl (şimdi 90 yıl) evvelki bu şehitliklerimizin yeri ancak tahmini olarak biliniyordu. Şehitliklerin yerleri tespit olunca, ilgili Türk makamları hazirelerin imarını ve âbideler yapılmasını istemekte idi. Şehitliklerin Yerini Tespitte Birmanya Hükümeti İsteksiz

  Seyfullah, ilk önce, Birmanya Hükümetinin yardımını rica etti. Fakat, muharebeler, dahilî çarpışmalar olan ve kabilelerin o yıllarda bazan isyan halinde bulunduğu Şan ve Kaçin bölgelerindeki şehitlikler hakkında Birmanya Hükümetinin kati bilgisi yoktu. Üstelik, sümürgelikten yeni çıkan, evvelden İngiliz ve Japon askerî âbidelerinin bulunduğu Birmanya, topraklarında yeni yabancı âbideler yapılmasını artık istemiyordu.   Seyfullah, kendilerine, şehitlerimizin Birmanya’ya müstevli olarak değil, esir bulunarak geldiğini ve mazlum olarak öldüğünü söyledi. Yine de, başka memleketlere misâl teşkil edebilecek bir izini vermek istemediler.    Eğer şehidlerimizin kemiklerini Türkiye’ye taşırsak, bize yardımcı olacaklarını söylediler. Seyfullah bu durumu Dışişleri Bakanlığımıza bir taraftan bildirirken, diğer taraftan da, şehidliklerin yerini tesbit ve durumlarını tetkik ile neticeyi bağlı bulunduğu Bakanlığa bildirmek üzere araştırma yapmağa karar verdi. Rangoon Şehri Müslümanları İmdada Yetişti  O zaman, Rangoon Müslümanları, imdadına yetiştiler ve şehitliklerin yerlerini bildiklerini söylediler. Temas edebildiğimiz Birman Müslümanlarından öğrendiğimize göre, 1916 yılında Rangoon’a getirilen Türk esirleri muhtelif kamplara yerleştirilmiş. Başlıca kamp, Mandalay’ın yakınında Meiktila’da bulunuyordu. Burası, Onyedinci yüzyıldan beri Müslümanlarla meskûn bir yerdi. 1909 yılında Bengalli Müslümanlardan müteşekkil Doksanbirinci İngiliz Alayı için Meiktila kasabası güneyinde, bir de cami yapılmıştı. Bine yakın şehitimiz bu câmi’nin yanında medfûndur. 
 
  Meiktila’ın ve Mandalay’ın kuzeyinde, Kaçin eyaletinde bir diğer eski Müslüman ili olan Schwebo’da 100 kadar şehit varmış.   Meiktila Güneyinde, Irrawady nehri üstünde, Thayetmgo şehrinin Kuzey-batısında, Borstal Enstitüsü Çarşısı yanında bulunan bu kamptan bazı Türk esirleri kaçabilmiş. Müslüman aileler onları saklamış. Hatta Türk esirlerinden bir kaçı Birman hanımlarla evlenmişler. O havalide yaşayan torunları bazen açık renk gözlü imiş.

Esirler Çok Ağır İşlerde Çalıştırılmışlar

  Güney  Şan vilâyeti bölgesinde, Heho’ya 18 mil mesafede, Aungban kasabasında, Kalao-Thoyi Heho demiryolunu inşa ile vazifeli yirmi tane kadar Türk mühendisi ölerek oraya defnolunmuş. Türk esirlerine Thazi-Schwen yaung demiryolu ve şoseler ile kanallar da inşa ettirilmiş. Türklere, mühendislikten gayri, ağır işler de gördürülmüş, Meiktila’lı yaşlı bir zat olan Mustafa alışmadıkları ağır işlerden avuçları kanayan Türk esirlerini hatırlıyordu.

  Esaretten kaçtıkları için ceza olarak, ağır işlere çarptırılan ve mihnetten ölenlerden birinin mezarı Meitkila’nın 30 mil kadar güneyinde Kyaukse’dedir. Kyaukse Müslümanlarının anlattığına göre,   üç Türk Meiktila kampından kaçmışlar. Bir müddet, Cemal ve Biraderleri firmasının sahipleri olan Birmanyalı bir aile yanında Kyaukse’de saklanabilmişler, fakat İngilizler onları bulmuşlar. Esirlerden ikisinin akıbetinin ne olduğunu öğrenemedik. Üçüncüsü, Kyaukse civarındaki Sapaidun madeninde çalıştırılmış.

Efendi

  Kyaukse Müslümanları bu Türkün ismini hatırlayamadıkları veya bilmedikleri için, kendisinden “Efendi” diye bahsediyordu. “Efendi” bilhassa okumuş  kimselere  o devirde verilen lakaptı. “Efendi” maden işinin mihnetine dayanamamış ve 1915-1917 yılları arasında, tam hatırlanmayan bir tarihte, malaryadan Kyaukse Hastahanesinde ölmüş, İngiliz polisi Efendi’nin na’şını Kyaukse Müslümanlarına vermiş ve onlar İslâm usûlunde defnetmişler. Bize bunları anlatan ve mezara götüren, Kyaukse islâm Mektebi eski   müdürlerinden    Saya Mahmood, “Efendi” nin na’şını yıkayan Hacı Yunus adlı merhum Birman’ın oğlu idi.

  Türklerin çok sayıda ölümüne bir sebep de Birmanya’nın tropikal ikliminde o devirde salgın olan dizanteri ve malarya gibi hastalıklar olduğunu söylediler. Bir kaç Türk de, tayın ile doymayıp, makine yağı yiyerek zehirlenmişti.

Şehitliklere Yerli Müslümanlar Sahip Çıkmış

  Bir Şubat sabahı, fahrî konsolosumuzun torunu Davud Ahmed Ginwalla, Seyfullah ve ben, uçak ile Rangoon’un 600 km kadar kuzeyinde Mandalaya gittik. Bir taksi kiralayarak Mandalay’ın 130 km. kadar güneyinde ve takriben 21 enlem ve 96 boylam derecelerindeki Meiktila’ya ulaştık.

 Orada, Müslüman mezarlıklarını bir müddet araştırdıktan sonra Meiktila kasabasının güneyinde Bengal alayının Hind Timuroğullarının üslubunda olan câmii’ni bulabildik.. Câmii’in önünde, ikiyüz kadar Meiktila’lı Müslüman, geleceğimizi duyarak, beklemekte idi Başlarında, şehitlerin Meiktila’da geçirdiği yılları hatırlayan yaşlı Mustafa ve hayırsever müteahhit Ahmet duruyordu.

   Meiktila Müslümanları şehitliğin bakımını 1920 den 1944 yılma kadar deruhte etmiş ve bu vefakâr kimseler aralarında vazife taksimi yapmışlar. Ahmed gibi zenginler masraf etmiş, gençler elleriyle çalışmış. 1922 yılında şehitliğe bir duvar yapmışlar. Ancak 1944 yılında, İngilizler ile Japonlar arasında cereyan eden muharebelerde, Japonlar şehitliğimizde siperler kazmış, mezar taşlarını sedler yapmağa ve civardaki hava alanı inşaatı için kullanmışlar. Kalan taşlar da Müslüman olmayan köylüler tarafından çalınıyormuş. Câmi’in imamı ve Mustafa, gençlerin yardımı ile, bazı taşları cami avlusuna aldırmış.

Çok Hazin Bir Manzara

  Şehitlik hazîn bir manzara arz ediyordu. Çorak bir arazîde, ekserisi devrilmiş, dikenler ve çalılar altına gömülmüş, çoğu kırık, çimentodan mezar taşları yatıyordu. Her taş, bir kaide üzerine tesbit edilmiş takrîben 40 cm. kutrunda, çimentodan birer toparlak teşkil ediyordu. Toparlağın en üstünde, bir âyetten mülhem olan (Kuran-ı Kerim- XXV/58) ve Anadolu Türk mezarlarında çok rastlanan şu ibare vardı: “O yaşar ve ölümsüz olan O’dur”

  Hattat, şüphesiz ki Tüktü. İngilizce yazıları ise, Türkçe bilmiyen biri, muhtemelen bir yerli Müslüman, yazmış. Âyetin altında, solda türkçe, sağda ingilizce olarak, yukarıdan aşağıya, şehidin numarası, rütbesi, alayı, tabur numarası ve mîlâdî târih ile ölüm günü yazılmıştı. Kaide üzerinde de, şehidin doğum yeri ve bir numara daha vardı.

  Türkiye’ye döndüğümüz zaman, belki şehidlerin akrabasından bir kimse çıkar diye, bulabildiğim 86 taşın kırılmamış kısımdaki kayıtları yazdım. Gurbette ölen şehitlerin toprağından ve mezarların üstünde biten çalıların yaprağından da aldım.

  Bu yıkılmış mezar taşlarının hepsine müşterek gurbet ve hasret acısını ifade eden, kendisi de parçalanmış Türkçe yazılı bir çimento parçası da bulduk. Muhtemelen şehitliğin girişinde bulunuyordu ve esir bir Türk zabitinin eseriydi. Mezar taşlarındaki nesih hattan ayrı çok güzel bir rik’a yazılmıştı.  Kalan çimento parçasında, son devir Osmanlı uslûbunda yazılmış bir ibarenin kısımları okunuyordu.

                                            “ Eğil huşû ile, zâir!
                                               Bu bir hazire-i gam
                                               Kazâ-i Harb-i Umumide …
                                              …gömüldüler, ne hazîn !”
  Cami’in Birman imamı işaret etti ve şehitlere rahmet dilemek için eller açıldı. Birmanyalı imam Feth Suresini okumaya başlayınca 50 yıl (şimdi 90 yıl) evvel Türk kasabalarından, köylerinden, bu yatan askerler yola çıkarken okunan Feth Suresini uzak aksini sanki duyduk ve göz yaşlarımızı tutamadık.

   Birman müslümanlarınında başları yere doğru eğildi. Gurbet toprağında yatan şehitlerin toparlak mezar taşları, sanki birer insani bir yüz gibi, alında yazılı ayetin manasını ifade ediyordu: “ Yaşayan ve ölümsüz olana tevekkül kıl” (Kur’an-ı Kerim XXV/58)
 
  Mezar taşlarında isimleri ve memleketleri okunabilen şehitlerin birkaçı :
          
             İsim_____
      Er Hasan Mustafa
      Er Salih Mustafa
      Er Tevfık Eyüp
      Onbaşı Feyzi Hüseyin
      Er Hasan Mehmet
      Er Mehmet Ali
      Er Mehmet Mustafa
      Onbaşı Tevfık Halit
      Çvş. İbrahim Osman
      Er Mustafa Salih
      Er Mustafa Hüseyin
      Onbaşı Bekir Süleyman
      Er Mehmet Halil
      Er İsmail Durmuş
      ……………………..
   _Memleketi_
 Afyonkarahisar
 Trabzon
 Çubuk
 Burgaz
 Adana
 Muğla
 Bursa
 Kastamonu
 İzmir
 Beypazarı
 İsparta
 Malatya
 Erzurum
 Konya
……….

Kaynak: Türk Kültürü

Osmanlının Dramı Rahim Er
İstanbul Türk’ün eline geçeli 526 seneyi bulmasına rağmen Elen topluluğu’nun içinde O, hâlâ unutulmaz bir rü­yadır. Ve ebediyen Bizans’ın malıdır. Aradan bin sene de geçse Elen milliyetçiliği için bir yas günüdür.
O çağ açma, zamana yeni bir renk katma gününü biz de sükût geçirmekle sanki o yası haklı görüyoruz.
İstanbul’un fethini mahalli kutlama sınırları içinde bı­rakmak bütün ısrarlara rağmen bunda inat etmek!.. İstanbul’un fethi sadece Türk milleti için değil topyekûn İslâm milleti için bir bayram gü­nüdür. Çünkü o gün, hilal’le salip’in mücadelesinde zaferi kesinlikle hilal’in kazanması şanlı günüdür.
Türk milleti adına hareket edenler, bir nice zamandır 29 Mayıs 1453’ü de onun büyük kumandanını da inkâr içindedir. Millet Fatih Sultan Mehmet’i gönlünde nesilden nesile aktararak yaşatırken -birçok gencimizin ismi nedir?- millet’in bağlı olduğu değerlerden kopmuş olanlar bu gön­lü çürütme çabası içindedirler.
Bu yanlış gayret, Fatih’in asil nesline o korkunç kötülükle başlamıştır. İstiklâl Harbi bitince bütün suçlar bir el çabukluğu ile Osmanlı Hanedanına yüklenmiş ve tarihin o büyük ailesi kundaktaki çocuktan yürüyemeyecek haldeki ih­tiyara kadar sürgün edilmiştir. Özbe öz Türk ve gerçek Müs­lüman olan bu sürgün insanların çektiklerini aslında başı­mıza ne gelse kefaret olarak ödeyemeyiz. Bu ailenin çilesi­ni öğrenmek isteyenler K. Mısıroğlu’nun “Osmanoğullarının Dramı” adlı kitabını okumalıdırlar.Arkadan Ayasofya ibadete kapatıldı. Bu ibadet hakkına ve Müslümanın hürriyetine kelepçe takılması, Müslüman Türk’ün haysiyeti ile oynanması hıristiyan batı dünyasına prim verilmesi idi. Bu primle yola çıkan bir yeni idare istikbalde elbette muvaffakiyetsizlikle karşılaşacaktı.
Nitekim öyle oldu. Ayasofya’nın üstünden Peygamber’in sancağını indirenler elli yıl sonra Türk bayrağını bile inkâr ve reddeden soysuzlaşmış bir nesille karşılaştılar… Neticeden bu bedbaht gençlikle beraber O’nunla tarihi ve inancı arasındaki geçitleri tıkayanlar da sorumludur.
Yeni nesillerin de büsbütün elden çıkması istenmiyorsa kuvvetli bir tarih şuurunun işlenmesi, ruhlarda nakış nakış bir tarih aşkının doğumuna çalışılması şarttır.Bu da 29 Mayıs’ın Millî Bayram haline getirilmesi Ayasofya’nın hürriyetine kavuşturulması ile olacaktır.
Neden, Türk Milletinin sevdiği insanların asıldığı zamanlar zorla bayramlaştırılmak istenir de hakiki bayramlar göstermelik usullerle atlatılır?
Neden o eşsiz gün ve kumandanı ancak mahallî bayramlarla yaşatılmak istenir?Fatih’e, 29 Mayıs’a, İstanbul’a tarihe bağlı mağdurların ve Ayasofya’nın sahibi yeni bir nesil bütün gayretlere rağmen doğmuştur..
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta“ki bu yeni gençlik dâvâsının şuurundadır.29 Mayıs bu gençlikle beraber Fatih Nesli’nin yanında olan Türk milletine ve İslâm dünyasına kutlu olsun…
Erzurum’un Kara Günleri Hacı Faruk Efendi Ruslar’ın I. Cihan Savaşı’nda Erzurum’u işgal ettiklerinde eşraftan Hacı Faruk Efendi yaşadıklarını şöyle anlatıyor: Düşüş arifesi ve şehrin düşüşü [16 Şubat 1916] Cenab-ı Hak Hazretleri inayet buyurursa memleketimiz olan Erzurum’ un Rus istilâsında göreceği hakaret ve felaketleri günü gününe arz etmeye çalışacağım. Şöyle ki, şu kara günlerden aydınlığa çıkacağımız tarihe kadar, yani Türk ordusunun teşrifine kadar, aman Ya Rab, bir düşman mermisi isabet edeydi de, bu kara günleri görmez olaydım. Çünkü düşmanın uğursuz ayakları altında kalan vatanımıza öyle bir hal oldu ki, bir taraftan ordumuzun geri çekilmesi, bir taraftan silah ve mühimmatın düşmana terk edilmesi, çekilme emrini alan kumandanların ağlayıp sızlaması, taşıma araçlarının noksanlığından götürülemeyen topların iniltisi, bizi düşmana terk ederek nereye gidiyorsunuz, diye kendi lisanlarıyla boyunlarını eğerek nidâ eden dağların mahzunluğu, mazlümiyetin sızıltısı, çoluk çocuğun feryadını, ne kadar kâtip olsa, yazsalar yine aciz kalırlar. Hele 293 [1877] Osmanlı-Rus Savaşı’nda, aziz canlarını feda edinceye kadar gayret edip de düşmanın kirli ayaklarını vatana bırakmayan Erzurum şehitleri, kabirlerinden güya kalkıp da yaşadıkları günleri düşünerek ve vatanın bugünkü haline bakarak, bütün ruhaniyetiyle feryat etmekteydiler. Etmezler mi? Vatana düşman giriyor… Uğrunda canlarını feda ettikleri o sevgili anaları, cennet bahçesi olan kabirleri, can düşmanın kirli ayakları altında çiğneniyor. Ya Rabbi, bu zalim, gaddar ve din, ırz ve can düşmanı olan vahşi Ruslardan bizi kurtar! Kara günler, kara yazılar diyerek ad verip yazmaya başladığım hatırat değil, çektiğimiz acıları, yaşadığımız elem ve kederleri, başımıza gelen felaketleri kaydetmektir. İnşaallah yakında, Osmanlı ordusuyla görüşeceğiz. Ordumuz, şanlı yürüyüşüyle şehrimize şeref verecek ve vatanımızı bu din düşmanından kurtaracaktır. Buna kesinlikle inandığım ve bu ordunun mensubu olduğum için bu satırları yazıyorum. Çünkü vatanın boynu bükük, kolu kanadı kırık, her an bir türlü ölüme mahkûm… Ya Rabbi, dinimize ve hükümetimize gönülden bağlı olan biz Müslümanlara, Osmanlı ordusunun teşrifini göster; sonra ruhumuzu kabzettir. Şehr-i Erzurum’a 1331 senesi 2 Şubat günü [15 Şubat 1916], kapkara bir gün doğdu. İşte kara gün, kara yazı dediğim bu kayıtları, şu tarzda yazacağım. Felâketin çeşitleri, şahit olduğum olaylar, seçilen hainler ve çaresiz Müslümanlara yapılan zulümler, eziyetler, yağmalar, sapıklıklar, sırasıyla yazılacaktır. Evet, 1331 senesinin 2 Şubat [15 Şubat 1916] günü bir kara gündü. Belki kıyametin ilk kademesiydi. Osmanlı ordusu çekiliyor; Erzurum, din düşmanları tarafından istilâ olunacak. Müslüman ahalinin yüzlerine topraklar saçılmış, güya mezardan çıkmış, kıyametin kopmasını bekliyorlar. Şehrin içinde ve kenar köşesinde, her tarafta ağlama, inleme… Hele sahipsiz ve mecalsiz aileler, çaresiz yoksullar, bütün bütüne boyunları bükülmüş, elleri koyunlarında, ciğerleri dağlı, gözleri yaşlı… Bir taraftan bozulmuş ordunun döküntüleri geçiyor. Kimisi ailesini terk ederken kimi evlâdını uğurluyor, kimi vatana veda ediyor. Kimi mal ve mülkünü döküp kaçmağa hazırlanmış vaziyette duruyor. Bir taraftan resmi binalar ateşe veriliyor ve yağma ediliyor; dükkânlar, mağazalar kırılıyor. Memleket savunmasız bir halde; halkın mal ve eşyası gözünün önünde yağmalanıyor, asla kimse sahip çıkamıyor. Zira şehre girecek mel’ûn düşmanın katliam edeceği korkusuyla herkes, ölüme hazır bir halde duruyor. Bir gün ve gecesi bu suretle geçip Şubatın üçüncü günü [16 Şubat], sabahın erken saatlerinde ahali, Valiliğin emri ve tembihi üzerine Amerikan Konsolosluğu önünde toplandı. Milletvekili ve ileri gelenler, din adamları ve muhtarlar ve sairden meydana gelen bir karşılama heyeti, aman dilemek için, tuz ekmek ve beyaz bayraklarla, bahsedilen Amerikan Konsolosu ile birlikte Kars Kapısı dışına çıkılıp düşmanın gelmesini bekliyorlardı. Anlatmaya çalıştığım bu uğursuz günün sabahı, erken saatlerde, bu din düşmanı Rus’ un keşif atlısı görünmeye başladı. Sözünü ettiğim keşif kolu, tam kapıda toplanan karşılama heyetinin huzuruna gelerek “Urra!” diye bağırdı. Sonra kumandanları bulunan subay atından inerek tuz ve ekmekten birer miktar alıp yedi. Rusça bir iki söz söyleyip atına bindi. Hemen kapıdan içeri girerek Osmanlı askeriyesinin koğuşlarda saklanan asker döküntülerini toplamaya başladılar. Toplanan asker kalıntılarını önlerine katarak süvari ve topçu kışlalarına götürdüler. Osmanlıların Önüne Geçemezsiniz… Onu müteakip Kafkas Başkumandanı Nikola Nikolaviç, Birinci Kolordu Kumandanı kapıya geldiler.  Bunları karşılayan kalabalık, sıra üzere dizilmiş bir hâlde durmakta ve hepsi can korusundan başlarını eğmekteydiler. Yahudiler, Osmanlıların üst tarafında saf tutmuşlardı. Bu hâl, kumandanların önünde gelen ve kumandan yaveri bulunan subayın dikkatini çekmişti. Hemen Yahudileri Osmanlıların aşağısına ittirdi. Arkasından da birkaç söz söyledi. Yahudilere şunları söylediği anlaşıldı: “Osmanlılar, o kadar aşağı düşmemiştir ki, siz onların önüne geçesiniz!” Bu zat, Kazak albayı olduğu gibi, kendisi Müslüman Tatar Türklerindenmiş. Kumandanların fayton ve otomobilleri durdu. Onlar da inerek tuz ve ekmekten bir miktar alıp yediler. Tekrar binerek hareket ettiler ve kapıdan şehre girdiler. Müteakiben asker gelmeye başladı. Ve kapının iç tarafında askerleri beklemekte olan kumandanlar, Amerikan konsolosuyla bir hayli konuşarak tercümanlar vasıtasıyla ahaliye memnuniyetlerini bildirdiler ve herkesin emniyette olduğunu ifade ettiler. Artık ahalinin dönmesi ve herkesin evine gidip rahat etmesi için emir verildi. Rus askerleri, “Urra!” sadasıyla şehre girmeye ve sokaklara, mahallelere dağılmaya; camilere boş buldukları evlere ve hatta bütün konaklara sokulmaya başladılar. Hele Gümrük, Kavak, Veyis Efendi, Taş Mescit, Kadana, Yeğen Ağa, Köse Ömer Ağa, Şeyhler mahalleleri, hınca hınç askerle doldu. Bu kara günün akşamı başladı. Şöyle ki, camilerin mefruşatı ve fırsat buldukları evlerine eşyasıyla hayvanları yağma edildi. Bu uğursuz günden üç gün evvel, biz üç kardeş de askerdeydik. 65 yaşında ve felçli annemiz, Erzurum’a üç saatlik bir mesafede bulunan Gürcü Boğazı’ndaki Hins [Dumlu] köyünde yapayalnız kalmıştı. Bütün nakliye araçlarımızı hükümet götürdüğünden bir çift manda ile bir çift de üç yaşında tosun kalmıştı. 350 seneden beri düzülü olan evimizin eşyasını, bildiğimiz arabalara yüklediği gibi, kırk tane sığırı da hizmetçi kızın önüne katarak getirdiği mallardan ancak beş adedini Erzurum’a getirebilmiş. Ve manda arabasını askerler yağma etmiş, arabayı da alıp gitmişler. Annem, Erzurum’da perişan ve vesaitsiz kalmıştı. Bu durum, benim de Erzurum’da kalmama sebep olmuştur. Evlerimizde, 82. Alayın İkinci Tabur Kumandanının ailesi oturuyordu. Evleri boşaltarak bize terk etti. O günlerde, topçu yüzbaşılığından emekli Hacı İbrahim Efendi mallarımıza bir miktar ot gönderdiyse de, o kan içici Rus Kazakları, gelip otları zorla alıp götürdüler. Yatak yok, yiyecek yok! Gam ve keder içinde dolaşmakta olduğum gibi cereyan eden olayları da gözden kaçırmamaktaydım…
Ermeni Meselesi ve Zulümler Hüseyin Öztürk Bu haftaki eserimiz Osmanlı tarihimizin kendi milletimizden gizlenen taraflarını aydınlatmaya ve hakikati gün yüzüne çıkarmaya ömrünü adamış Kadir Mısıroğlu’nun, “Tarihten Günümüze Ermeni Meselesi ve Zulümler” adlı kitabı. Eserin ilk sayfası Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’a ithafla başlıyor.
Ayrıca aklı başında üç yabancı vicdan adamının, Ermeni meselesi üzerine düşüncelerinden kısa alıntılarla devam ediyor.
Eh böyle bir kitap, bir günde anlatılmaz. Bugün “ithaf” yazısına ve üç yabancı fikir adamının söylediklerine yer vererek, yarın da kitabın içeriğinden söz edelim.
“İş bu eseri, 1915 yılında bir askeri güvenlik tedbiri olarak gerçekleştirilmiş bulunan ‘Ermeni Tehciri’nin yüzüncü yıldönümü arifesinde, o tehcir esnasında çeşitli sebeplerle hayatını kaybetmiş Ermeniler için bir ‘Taziyet Mesajı’ yayınlayarak, ecdadımız Osmanlı’nın mütevâli alicenaplıklarına bir yenisini ilave etmiş olan halkımız tarafından seçilmiş ilk Reisi Cumhurumuz R. Tayyip Erdoğan’a ithaf etmekten büyük bir bahtiyarlık duymaktayım”.
Kadir Mısıroğlu.—“Asil ve hoşgörülü bir halk, uzun yıllar boyunca düşman muamelesi gördü ve haksız yere suçlandı.
Asırlarca, onunla aynı ülkeyi paylaşan Rumlar ve Ermeniler, sözde “Hıristiyan dayanışması” adına düzenli olarak ona karşı kışkırtıldı ve tehdit edilen Osmanlı, bu sinsi oyun ve açık isyana karşı savunmaya geçince, ikiyüzlü Avrupa, kutsal bir öfkeye bürünerek İslam’a karşı yeni bir Haçlı seferi başlattı.
Her kim bu satırların yazarının yaptığı gibi Türk halkının ruhuna şöyle bir göz atsa, Osmanlılara yapılan bu zulümdeki adaletsizliği kavrayabilir”.
Dr. Hans Barth. Roma. “Ey Türk Uyan” kitabının önsüzünden.—
“Ben bir ‘Güneş Ülke’nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın! ‘Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün mü?
Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine ilişmeyen Türkler’in varlığı –hiç olmazsa yarın- böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor.
Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var..
Üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’, yarın neden vücud bulmasın?!
XVII. asrın İtalyan Filozofu Campanella “Güneş Ülke” kitabından.—
Eğer Türkler hâkimiyeti altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslam’ı kabul ettirmiş olsalardı ki, buna o zaman kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu.
Oysa Türkler bunu yapmadılar; onlar Kur’an-ı Kerim’e uyarak sözde insan hakları havariliği yapan Avrupalılardan önce, herkesin kendi usulünce ibadet etmesine müsaade ettiler. 
Edmondo de Amicis. İtalyan şair, edip ve gazeteci.
Seyit Onbaşı: “Türk’ün İman Gücü” Yavuz Bahadıroğlu İmkânsızlıkların ortasında sürdürülen savaşlarda dokuz yıl kesintisiz askerlik yapar mısınız?.. Zor, hatta imkânsız…
Dokuz sene askerlik bize zor, hatta imkânsız; ancak 1889’da Havran’ın (Balıkesir) Manastır köyünde doğan Seyid Onbaşı’ya ( hani şu 276 kilo top mermisini tereddütsüz kaldırıp namluya sürdükten sonra “Besmele” ile tetiği çekip “Ochean” zırhlısını vuran kahraman hiç zor gelmiyor…
“Bu kadarı da fazla” demeden tam dokuz yıl savaşıyor. En genç, en verimli zamanında dokuz yılını vatanına veriyor…
1909’da alınıyor askere… 1912’de Balkan Savaşları’na katılıyor… 1915’te Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girince, Beşinci Ordu’ya naklediliyor…
Baştan sona Çanakkale savaşlarına katılıyor. Kaç kere ölümle burun buruna geliyor, kaç kere şehadete ramak kalıyor…
Nihayet 18 Mart 1915’te, Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan Müttefik Donanması’na öyle bir iş ediyor ki, ebedileşip âbideleşiyor… Efsane oluyor. Yüz yıl boyu konuşuluyor, minnet ve rahmetle anılıyor. Bu millet varoldukça da anılacak.
“Çanakkale’nin Koca Seyid”i deyip geçtiğimiz, sırtında mermi taşıyan fotoğrafını her yere astığımız, her zaman iftiharla hatırladığımız bu delikanlı, gerçekte kimdir sahi, necidir, neyin nesidir?..
Havran’ın Manastır köyünde dünyaya geldiğini söylemiştik. Burası bir orman köyü. Köylüler odun toplar, kömür yapar, gizli gizli şehre indirip satarak geçinirler…
Tam ismiyle Seyit Ali (soyadı kanunu çıkınca “Çabuk” soyadını almış)  de gizli yaptığı kömürü satıp geçinen bir Anadolu garibanı…
Gök gözlü, kavruk tenli, ufak-tefek biri… Ama cesur, ama atak, ama yürekli…
Bu cesur yürek 18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale sırtlarına konuşlandırılmış Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevlidir. Âkif’in “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” olarak tanımladığı düşman, tüm toplarını aleste etmiş mevzilerimizi cehenneme çeviriyor. Zaten yetersiz sayıda olan toplarımızın çoğunu susturuyor.
Bu arada Queen Elizabeth zırhlısından atıldığı tahmin edilen bir top mermisi Mecidiye Tabyası’na isabet ediyor. Bazı toplar tamamiyle devre dışı kalırken, sağlam tek topun da mataforu (ağır mermileri namluya süren bir nevi vinç) kırılıyor. 
16 er şehit, 24 er yaralı. Sadece batarya komutanı ile Niğdeli Ali, bir de bizim Seyit yarasız-beresiz ayakta kalıyor.
Komutan durumu rapor edip yardım alma umuduyla tabura giderken, bunlar top başında kalıyor… Niğdeli Ali bir cigara sarıp efkâr dağıtırken, Seyit elinden gelen herşeyi yapıp yapmadığını düşünüyor. Gözü 215 kiloluk mermilerde: Taşıyıp namluya sürebilse, bunu bir yapabilse, ruhu sükunet bulacak.
Düşüncede bırakmayıp eyleme geçiyor. Mermiyi sırtladığı gibi namluya sürüyor ve besmele eşliğinde ateşliyor…
Üçüncü mermi zırhlının dümen köşkünde patlayıp, dümenini kilitliyor. Bu alan elli santimetrekarelik zırhsız bir alandır ve bu isabetin gerçekleşmesi imkânsız gibidir.
Tabii imkânsızlıktan imkân çıkarmayı bilmeyenlerle, şartlara teslim olmayanlar bu genel kuralın dışındadırlar: Tıpkı Havranlı Seyit Ali Onbaşı (bu başarısından sonra “onbaşı” rütbesi alıyor) gibi…
Çanakkale’den düşman çekildikten sonra, üç yıl daha çeşitli cephelerde savaşıyor. Sonra terhis ediliyor. Köyüne dönüp anasına, karısına, kızına kavuşuyor. Ne madalya, ne maaş, ne ücret, ne alkış istiyor. Ona göre vatan hizmetinin bedeli yoktur. Eskisi gibi kömür yapıp satarak hayatını bıraktığı yerden sürdürüyor.
50 yaşında, zatürreden hayata veda ediyor (1939)..
Barbaros Hayrettin Paşa’nın Fransa Seferi Yılmaz Öztuna “Kapdân-ı Deryâ Barbaros Hayreddin Paşa, son deniz seferine çıkmak üzere 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan ayrıldı. Kumanda ettiği Türk Donanması’nda 154 parça savaş gemisi vardı. Seferin hedefi, Fransa’ya yardım etmek, bu devletin İmparator Şarlken tarafından yutulmasını önlemekti. Barbaros, İtalya ile Sicilya’yı ayıran Messina ve Reggio şehirlerini zaptetti. Sonra kuzey-batıya doğru İtalya kıyılarını takip ederek ilerledi. Napoli ile Roma arasındaki Gaeta şehrini aldı. Roma’nın 15 kilometre ötesinde, Tiber ırmağı ağzında bir liman olan Ostia’da demirledi. Roma’yı almak istiyordu. Fakat Türk Donanması’ndaki Fransız elçisi Polin Barbaros’un ayaklarına kapanarak bu işten vazgeçmesini diledi. Fransa, Türkler Roma’ya girerse bütün Hıristiyan âleminin nefretini üzerine çekeceğinden korkuyordu. Barbaros, şehrin işgalinden vazgeçti. Ostia ve çevredeki şehirlerin halkı, Türk denizcilerine yiyecek, içecek hediye ederek dostluk gösterdiler. Türk Donanması, on bir temmuzda Fransa’nın Tulon limanına vardı. Burada birkaç gün kalıp hareket etti. Ayın 20. günü Marsilya limanına girdi. 44 parçalık Fransa Donanması buradaydı. Direklerine Türk bayrağı çekip toplarını ateşleyerek Türk Donanması’nı selâmladı. Barbaros, Fransa’da ve Avrupa’da hâlâ eskisi gibi “Cezâyir kralı” diye anılıyordu. Onun için bir krala yapılan törenle karşılandı. Fransa Hanedanı’ndan bir prens olan Angen dukası, kral I. François namına Barbaros’u karşılayıp: “hoş geldiniz!” dedi. Türk donanmasını ve levendlerini görmek için, bütün Kot Dazür halkı kıyılara dökülmüştü. 21 Temmuzda Barbaros, büyük törenle, yanında amiralleri olduğu halde Marsilya’ya çıktı. Şerefine verilen ziyafetten sonra, baştardasına döndü. Türk Donanması, Marsilya’da 16 gün kaldı. Levendler, şehri ve çevresini gezdiler. 4 ağustosta, Sultan Süleyman da Estergon’u fethetmişti. Barbaros Marsilya’dan Tulon’a hareket etti. 10 ağustosta Müttefik Donanma Tulon’a girdiği gün, Kanunî Sultan Süleyman da Estergon’u fethetmişti. Barbaros, o zaman Şarlken’in himayesinde olan Nis şehrini alarak Fransa’ya vermek istiyordu. Türk Kaptân-ı Deryâsı, Nis’in etrafına çepçevre tabyalar yaptırıp hendekler kazdırdı. Böyle şeylerin bu derecede sür’atle yapılabileceğine inanmayan Fransızlar, hayret içinde kaldılar. Şehir 20 ağustosta teslim oldu. Barbaros Hayreddin Paşa, Nis’in anahtarlarını, Kanunî Sultan Süleyman adına kabul etti.  Anahtarları sunan şehrin valisi, Nis’in affedilmesi ricasında bulundu. Şehir kendiliğinden teslim olduğu için Barbaros, bu isteği kabul etti. Nis’i Fransızlar’a bırakıp ayrıldı. Ancak Türkler çekildikten sonra Fransızlar, şehri dehşetli şekilde yağma ettiler. Kot Dazür’ün incisi olan bu şehrin fethi, Türkler’e 100 şehide mal olmuştu. İmdada yetişen komutan ve ordu Bundan sonra Kot Dazür limanlarını dolaşan Türk Donanması, kışı geçirmek üzere Tulon limanına girdi. Fransa kralı I. François, şehri ve çevresini geçici olarak Türkler’e bırakmıştı. 16 Eylül 1543’te, Tulon ve çevresinin, Türk Donanması Fransa’da kaldıkça Türk hâkimiyetinde olacağını bildiren andlaşma imza edildi. Şehre Türk bayrakları çekildi. Beş vakit ezan okunmaya başladı. Şehir ve çevresi, o yılki vergilerini Türk tahsildarlarına ödediler. Bu olayın hâtırasını yaşatmak için sonradan Fransızlar Tulon Belediye Sarayı’na, Türk Donanması’nı limanlarında gösteren bir tablo yaptırıp astılar. Tablonun üzerinde bir Fransız şairinin bu münasebetle yazdığı şiir vardı. Bu şiirin son iki mısraında şöyle deniyordu: “Bu gördüğünüz, hepimizin imdadına gelmiş olan Barbaros ve ordusudur.” Türkler, Tulon’da 8 ay kaldılar. Bu müddet içinde Barbaros-zâde Hasan Reis ve Sâlih Reis gibi en değerli Türk amiralleri, İspanya ve İtalya kıyılarını bombardıman ettiler. Zaten Türk Donanması’nın, başında Barbaros gibi bir şahsiyet olduğu halde Tulon’da üslenip kışlaması, İmparator Şarlken’e en acı günlerini yaşatmıştı. İkinci bir Preveze macerasına hevesli görünmeyen düşman donanmasından iz yoktu. Matrakcı Nasuh’un Tarihi Minyatürleri Barbaros’un Fransa seferine katılan büyük Türk bilgini Matrakcı Nasûh, bizzat yaptığı minyatürler bugün elimizdedir. Nasuh, bu minyatürleri Fransız limanlarına bir Türk gemisinden bakarak yapmıştır. Fransız tarihçisi Madam Jeanne Laroche bu minyatürlerin, Fransız limanlarının XVI. asır ortalarındaki topografyasını bütün teferrüatiyle dikkate değer bir doğrulukla aksettirdiğini yazmaktadır. Marsilya, Tulon, Nis, Antib gibi şehirler, limanlarında yatan Türk Donanması ile beraber, zarif çizgiler ve parlak renklerle gösterilmiştir. Matrakçı Nasûh, matematikçi, coğrafyacı, asker, silâh uzmanı, ressam, büyük bir şahsiyetti. Denizi, gümüş ve gökleri altın yaldızla boyamıştır. Yeşil, mavi, pembe renklerdeki dağların dalgalı âhengi çok cazip görünmektedir. Evlerin kırmızı kiremit damları, kiliselerin maviye boyanmış çan kuleleri arasına serpiştirilmiştir. Matrakçı Nasûh, kısmen manzum, kısmen mensûr olarak, Türk Donanması’nın Fransa seferini de anlatıyor. Fransız limanlarının Türk gemileriyle uçsuz bucaksız bir lâle tarlasına benzediğini yazıyor. Al renge ve yaldıza boğulmuş Türk bayrakları ve sancakları hatırlanırsa, yazarın benzetmesinin güzelliği anlaşılır. O zaman Tulon, 5.000 nüfuslu küçük bir limandı. Türk Donanması’ndaysa, forsalar dışında 29.440 kişi vardı. Bu nüfus, bir yıl için, Tulon’daki Fransızlar’ı azınlıkta bıraktı fakat levendlerin çoğu gemilerinde kalıyorlardı. Fransız halkı, Türk idaresinin getirdiği yeniliklerden çok memnundu. En küçük bir zabıta olayının geçmediği bu bir yıl içinde Tulon ve çevresinde, tam bir huzur ve sükûnet hüküm sürdü. Fransa’nın mütefekkir tarihçi ve coğrafyacısı Grenard, Türkler’in Fransa seferiyle, Türk haşmetinin zirvesine çıktığını, Tulon’un küçük bir İstanbul olduğunu, Şarlken’in cihan ölçüsündeki strateji alanını Kanunî Süleyman’a bıraktığını yazar. Türk Donanması, 1544 yılı nisan ayında Tulon’dan ayrıldı. Bir yıl, üç ay süren bir seferden sonra İstanbul’a döndü. İstanbullular, donanmalarını seyretmek için sahillere yığılmışlardı. Bu, 72 yaşlarında bulunan Barbaros Hayreddin Paşa’nın denizlerde geçen hayatının son seferi oldu. Artık yeni bir sefere çıkamadı. İstanbul’a döndükten 2 yıl sonra ölerek şan ve şeref içinde geçen hayatını tamamlandı.
Osmanlı Diasporasından Hatıralar Rahim Er
“Dünyada Osmanlı Diasporası kurmalıyız” dedik. Zira Osmanlı teb’asından bazısıyla dindaş, bazısıyla soydaş, bazısıyla da kültürdaşız. Ne onlar, ne de biz istesek de birbirimizden kopamayız. Osmanlı, aynı yer küre üstünde ve aynı gök kubbe altında 6 buçuk asır bütün bu unsurları adaletle idare etmiş. Bugün başta Türkler olmak üzere bakıyenin cümlesi, o günlerin hayret ve hayranlığında. Türkler, Hanedan’ı nâhak yere kovmakla bir asır çekti. Bazılarının cezası ise ya başlamadı veya bitmedi yahut Yunanlılarda olduğu gibi yeni başlamakta. Yunanlılar, Osmanlı ana gövdeden ilk kopan parçadır. Osmanlı güneşinin doğduğu, Vahiy Medeniyetinin hüküm sürdüğü, Osmanlı ikliminin yaşandığı topraklara dair nakledeceğimiz bir kaç misal, dünyada Osmanlı diasporası kurma teklifimizin ne denli doğru olduğunu izaha yeter. Bir çok kimse benzer hatıralara sahiptir: -Saddam zamanıydı. Arkadaşım Feramiz Gökdemir’le beraber Bağdat’a gitmiştik. İdare bize bir araba, bir şoför ve iki de refakatçi verdi. Önce niye bu kadar fazla insan olduğunun sebebini anlayamadık. Biraz haşır neşir olunca çözdük. Refakatçilerin biri Arap, biri Kürt, biri Türkmendi. Bizden başka aynı zamanda birbirlerini takip ediyorlardı. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerlere dair düşüncelerimize şaşırdılar. İkinci gün bize aynen şunu dediler: “Siz, buraları bizden daha çok seviyorsunuz; işte şoför, nereye isterseniz gidin, biz ayrılıyoruz!”… Bakü’deydim. O gece Kadir gecesiydi. Telefonum çaldı. Türkiye’de bir yerden dâvet ediyorlardı. “Bosna’da Gazi Hüsrev Bey Camiinde Kadir gecesi idrak edilecek, gelir misin?” Hayır denir miydi? İstanbul’a indim, uçak değiştirerek Saray Bosna’ya uçtum. Bu şehir, en az Bursa kadar Osmanlıydı. Sonraki görüşlerimde bu ilk intibam kuvvet kesbetti. Osmanlı sanki gitmemiş Bosna’ya taşınmıştı. Mosdar Köprüsü ne kadar muhteşemse, Gazi Hüsrev Bey Camii ve önündeki sebil, çok daha muhteşemdi. Lokum eşliğindeki Türk kahvesi, unutulmazdı. İnsan, Bosna’da sokakları, çarşıları gezerken bir köşebaşında arkasında yeniçerileri yanında vezirleriyle Padişah’la karşılaşacağı hissine kapılmakta. Kavala’da İmaret’i ziyarete gidiyorduk. İlerde sur dibindeki dükkânının önünde yaşı 50’yi aşmış bir hanım ayakta duruyordu. Geçerken merhabamızdan sonra “nerelisiniz?” dedi. “Türküz” deyince, Türkçe olarak “aa, İstanbul’dan hemşehrilerim gelmiş, bir kahve içirmeden bırakmam!” dedi. Vaktimiz dardı. Ne kadar direndiysek de bu Osmanlı Rumu hanımı razı edemedik. Bomontiliymiş. 6-7 Eylül çirkinliğinden sonra İstanbul’u terk zorunda kalmışlar. Müşterek örfümüze dair hatıralar nakletti ki bugün de aklımızda… Eşimle birlikte Washington, DC’de Mayc’s mağazasındaydık. Bana bir pantalon bakıyorduk. Mağaza kalabalıktı. Kıyafetlerle ilgilenirken bir sese döndük. Yaşlı bir tezgâhtar hanım “Türk müsünüz?” diyordu. “Evet” karşılığını alınca “gelin, dedi, orası pahalı!” Önümüze düştü; yavaş adımlarla yürürken bir taraftan da Türkçe konuşuyordu. “İsmim Lüsyen, Sivas Ermenisiyim, çok oldu buraya geleli. Şimdi 5 torunum var. Kusura bakmayın; konuşmaya konuşmaya Türkçem zayıfladı.” Halbuki Türkçesi fena sayılmazdı. O gün Lüsyen hanımın gösterdiği nezaket ve yakınlığı unutmamız mümkün değil… Daha Kahire’den, Şam’dan, Mekke’den, başka yerlerden çok hatıralar bulunmakta ama bu naklettiklerimiz bile yetmez mi? Ne dedik? İstesek de kopamayacağımız gerçekler var. Öyle ise o gerçekleri yaşamamız lâzım. Bir ırmak, gördüğü rüyayla kendini hatırladı.
Anadolu’da Oğuz Boyları ve Anadolu’nun Türkleşmesi Kemâl Vehbi Gül (1) Anadolu’da Oğuz Boyları
Bozoklar: 1-Kayı Boyu, 2-Bayat Boyu, 3-Alkaevli Boyu, 4-Karaevli Boyu, 5-Döğer Boyu, 6-Yazır boyu, 7-Dodurga Boyu, 8-Yaparlı Boyu, 9-Kızık Boyu, 10-Avşar boyu, 11-Beğdili Boyu, 12-Karkın Boyu. Üçoklar: 1-Bayındır Boyu, 2-Beçene Boyu, 3-Çavuldur Boyu, 4-Çepni Boyu, 5-Salur Boyu, 6-Alanyuntlu Boyu, 7- Eymir Boyu, 8-Öregir Boyu, 9-Iğdır boyu,  10-Buğdüz Boyu, 11-Yuva Boyu, 12-Kınık Boyu. Selçuklu sultanlarının başlıca kuvvet kaynağı, Müslüman olduktan sonra Türkmen adını alan bu göçebe boyları idi. Türkler; özellikle Anadolu’nun çeşitli yerlerine kendi boylarının adlarını vermişlerdir. Bu boylardan birçokları kendi aralarında da çeşitli adlarla kısımlara ayrılmışlardır.  İki Kol, altı Grup ve 24 boy olan Oğuz Türklerinin Anadolu’ya gelmesi; Bizans Anadolu’sunun etnik bünyesini tamamen değiştirmiş ve yeni bir toplum meydana getirmiştir. Bu yeni etnik halitanın meydana getirmiş olduğu sosyal düzende değer hükümleri değişmiş, inançlarda büyük değişimler olmuş, giyinme ve davranışlar medenîleşmiş, kısaca toplum kısa zamanda Türkleşmiş ve İslâmlaşmıştır. Türklerden önce din ve kin sebepleriyle birbirine düşman haline gelen etnik gruplar; bu yeni etnik unsurun gelmesiyle akıllara hayret verecek şekilde kaynaşmıştır. Öyle ki; Türklüğün nâzım vasıfları ve seciyeleri etrafında halkalanan diğer etnik gruplar ve dinî cemaatler âdetâ yepyeni bir millet manzarası, bambaşka bir bütün hüviyeti arz etmiştir. Temelde yatan bu birleştirici ruh ve cevheri teşhis edemeyen birçok tarihçi veya sosyoloğun Meşrutiyetten önce Türk Milleti şuuru olmadığını ileri sürmelerindeki hata buradadır. “Osmanlı Devletinin kurulduğu coğrafi saha, Büyük Okyanus ortasında münferit bir ada olmadığı gibi burada yaşayan insanlar da Selçuk Anadolu’sunun Türklerinden ayrı bir unsur değildi. Anadolu’da önce Selçuk ve sonra da İlhânî hâkimiyetinin kuvvetli bulunduğu zamanlar onlar da diğer Anadolu Türkleriyle beraber bir siyasî birlik, bir kültürel birlik teşkil ediyorlar.” Türkler; sıcak kanlı, babacan ve yardım sever insanlar olarak diğer etnik grupları kendi bünyelerinde zamanla ve hissettirmeden eritmesini bilmişler, bu uğurda en küçük bir zora baş vurmamışlardır. Türklerin kendi hâkimiyetleri altında yaşayan diğer din ve ırktan olan insanlara ne derece yakınlık, serbesti, eşitlik ve tolerans tanıdıkları aşağıda verilecek birkaç küçük örnekten kolayca anlşılmaktadır. Bu hususu birçok Türk düşmanı müsteşrik ve yabancı yazar bile itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır. Yugoslav tarihçi “Jorga”; açıkça; Türkler eğer hâkimiyetleri altındaki diğer unsurların din ve dilleriyle âdet ve geleneklerini serbest bırakmamış olsa idi bugün Avrupa ve Balkanlar’da Türklerden başka millet ve Müslümanlıktan başka din kalmamış olurdu, derken bu tarihî gerçeği itiraf etmiştir. Türklerin uyguladığı bu müsamaha ve serbesti karşısında birçok Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Yugoslav, Pomak, Bulgar… severek Müslüman olmuşlar; Türklerle de evlenerek zamanla Türkleşmişlerdir. Zaten; “Dinde zorlama yoktur” diyen bir dinin mensuplarından başkaca bir davranış da beklenemezdi. “Âşık Paşazade’deki söylentilerde, Osman Gâzi’nin etrafındakiler ile rumlar arasında iktisadî münasebetler hakkında dikkate değer malûmat vardır. Yaylaya ve kışlaka giden bir yarı göçebe olarak tasvir edilen Osman Gâzinin kasabalarda yarı göçebe olarak tasvir edilen Osman Gâzinin kasabalarda yerleşmiş tekfurlarla ve Rum halk ile barışçı ilişkileri birçok yerlerde belirtilir: Yaylaya gitseler emânetlerini Bilecik hisarında korlardı. Kaçan gelseler teleme, peynirler ve katıklar ve kadınlarıyla, yağlar ve kaymaklar ve halılar ve kilimler gönderirlerdi. Osman Gâzi daha Eskişehir’in Hamam yöresinde Pazar kurdurdu. Etrafına kâfirler dahi gelirlerdi. Bir gün Bilecik kâfirler iyi bardak düzerlerdi. Yükle pazara satmaya gelmişler. Her giz Bilecik kâfirlerinin avratları dahi Eskişehir pazarına gelir Pazar ederlerdi. Emn-ü âmânla bu Bilecik kâfirleri gayet itimat etmişlerdi. Bu Türk, bizimle iyi doğruluk eder derlerdi.”Zamanının kendi öz Türkçe dili ile bize kadar gelen bu emsalsiz tarihî belge Türklerin yüzyıllarca önce dahi, din uğruna ele geçirdikleri yerlerin gayrı Müslim halkına ne derece yakın bir dostluk ve kardeşlik gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Savaş halinde iken kanı kendilerine helâl olan bu (kâfirlere) kendi hâkimiyetlerini kabul ettikten sonra Müslüman-Türklerden asla ayrı bir muamele yapmamış olmaları, bu insanlar üzerinde hayret edilecek şekilde olumlu etkiler yapmış ve bunların süratle Müslüman olmalarına ve Türklerle de evlenerek Türkleşmesine yol açmıştır. Ayrıca Türklerle yaptıkları bu sıcak ve yakın ilişkiler; diğer etnik guruplar üzerinde derin sosyal değişimler meydana getirmiş; yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, davranışları, düşünce tarzları ve ihtiyaçları üzerinde hükümran Türk toplumunun derin izleri görülmeye başlamıştır. Türklerin, daha 11 inci, 12 inci, 13 üncü yüzyıllarda Orta Çağın karanlığına rağmen ortaya koymuş olduğu bu dinî müsamaha ve geniş yönlü tolerans bugün bile gıpta ettiğimiz geniş bir anlayış tarzıdır. Türklerin Anadolu’da meydana getirdikleri sosyal ve kültürel hareket, kısa zamanda meyvelerini vermiş, içtimaî bünye süratle değişmiştir. “Anadolu’da, Rumeli’de ve İstanbul’da hülâsa bütün Osmanlı memleketlerinde Ermenilerle Türkler arasında o kadar büyük bir anlaşma vardır ki; Osmanlı Tarihi o zamana kadar en ufak bir Ermeni meselesi bile kaydetmemiştir. Hususi münasebetlerinde Türklerle Ermeniler arasındaki dostluk her türlü sınırı aşardı. Anadolu köylerinde oturan bir Türk, ticaret işleri dolayısıyla uzak bir yere gitse ailesinin hak ve namusunu komşusu Ermeninin nezaret ve vesayetine bırakır ve Ermeni de aynı güveni Türk komşularına karşı göstermekten çekinmezdi. Ne Anadolu’da, ne Rumeli’de ve ne de İstanbul’da hiçbir Ermeni yoktur ki; Ermenice bilsin. Bütün mekteplerinde Ermeni harfleriyle Türkçe okutulur ve kiliselerde ruhani âyin Türkçe yapılırdı. Özellikle bizim inancımız vardır ki; Ermeni unsuru ile Türk unsuru arasındaki düşmanlığın başlıca sebebi Rusya’nın ve Fransa’nın siyasetidir.”   Bu sıcak dostluk ve esaslı sosyal kaynaşmadır ki; Müslüman olup Türkleşen sayısız Rum, Ermeni, Arnavut, Sırp, Ulah, Yahudi, Bulgar, Yugoslav ve hatta Rus gibi diğer ırk ve dine bağlı insanların Türk devletinde çok önemli görevlere getirilmesine; vezirlik ve sadrazamlığa kadar ve özellikle Sultanların hanımlığına kadar yükselmelerine imkân vermiştir.(1) Samsun eski Belediye Başkanı
Darülaceze ve Muhterem Acizler Hüseyin Öztürk İslam medeniyetini, insan başta olmak üzere her canlı üzerinde tesis eden Osmanlı Devleti’nde, kendi işini kendisi göremeyen ve çeşitli hastalıklara müptela insanlara; “Muhterem Acizler” diye hitap edilmiştir. İşte bu hitabın gereklerini yerine getirme adına, tahtından alındığı gün bile milleti ve devleti için mesaisine ara vermeyen Cennetmekân II. Abdülhamid Han, Darülaceze’yi kurmuştur. Darülaceze’den ilk yaralananlar ise İstanbul’daki gayrimüslimlerdir. Müslümanlar 1940’lardan sonra Darülaceze’ye gelmişlerdir. Belki pek yeri değil, ama şu soruyu sormak gerekir. Peki, böyle bir sultanı tahtından indirenler kimlerdir? El Cevap; İstanbul’daki gayrimüslimlerin baş temsilcileriyle bir Türk’tür. Benimkisi biraz gâvura kızarak oruç bozmaya benzedi ama gelin de siz tüm iyi niyetinizle, haydi şu meseleye bir yol ve yordam bulup “olabilir” deyin. Darülaceze “emin ellere” geçmeden önce yine II. Abdülhamid’in kurduğu “Hamidiye Suları” bu müesseseye sokulmamıştır. Bu düşmanlık hangi gerekçeyle açıklanabilir? Geçelim. Resmi kayıtlara göre Darülaceze’nin kuruluşu şöyle tarif edilmektedir: Darülaceze’nin kuruluş süreci, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar uzanmaktadır. Bu savaşın ardından, göçler başlamış 1877-79 arasında İstanbul’a dört yüz bine yakın göçmen gelmiştir. Sokaklarda evsiz, barksız, hasta, kimsesiz çocuk ve dilenciler artmıştır. İstanbul’daki dilencileri, sokaklarda başıboş gezen kimsesiz çocukları, cami avlusunda yatan kimsesiz muhtaçları bir araya toplayıp ıslah ederek, sanat sahibi yapmak, kimsesizlerin ahir ömürlerini huzur içinde yaşamalarını sağlamak maksadıyla, zamanın Padişahı II. Abdülhamid Han, bir ferman ile Darülaceze kurulmasını emir buyurmuştur. Bu ferman sonrası oluşturulan komisyonun araştırmalarında, Darülaceze’nin Okmeydanı’nda kurulmasının muvafık olacağı ve inşaatının 72.000 altın liraya çıkabileceğini padişaha arz edilmiştir. Bunun üzerine Darülaceze’nin Okmeydanı’nda inşasına başlanması, Padişahın 25 Mart 1306 (6 Nisan 1890) tarihli fermanı ile emir buyrulmuş ve bu ferman, 30 Mart 1306 (11 Nisan 1890) tarihli Resmi Tebliğ ile yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sultan II. Abdülhamid Han, Darülaceze’nin kuruluş masraflarını karşılamak üzere 7.000 altın lira kıymetindeki eşyasını hediye etmiş, 10.000 altın lira da nakit olarak bağışlamıştır. Ayrıca yardım kampanyası düzenlenmiş, geniş bir katılım sağlanmış ve toplanan teberrularla 50.000 altın lira toplanmıştır. Böylelikle temin edilen inşaat parasıyla 6 Ekim 1892 tarihinde, 21 koyun kurban edilerek, Darülaceze’nin temeli atılmıştır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın cülusunun sene-i devriyesi olan 19 Ağustos 1895 tarihinde binaların inşaatı tamamlanmıştır. Fotoğraflardan oluşan iki albümle birlikte, Darülaceze’nin anahtarları Sultan’a teslim edilmiştir. Darülaceze’nin resmi açılışı tarihi, 31 Ocak 1896 günüdür. Bu tarihlere dikkat edilirse, II. Abdülhamid Han, hem bütün dünyanın üzerine saldığı şeytanlarla uğraşmaktadır, hem de böyle hayır işleriyle.
Muhteşem Süleyman’ın Muhteşem Tevazuu Osman Yüksel Serdengeçti Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1566-1562 yıllarında İstanbul’da Avusturya Sefiri olarak vazife yapan Bursberg’in “Bir Sefirin Hatıraları” ismindeki eserinde Osmanlı donanmasının bir zaferden sonra İstanbul’a dönüşünde gördüklerini şöyle dile getiriyor: Eylül’de muzaffer ve muazzam donanma, esirler, ganimetler ve zaptolunan sefinelerle beraber İstanbul’a döndü. Bu biz Hristiyanlar için ne kadar elîm, acıklı bir manzara ise Müslümanlar için o kadar hoş, zevkli bir manzara idi. Muzaffer donanma, ilk gece İstanbul kapılarında demirledi. Maksat sabahleyin, büyük bir seyirci kalabalığı karşısında, şanlı şerefli, tantanalı bir şekilde limana girmekti. Sultan Süleyman Han liman methalinin yanındaki sütunlu mevkie inmişti. Burası sultan sarayının temadisinden (Sarayburnu) teşekkül eder. Padişah muzaffer donanmayı ve donanmada teşhir edilen Hristiyan amirallerini yakından görmeyi arzu ediyordu. Amiral gemisinin ta arkasında, meşhur Don Alvaro ile Napoli ve Sicilya donanmalarının amiralleri, Don Berenguer ve Don Sancho teşhir olunmuşlardı. Zaptolunan kadırgaların kürekleri, küpeşteleri alınmış, silâhsız askerler gibi sadece tekneleri bırakılmıştı. Bunlar Türk gemilerinin yanında âdi, biçimsiz görünüyorlardı. Bu büyük merasimde Muhteşem Süleyman’ın yüzünü görenler, onda bir zerre bile gurur nişanesi görmediklerini kat’iyetle söylüyorlar. Ben de, kendisini iki gün sonra dinî vazifesini ifa eylemek üzere saraydan çıktığı zaman gördüm. Yüzünün ifadesi hiç değişmemişti! Hâlinde aynı vakar ve hüzün eseri vardı. O kadar ki vukua gelen muazzam zaferin, sanki kendisiyle hiç alâkası yokmuş, beklenmedik hiçbir hâdise olmamış zannedersiniz. Talihin mukadderatını kabule, bu ihtiyar hükümdarın kalbi öyle alışmış ve hazırlanmıştı ki, alkışlara kulağını tıkıyordu, nazarında bütün zaferler âdeta bir hiç. O Allah’ına, dinî vazifesini ifaya, camiye namaza gidiyordu. Hâlinde aynı huşu ve hüzün eseri vardı.  
Osmanlı Üniversitesi Kurulmalı Nusret Çiçek 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan karar gereği Osmanlıca mecburi ders olarak bütün liselerin müfredatlarında okutulması benimsendi. Gerçekten gurur verici bir karar. Bu karara parmak kaldıranları canı gönülden kutluyorum. Öteden beri benim teklifimde şu var: Osmanlı Üniversitesi…

Hem bu tip bir eser tarihe olan borcumuzdur… Bu sayede Lozan masasında kaybettiklerimizi kısmen de olsa telafi etmiş oluruz. Allah’a reva mi?.. Sömürücü İngiliz’in dili baş tacı, Osmanlıca yas tacı! Tarih ayağa kalkmadan  bizim de belimizi doğrultmamız mümkün değil.  Mondros’un vebalini padişahların sırtına yıkan ittihatçılar bu kez de Lozan’ın sözde zaferini kahramanlık hanelerine yazdılar. Adına da resmi tarih dediler…
Bakalım öyle mi? Kim kahraman kim hain?.. “Muhteşem Yüz Yalan” gibi Sulukule yapımı dizilerle Osmanlı padişahlarına atılan katmerli iftiraları müfterilerine yalatmak için Osmanlıca bilmek gerekiyor.  Bu arşivlerde çok şeyler var…

Bu topraklarda kendilerini ifade eden Rum’u da, Ermeni’si da Osmanlı diyor. Buna karşılık bir asırlık dönemden herkes şikayetçi, kavgalı. Tokadını yiyenlerin dışında Osmanlı çağından şikayet eden var mı?  Nizami alem için padişahların idam dediği doğru, yedi asır içerisinde bu sayı 20’yı geçmez. On yıllık Cumhuriyet döneminde asılanlarla kurşunlananların sayısı binlerle ifade ediliyor. 

Öyle bir devir geçirdi bu ülke. Kim konuştuysa sık kafasına kurşunu, altına da “çağdaş cumhuriyet” yaz. Cumhurbaşkanımızın sorduğu gibi biz de soralım.  Bu nesil neyi doğru dürüst biliyor ki?

Şu anda Amerika kıtasının keşfi bile tartışılıyor. Öncelikle dünyanın ve de güneşin döndüğünü açıktan ifade eden Kur’an ayetlerine uygun Kaptan-ı Derya (Amiral) Piri Reis tarafından 1513 tarihinde çizilmiş “Piri Reis Haritası” var.  Haritada Amerika kıtası gösterilmektedir.

Avrupa o devirde bu tip bir çalışmayı rüyasında bile göremezdi. Başkent’in göbeğinde İbn-i Sina adında bir hastanemiz var. İsterseniz mikrofonu elinize alın ve dolaşın.  İki fakülte bitirenler bile bu ismin neyi ifade ettiğini pek bilmez. Çünkü Osmanlıca bilmedikleri için kaynaklara inemiyorlar. İbn-i Sina tıp ilminin babası sayılır.  “Kanun” adlı tip kitabı en azından 600 seneye yakın batı üniversitelerinde okutuldu. Biz de ise Lozan yıkılışı ile ölüme mahkum edildi, itildi, ret edildi. Cumhuriyet neyi doğru dürüst öğretti?..
Bu nesil  denklemlerle cebir işlemlerinin banisi Harizmi olduğunu biliyor mu?  “El- Cebir ve El Mukabele” adlı kitap sekizinci asrın İslam dünyası harikası. Kan dolaşımını 12. Yüz yılda bulan Müslüman ilim adamı İbn-i  Nefis. Ondalık kesirlerin üstadı Gıyasüddin Cemşid’dir.

Biz de bu Cemşid ismini Sincan’da bir mezarlığa verdik… Saymakla biter mi?  Hukuk deyince Roma Hukuku. Ondalık sayılar deyince Cemşid yerine Nevton çıkıyor karşımıza… Hukuk alanında geçmişe ait ne kadar bilgimiz var? Hani Selçuklu ile Osmanlı hukuku? Osmanlı 700 yıl hukuksuz mu idare edildi?  Varsa Batı yoksa Batı…

Osmanlıya muhalefetleri, İslam’a düşmanlıklarından Rahim Er Japonların, Çinlilerin, Hintlilerin, Rusların, Yunanlıların, İsraillilerin… Birçok milletin kendi özgün alfabeleri var. Türkler, Müslüman olduktan sonra Göktürk harflerini bırakarak İslam elifbasını kullanır oldular.

İranlılar gibi diğer Müslüman kavimler de İslam elifbasını benimsedi. Adı geçen elifba, Arap harflerinden meydana geldiği halde Müslüman milletler ona Kur’an-ı kerim de aynı harflerle olduğu için “Arap elifbası” demek yerine “İslam elifbası” dediler.

Türkiye jakoben gücü, 1 Kasım 1928’de bin yıllık elifbasını bırakarak Latin alfabesini kabul etti. Bu inkılabı yapmaktaki mantık, dünyaya intibak etmek/entegre olmak olarak ifade edilmişti. İlahi bir ceza mıdır; bilinmez ama bu mantık, iki yerde iflas etti. Japon, Hind, Çin gibi devletler dünya devleri arasına girerken aslına hor bakarak zengin mazisini terk eden hâkim gücün baskısındaki Türkiye “geri kalmış ülkeler” sınıfına düştü. Diğer ibretlik vak’a da lisan öğrenme mevzuunda yaşandı. Yeryüzünde Türkler dışında her millet devrin Fransızca, İngilizce gibi geçerli dünya dilini kısa zamanda okur- yazar-konuşur hale geldikleri halde Türk gençleri, duvardaki gençliğe hitabe ihtarlarına rağmen 15 yıllık eğitim hayatlarında bu muvaffakiyeti elde edemediler. Bu yüzden “bizde de işgal devam etseydi; bari yabancı dilimiz olurdu!” diyen ifrat yakınmalara bizzat şahit olduk. Harflerin aynı olması, lisan öğrenme kolaylığını getirmedi.

Osmanlı münevveri, mükemmelen Fransızca bilirdi.

Türkiye’nin üniversite mezunu, İslam harflerinin kullanıldığı memleketlerin sıradan vatandaşları kadar bile İngilizce konuşamadı.

Latin alfabesini kabul etmek için Yunan, Rus, Çin Hind, Japon vs alfabesi değişmediği gibi çok daha ibretlik bir örnek de yaşandı. İsrail, 1948’de kurulurken 5 Bin yıl evvel kullanılan İbraniceyi resmi alfabe olarak kabul etti. Kaybolup giden bir dil yeniden hayat buldu. Bizde ise sosylojik şaşkınlık, dinden, dünden, aileden, cemiyetten ve tarihten tevarüs eden elifba, takvim, ay isimleri, kanun, hatta evlenme şekline kadar ne varsa cümlesini devirip imha ederken bunları garplılaşma, muasırlaşma, ilerleme namına yapmaktaydı. Ortaya yığınla çelişki çıkmıştı. Bir misal vermek gerekirse evlenmeleri hatırlatabiliriz. Evlilikler, belediye mecburiyetine bağlanmıştır. Bu mecburiyet vatandaşta dini nikâh- resmi kayıt çatışmasına yol açmakta, bir çok kere de hadise mahkemelere düşmektedir. Hâlbuki özenilerek aile hukuku alınan milletlerde nikâhlar, kilisede ve papaz tarafından kıyılmaktadır.

Şayet  hâkim gücün değil de -Allah muhafaza- işgal gücünün hâkimiyeti devam etseydi farklı bir yere mi gelinmiş olurdu? Olmazdı. Bu olmayacağı için yabancı güç, daha masrafsız olan yolu seçerek  hemfikirleriyle bunları yaptırdı. Geçmiş yazılarımızda mevcuttur. Bugün bir kere daha tekrarlasak; iktidar da bunu benimsese ve nikâh kıyma işi belediyede çalışan İmam Efendilere verilse Tek Parti zihniyeti yine harlı alevlere atılmışcasına feryat ederek ortalığa dökülür.

Oysa… Mao Zedong, bir komünist liderdi. Çin’i demir yumruğu içine almıştı.

Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni yaptığında o binlerce harfli Çin alfabesine dokunmadı. Belki aklından bile geçmedi. Yalnızca ona dokunmamakla kalmadı. Çin işgali altındaki Şarkî Türkistan’ın elifbasına da dokunmadı. Kendi resmi adı “Şarkî Türkistan” olan ve Türkiye’de bir zamandır “Doğu Türkistan” denen Ulu(ğ) Türkistan’ın doğu yakası otonom Uygur yurdunda komünist diktatör Mao zamanında olduğu gibi bugün de İslam harfleri yani “Osmanlıca Elifba” kullanılmaktadır. 30 Milyon Uygurun harfi, İslam elifbasıdır.

Turgut Özal, Türkmenistan’ı ziyaret ettiğinde kendisine bir Ahalateke atı hediye edilir. Ne varki atın yanında Türkiye’ye gönderileceğinin söylenmesi gibi bir dikkatsizlik  olur. Bir de bakılırki gözlerinden yaşlar süzülmekte. Seyis  “ama, der el bir diyara gitmiyorsun, Türkiye’ye gideceksin; orası da bizim vatan!” Atın ağlaması durur. İslam elifbasının Türkiye Türkçesiyle kullanılması, Hanedan-ı ali Osman’ın vatan harici edilmesi gibi hayat harici edildiyse de bir başka vatanımızda Türkçenin Çağatay lehçesinin konuşulduğu Şarkî Türksitan’da işgale rağmen, zulme rağmen hep yaşadı ve yaşayıp gidecek inşallah.

Tarihi bir hatadan dönülerek latin alfabesinin yanısıra İslam elifbasıyla da Osmanlı Türkçesi öğrenilmesine karşı çıkmak “inkılap“la “inkilap” karışıklığını önlemek demektir. Hafıza tazelemesi ve eserleri asıllarından okuma imkânıdır. Soyuna, asaletine sadık olanlara dedelerinin mezar taşlarını okuma yolunu açmaktır. 86 Yıl önceki Lisan-ı Osmani’nin maarif hayatımıza tekrar girmesinin faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Ne varki bunları, hakikatten nasibi olmayanlara anlatmak nâfile gayrettir.

Sebebi şu:
Tek Parti zihniyetin Osmanlı muhalefeti, İslam düşmanlığından ileri gelmektedir. İslama düşman olanlar, imâna da ezana da namaza da camie de elifbaya da düşmandır. 

Osmanlı’da Gönül Eğitimi Veren Sohbetler Yavuz Bahadıroğlu Sohbet ve muhabbeti konuşuyorduk… Osmanlı sistematiğinde ruh ve yürek eğitimi sohbetle sağlanırdı. Mesela, padişah olması halinde büyük bir gücü yönetecek olan her şehzade için bir “şeyh” (mutasavvıf) belirlenir, rahlesine diz çöküp sohbetlerinden istifade etmesi sağlanırdı. Bu geleneği başlatan yine Ertuğrul Gazi’dir. Babası Gündüz Alp’ın vefatıyla boşalan aşiret reisliğine getirilir getirilmez Âhiyan’dan Şeyh Edebali (devrinin en iyi bilginlerindendir; daha sonra Osman Bey’e kaimpeder olmuştur) ile buluşmuş ve onun tekke sohbetlerinde yüreğini olgunlaştırmıştır. Yaş kemale erip ahiret yolculuğunun ucu gözüktüğünde, oğlu Osman Bey’i karşısına almış,  “Oğulcuğum!” demiştir, “Şeyh Edebali bizim boyun(aşiretin) ışığı ve yüreğidir. Terazisi ince tartar, dirhem şaşmaz. Bu yüzden beni kır, Şeyh’i kırma; bana karşı gel, ona karşı gelme!”  Osman Bey’Şeyh Edebali’ye işte bu sözler bağlamıştır. Tasavvuf ahlâkının ılık iklimine Edebali tekkesinde varmış, şeyhiyle baş başa, geceler boyu birliği, dirliği, varlığı konuşmuştur. Kim bilir kaç kere emellerini fısıltıya dönüştürüp, Konstantiniyye düşünü şeyhine fısıldamıştır. Kısacası, Osman Bey, tekke sohbetleri sayesinde kendini eğitip olgunlaştı. Yine o sayede madde ile mânâyı bütünledi. Hedefini netleştirdi, iradesini o istikamette çelikleştirdi. Kirişe yerleştirilmiş bir ok gibiydi: Fırladığı an Bizans kalelerini vuracaktı. Zamanı geldiğinde de vurdu: Bizans’ın yüreğine doğru Bursa’ya kadar girdi. Oğlu Orhan Gazi, Bursa fethi sonrasında hem İznik’te harmanlandı, hem de Rumeli’de soluklandı…  Böylece, küçücük bir aşiret önce beyliğe, ardından “devlet”e dönüşürken, yüreğine imparatorluk tohumlarını da ekti.  Sohbet, devleti, devlet imparatorluğu doğurdu. Sohbeti kaybedince devleti, muhabbeti kaybedince imparatorluğu kaybettik. (Korkarım, aile içi suskunluğumuzdan doğan boşluğa yerleşen televizyon, gitgide tüm benliğimizi saracak ve bu yüzden aileyi de kaybedeceğiz!). Osman Gazi ümmi olmasına rağmen, bir kurmay subay maharetiyle Bizans kalelerini düşürmesinin yanı sıra âdil, dürüst, sevecen, hayırhah ve müsamahakâr olmasını da müptelâsı olduğu Şeyh Edebali sohbetlerine borçludur. “Mürit” teslimiyeti ve sadakatine “Bey” kimliğini de katan Osman Gazi,kısa süre içinde “mürşidi” tarafından keşfedilmiş, onu ustaca yoğuran“mürşid”, ortaya bir “terkip” ve “sentez” çıkarmıştı: Osman Bey kendisinden sonra gelecek padişahların da terkibi ve sentezidir! Bu sohbetlerde olgunlaşıp piştiğini, Osman Bey hissediyordu. Bir taraftan adaleti, hamiyeti, şefkati, sadakati, izzeti, paylaşımdaki fazileti öğrenirken, diğer taraftan cıva kadar akıcı, ateş kadar yakıcı, aynı zamanda Hazreti Ömer kadar âdil, Hazreti Ebubekir kadar da fazıl olmayı öğreniyordu: Bunlar bölgeye kök salmanın şartlarıydı.   Şeyh Edebali; ya engin feraseti, ya da dillere destan kerametiyle, Osman Bey’in şahsında “Osmanlı gerçeği”ni sezmiş gibiydi. Ama sezgilerin gerçeğe dönüşeceği ana daha çok vardı. “Osmancık”ın (böyle hitap edermiş) iyice pişip olgunlaşması gerekiyordu. İmtihanları bir bir vermeliydi… Tekkedeki sohbetin uzadıkça uzayıp vaktin gece yarısını geçtiği demde,Osman Bey kendisine tahsis edilen taş hücreye çekildi. Hücrede yer yatağı dışında bir rahle, rahlenin üstünde de açık bir Kur’an-ı Kerim vardı. Yatağa girdi. Uyumaya çalıştı. Fakat rahledeki Kur’an gözlerinin önünden gitmiyor, bir türlü uyku tutmuyordu. Kalktı. Abdest tazeledi… Onu sabah namazına uyandırmaya gelenler, yatağını bozulmamış, kendisini ayakta dimdik buldular. Gözleri rahledeki Kur’an’da, elleri önünde idi. Sabaha kadar ayakta dikilmişti. Durumu Şeyh Edebali’ye bildirdiklerinde, sordu: “Neden uyumadın?” Osman Bey boynunu büktü, içten gelen bir teslimiyet içinde fısıldadı:“Kelam-ı Kadim karşısında ayaklarımı uzatıp yatmayı içime sindiremedim.”“Ben dervişim, kızımı da benim gibi bir dervişe vereceğim” diyerek Osman Bey’e o güne kadar kızını vermeyen Şeyh Edebali, bu tavır karşısında çözüldü ve “Bu tavrınla bizden daha derviş olduğunu ispatladın” diyerek kızı Malhun Hatun’u (Balâ veya Mal Hatun diyen tarihçiler de var)  Osman Bey’e nikâhladı. Osman Bey bu motivasyon sayesinde “Osman Gazi”ye dönüşüp Bizans kalelerini bir bir fethetti. Vefat ettiğinde Bursa feth edilmek üzereydi.
Osmanlı Arşivinin Önemi Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Ömrü boyunca Osmanlı târihini inceleyen İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı târihinin arşiv vesîkaları incelenmeden, kânunnâme ve yazma eserler okunmadan doğru öğrenilmeyeceğini savunur ve bu konuda şöyle diyordu:
Târih meraklılarına şunu söyleyeyim ki Osmanlı târihini yalnız basma eserlerden okurlarsa pek noksan ve kısmen de hatâlı mâlumât (bilgi) elde etmiş olurlar. Altı buçuk asırlık devamlı bir târihi olan Osmanlı İmparatorluğunun siyâsî, mâlî, iktisâdî, askerî, ilmî, içtimâî (sosyal) vb. vaziyeti, hakîkî menbâlara (kaynaklara) dayanılarak tetkik edildiği zaman bu devletin bütün azametiyle çehresi meydana çıkar. 
Başka türlü, sathî, derme çatma mâlumât ve basit tetkik ile haklı olarak bu hayret ve takdire şayan azamet ve kudretin anlaşılmasına imkân yoktur. Yine bunun gibi bu devletin inhitat (gerileme) ve sukûtu (yıkılması) ve buna dâir olan vesâik (vesîkalar) ve eserler iyice incelenmedikçe doğruyu görmek imkânsızdır. İşin iç yüzü târihlerden ziyâde vesikalarda görünmekte ve vaziyet ancak o zaman aydınlanmaktadır. 
Ben arşivleri görüp beni alâkadar eden vesîkaları henüz incelemeden ve yine bu devlete âit yazma ve basma yüzlerce gerek perakende (dağınık) ve gerek toplu olarak yazılan kânun ve kânunnâmelerini tetkik etmeden önce kendimi Osmanlı târihine oldukça vâkıf bir adam sanırdım. 
Ancak kânunnâmelerle vesîkaları tetkik ettikten sonradır ki bu hususta ne kadar sathî mâlumât sâhibi olduğumu anladım ve yine o zaman Roma İmparatorluğundan sonra en çok süren ve üç kıtaya yayılmış olan bu devletin kudretini ve inhitatı (gerilemesi) esnâsında pekçok sadmelere (darbelere) rağmen neden Selçuk, Cengiz ve Timur imparatorlukları gibi az zamanda parçalanıp dağılmadığını ve köşesinden bucağından koparıldığı halde dimdik ayakta durduğunu ve sonradan, yâni 19. asırdan îtibâren de neden süratle sükût ettiğini (yıkıldığını) idrak edebildim. 
Îmân ve akide hâline gelmiş olan kânunların zayıf zamanlarda bile şöyle böyle tatbik edilebilmesi ve bu kânunların nesilden nesile kudsî an’ane olarak devam etmesi, Türk milletinin kendisini her zaman hâkim mevkide görmesi, onun en zayıf olan zamanlarında da kendisini, yâni İslâm câmiâsını parçalanmaktan kurtarmıştır.
Osmanlıya Karşı Kin ve Hınç Hiç Bitmedi Fuat Bol B izler, ne kadar ‘redd-i miras’ta bulunsak ve inkâr etsek de; Osmanlı, bizim ecdadımızdır. Yani biz Osmanlının torunlarıyız. Bir kısım haramzade, bu iddiada bulunuyor diye, bu yalanı kabul edemeyiz.

İçeride ve dışarıda; neden, Osmanlının bu kadar çok düşmanı var; hiç düşündünüz mü? Bu hâl, dünyanın gerçeği ve belki de kuralıdır. Nitekim, dünya, kuruldu kurulalı çoğunluk, hep Hakk’ın ve haklının karşısında olagelmiştir.

En doğru insanlar; Hakk’ın emirlerini getiren ve adaleti sağlayan Peygamberler (aleyhimüsselam) değil miydi? İnsanların çoğu, gerçeğe kulaklarını tıkayıp, bunlara cephe almadı mı?

Cibilliyeti düzgün olan, veliyyi nimeti inkâr eder mi? Ayrıcı, Osmanlıyı inkâr edebilmek için, nankör olmak lazımdır. Hayat ve mematımızı onlara borçluyuz. Onlar olmasa idi, hem yaşayamayacak ve hem de bu topraklara sahip olamayacaktık. Dinimizi bile onlara borçluyuz.

Bütün bunlara karşı biz; Osmanlı hanedanını (çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden, usul ve furu’u ile) bir gecede ‘vatan haini’ ilan edip, ülkeden kovduk! Bir an olsun düşünmedik; herkes vatan haini olabilir ama; vatanın sahibi olan (!) kişi ve kişiler asla vatan haini olamazlar. Aksi halde, varlığını inkâr etmiş olur ki, bu da, aklen mümkün değildir. Yani, Memalik-i şahane’nin sahibi konumunda olanların ‘hain’ olmaları için deli olmaları gerekir!

Osmanlı hanedanı mensupları, tıpkı Rusya’daki gibi Çar ailesine reva görülen, topluca kurşuna dizilselerdi; zulmün bir derecesi olarak algılanabilirdi. Ama, onlara reva görülen yurt dışı sürgün zulmünün tarifi imkânsızdır.

Çil yavrusu gibi dünyanın muhtelif ülkelerine dağıldılar. Öylesine fakr-u zaruret içinde bir hayata düçar oldular ki; halife-sultan olacak kişi, Paris’te ‘gavur mezarlığında’ bekçiliğe mecbur kaldı! Bir diğeri; 400 sene atının üzengisini tutmanın intikamını alırcasına; Arnavutluk Kralı Zozo’nun yaverliğine reva görüldü!

Merhum Adnan Menderes, bu ailenin yalnızca kadınları için; 1952 yılında yurda dönebilmelerine imkân tanıdı. Erkekleri ise, 1974 yılını bekledi. Artık, öyle oldu ki, aile fertleri bir araya gelse de; lisanen anlaşabilmelerine imkân yoktu. Zira kimisi Arapça, kimisi İngilizce, kimisi Fransızca, kimisi bilmem nece konuşuyor ve ancak yaşlıları, zor da olsa Türkçe konuşabiliyorlardı!

Vaktiyle; bir tanesi ile tanışmak ve sohbet etmek imkânım olmuştu (Baltalimanlı): Benim iki kızım oldu; onları okuttum ve şimdi, Brüksel’de uluslararası bir kuruluşta üst düzey bürokratlık yapmaktalar. Baba olarak; kendi kültürümden onlara verebildiğim tek şey; onları ‘gâvur’la evlendirmeyip, mürted olmalarını engellemekten ibarettir! Hâlâ ikisi de bekârdır!

Osmanlının güneşi, ta geçen asrın başlarında söndü. Değirmen gitmiş; gürültüsünü arayanlar yok mu? Elbette var! Gürültünün hayal olduğunu bilmelerine rağmen; içerideki ve dışarıdaki mahut çevreler hâlâ Osmanlı düşmanlığını diri tutuyorlar.Bizlerin, Kamusluk çapta yazıp-söyleyip anlatamadıklarımızı; İsrail Cumhurbaşkanı Chaim Weizman bir cümle ile özetliyor:

“Biz Yahudiler, 20. Yüzyılda, Orta-Doğu’da yıkılmaz denen Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıp iki devlet kurduk! Onlara, öyle güzel bir sistem inşa ettik ki, Türkler, bize Filistin’i vermeyen Abdülhamid’e 200 sene daha söverler!”

Biz de diyoruz ki: Sövün! Sövün babalarınıza! Bakalım, anneleriniz daha ne kadar dayanacak?!.

Garplılaşmanın Neresindeyiz? Prof. Dr. Mümtaz Turhan Prof. Dr. Mümtaz Turhan, 1908 de Erzurum’da Pasinler ilçesinde dünyaya gelmiştir. Aslen oralıdır. İlk ve orta tahsilini Kayseri’de, Lise’yi Ankara’da tamamlamışdır. Devletin açtığı imtihanları kazanarak Yüksek Tahsilini (1928-1935 yılları arasında) Almanya’da yapıp Doktorasını da ikmal ederek yurda dönmüştür.1935 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Kürsüsüne Asistan olarak girmiş, 1969 yılında bu Fakültenin Profesörü olarak hayata gözlerini yummuştur. Pek çok öğrenci yetiştirmiş bir hayli eser vermiştir. Aşağıda Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz” isimli kitabının son kısmını sunuyoruz: Türk münevverleri artık memleket gerçeklerini kabul edip ona göre tedbir almakla mükellef olduklarını unutmamalıdırlar. Bu zarurete uymadıkça, Türk gerçeklerini inkâr edip onun dışında tedbirler aradıkça bu memleketin hiçbir meselesinin halledilmeyeceğini bilmelidirler. Bu prensiplerin dışın alınacak tedbirlerin, ancak zarar vereceğini son otuz senelik tecrübeler bile göstermeye kâfidir. İşte bu gerçeklerden biri de Türk halkının Müslüman olması ve böyle de kalma arzusudur. Bir imparatorluk pahasına elde edilen bu tecanüsün bozulması Lübnan’daki gibi ancak bir faciaya sebep olabilir. Kızıl kundakçı ile ona kanan gafil bir avuç münevverin, biz Müslüman kaldıkça Avrupalıların husumetinin üzerimizden eksik olamayacağı, dinin terakkiye mani olduğu, hurafelerle dolu bulunduğu, dine bağlılığın veya dini terbiyenin aramızdaki mezhep farkları dolayısıyla zarar vereceği şeklindeki iddiaları, birer safsatadan ibarettir. Zira sosyoloji, bize, dinsiz hiçbir cemiyetin bulunmadığını, dinin insanın en asli ihtiyaçlarından birini tatmin ettiğini, ilmin onun yerine geçemeyeceğini, binaenaleyh bir kültürde cemiyetin ihtiyaçlarını tatmin eden her müessese gibi, dine de dokunulmaması icabettiğini, aksi takdirde, komünistlerin başlangıçta dini kaldırmak için giriştikleri mücadelede Rus köylülerini putperest yapmaları gibi bir neticenin elde edileceğini, gayet sarih bir şekilde öğretmektedir. Dinin terakkiye mâni olduğu iddiası, yukarıda münakaşa edilmişti. Burada, sadece, bu gün en medeni milletlerin aynı zamanda en dindar milletler olduğuna işaret edilmekle iktifa edilecektir. Mezhep farklarına geline, bunların geçmişteki kadar mühim olabileceğini zannetmiyoruz. Bunlardan bir çoğunun cehalet eseri olduğu muhakkaktır, ve zamanla, ortadan kalkacaktır.   Diğer taraftan, Türkiye’de gayri müslim, diğer bütün cemaatler, serbest bir şekilde dini terbiye alırken, büyük ekseriyeti bu nevi sudan bahanelerle bundan mahrum etmenin mânası anlaşılamamaktadır. Mamafih, başta kızıl kundakçı olmak üzere, bu iddiaları ortaya atanların çoğu, bunlara bizzat inanmamakta ve bunların bir safsatadan ibaret olduğunu bilmektedirler. Ancak onların bildikleri diğer çok mühim bir nokta da, bugün Türkiye’nin ayakta durması, milli bazı hasletleri yanında dini hislerine borçlu olmasıdır. Bir Pomağı, bir Arnavut, bir Boşnağı, bir Çerkes ve Gürcüyü ırkdaşlarından, ana vatanından koparıp Türkiye’ye sürükleyen, evvelce gelmiş olanları da bizimle birlikte yaşamaya sevkeden kuvvet din değil de nedir? Henüz bütün memlekete şamil, umumi ve müşterek bir kültüre dayanan milli bir şuura kavuşmadan bizi bir millet halinde birleştiren ve birlikte yaşamayı temin eden böyle bir bağı koparmamız doğru olur mu? İşte kızıl yobazın, inkılâp ve lâiklik prensiplerinin perdesine sığınarak harekete geçmesinin başlıca sebebi de, bunu bilmesidir. Fakat bu arada, asıl üzücü olan nokta, bazı Türk gençlerinin kendilerini, bilmeyerek, bu nevi safsatalara kaptırmış olmaları ve memleketi cidden kalkındıracak tedbirler yerine bilâkis onu yıkacak propagandalarda çareler aramalarıdır. Zira dâva, eğer Türkiye’nin kalkınması ise, o ne sadece çarşafın, ne birden çok kadınla evlenmenin ortadan kalkması, ne de ilk tahsil ile mümkündür. Çünkü bunlar, dinden ziyade muayyen iktisadi şartların, yaşayış tarzlarının meydana getirdikleri, netice mahiyetinde hâdiselerdir. Hakikatte poligami, Müslüman olmayan diğer bütün cemiyetlerde de rastlanan bir hâdisedir. Bunu kanunla, zorla ortadan kaldırılmasıyla mümkün olmamakta veya, kısmen muvaffak olunduğu takdirde de, fuhşun çoğalmasına sebep olduğu için, fayda yerine, zarar vermektedir. Halbuki, bunun yerine, memleketi hakikaten kalkındıracak, yukarda tavsiye edilen tedbirler gibi hakiki çarelere başvurulduğu zaman, bunların kendiliğinden, bir nesil zarfında, ortadan kalktıkları görülmektedir. Bu itibarla halkın cehaleti, onun batıl itikatları ve hurafeleriyle mücadele etmek, onun zihniyetini değiştirmek isteyen münevver, işe kendisinden başlamalı, ilkin kendi bilgisini arttırmalı, ilmi esaslar dahilinde kendi zihniyetini düşünüş tarzını değiştirerek yukarıdaki safsatalara benzer kanaatlerden, batıl itikat ve hurafelerden kurtulmaya çalışmalıdır. Bunda muvaffak olamadığı takdirde, rehberlik hakkı gibi salâhiyetini de kaybedecektir.
Türkçe’nin Sultanı Prof. Dr. Necmettin Hacıemmioğlu Kendisine “Sultan-ı Şuarâ” payesi verilen. Necib Fazıl bey, o mertebeye Türkçenin Sultânı olduğu için ulaşmıştı. Ancak, Onun bu sahadaki kudretini anlatabilmek, imkânsızlıktan da ötedir. Esasen merhumun tefekkür iklimini görebilmek de, Türkçeyi kullanırken gösterdiği yüksek dehâyı kavramaya, bağlıdır. Nevâyi, Fuzûli ve Şeyh Galib gibi hem Tasavvuf ummânının derinliklerine  dalmış hem de şairliğin zirvesine ulaşmış simalar da böyledir. Onlar da, Türk Dilini, akıllara durgunluk verecek bir ustalık ve maharetle kullanmışlardır. Rahmetli Üstat bu vâdinin yirminci asırdaki zirvesidir. O, Türkçe’nin kimse tarafından bilinmeyen sihirli hazinesine, âdetâ, tek başına girmişti. Onun için, her mısra ve cümlesi yepyeni bir mücevher dizisine benziyordu. Aynı kelimelerle bir başkasının öyle mısralar söylemesi mümkün değildi. Fikir ve san’at adamlarının kendi sahalarındaki mertebeleri, kullandıkları kelimelerin çeşit bakımından zenginliğine göre tesbit edilir. Necib Fazıl’ın, bu açıdan incelendiği zaman, hakiki bir dahi olduğu görülmektedir. Çünki, Üstat, seçtiği her kelimeye, hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği manâ, ve nüanslar kazandırmıştır. Yalnız şu husus iyi bilinmelidir ki, O’nun bu mahareti, «teşbih» ve «mecaz» gibi edebi san’atlara başvuranlarınkinden tamamiyle farklıdır. O, kaidelere bağlı klasik söz san’atları ile süslenmiş sun’i bir üslüba sahib değildi. Şiir ve nesirlerindeki müstesna güzellik, doğrudan doğruya kelimelere verdiği «hüviyet» ile onları istif etmekle gösterdiği dehâdan gelmekteydi.Bütün mimari eserlerinin esas malzemesi taş ve mermer olduğu halde, nasıl, Süleymaniye Câmiini yapmak Koca Sinan’dan başkasına nasib olmamışsa, aynı Türkçe ile Necib Fazıl gibi yazmak ve konuşmak da, öyle, kimseye nasib olamayacaktır. 
İyi Bir Tarihçi Olmak İçin Osmanlıca Bilmek Şart Ö. Serdar Akın Tarih hocaları, iyi bir tarihçinin yetişmesinde okullarda Osmanlıcanın öğretilmesinin şart olduğunu, ayrıca kaynaklardan hakkıyla istifade edebilmek için de Arapça ve Farsça’nın yeterince bilinmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Bu konuda tarih hocalarıyla yapılan bir röportajdan aşağıda özetler sunuyoruz.  Prof. Dr. Abdülkadir Özcan Dünün ve bugünün tarih talebesi arasında şüphesiz önemli farklılıklar var. Geçmişte, mesela bizim talebelik yıllarımıza tekabül eden 70’li senelerde Türkiye’de tarih bölümü sayısı çok azdı. Dolayısıyla genelde çok istekli adaylar bu bölümlere giriyorlar ve nispeten iyi eğitim alıyorlardır. Düşünüyorum da, o zamanların lisans tezlerinden bazısı günümüzün yüksek lisans hatta doktora tezi seviyesinde idi. Günümüzde üniversite öncesi dönemde talebeyi tarih bölümüne sevk edecek çevrenin olmadığı kanaatindeyim. Bence liselerde, yani yeni dönem orta öğretim sisteminin son dört yılında tedrisata “Osmanlı Türkçesi” seçmeli ders olarak konulmalıdır. Zira bin yıllık tarihimizin kaynak dili Arap harfleriyle yazılmıştır. İngilizcenin de etkisiyle geleneksel Türkçemiz kaybolmak üzere.. En basit kelimeleri bile derslerde kullanmakta zorlanıyoruz. Zira yaşayan Türkçemizin pek çok latif kelimesini eski diye, Arapça veya Farsça diye atmışız. Benim Tarih talebesine tavsiyem, mutlaka Arapça ve Farsçayı öğrenmeye çalışmalarıdır. Osmanlı Türkçesi için Arapçanın kelime yapısına dair “Sarf” kısmının bilinmesine zaten ihtiyaç vardır. Ancak unutulmamalıdır ki, pek çok kaynağımız Arapçayla yazılmıştır; dolayısıyla cümle yapısına dair “Nahiv” bilgisine ihtiyaç vardır. Öğrenilmesi daha kolay Farsça ise Türkoloji araştırmaları için bilinmesi zorunlu dillerdendir.
Prof. Dr. Azmi Özcan
Tarih doğrudan doğruya bir kimlik (hüviyet) meselesidir bu itibarla da bu meseleyi kendisine dert edinen insan ve toplumlar için hayâti derecede önemlidir. Özellikle ülkemizdeki tarih eğitiminin gelişim kaydetmesi için öğrencilerin kendilerini daha donanımlı kılmak adına bir batı dili, bir doğu dili ve kendi geçmişi hakkında bilgi sahibi olması için de orijinal eserleri okuyabilecek kadar Osmanlı Türkçesi bilgisine sahip olması elzemdir. Bunun yanında iyi bir öğrenci olması gerekmektedir. Bu yüzden tarih öğrencilerinin bir sosyal bilimci olarak yetişmesini sağlayacak, yabancı dil gelişimlerini özendirerek destekleyecek, çok iyi derecede Osmanlı Türkçesi ve paleografyası öğrenmesine imkân verecek bir zemin hazırlanmalıdır.
Prof. Dr. Feridun Emecen
Günümüzde Tarih Bölümü sadece Osmanlı tarihini alakadar eden dersleri vermiyor. Öğrenci ilgisine göre bunları tayin etmek lazım. Eğer Osmanlı tarihi üzerinde duracaksa, onun üzerine eğiliyorsa o zaman Osmanlıca vazgeçilmez bir hale bürünmüş oluyor. Ben hani kültür boyutunu bir tarafa bırakıyorum, mesleki açıdan söylüyorum. Zira eski kültürden kopmamak için her entelektüelin belli bir seviyede Osmanlıcaya aşina olması aşikâr. Ama mesleki formasyon itibari ile de Osmanlıcayı çok iyi bilmek gerekiyor. Bunun iyi öğretilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Fakat ders programları buna her zaman müsait olmayabiliyor. Büyük üniversitelerde büyük bölümlerde, yani öğrenci ve hoca sayısının kalabalık olduğu bölümlerde bu anlamda program yapmakta ciddi problemlerle karşı karşıya kalınabiliyor. Herkes kendi dersini önemseme peşinde koşuyor ve o zaman öğrencinin neye ihtiyacı olduğu ve nasıl bir ideale yakın eğitim görmesi gerektiği konusunda ciddi bir eksiklik ortaya çıkıyor.
Prof. Dr. Hayrunnisa Alan
Öncelikle dil problemi var. Burada kastettiğim yabancı vs. değil; öğrenciler kendi dillerine yeterince vâkıf değiller. Yurtdışında uzun süre kalmış değilim; fakat derler ki orta öğretim seviyesinde bir İngiliz genç Shakespeare’i anlamakta fazla güçlük çekmez. Bizde ise durum maalesef çok vahim; bırakın birkaç yüzyıl öncesini şimdiki nesil 50 yıl öncesinin metinlerini anlamakta güçlük çekiyor. (Son devrin meşhur tarihçilerinden)Togan’ı, Kafesoğlu’nu anlamazsanız, onların ortaya koyduklarını yeniden keşfetmeye çalışırsınız!
Prof. Dr. İdris Bostan
Tarih öğrencilerinin mezun olmadan önce mutlaka Osmanlıcayı öğrenmeleri ve her çeşit arşiv yazısına aşina olmaları şart. Arapça ve Farsça’yı hiç olmazsa başlangıç seviyesinde ve Osmanlıca için gerekli olduğu kadar öğrenmelidir. Maalesef mevcut müfredat yetersiz kalmaktadır. Bunlardan daha önemlisi öğrenci Osmanlıca öğrenmenin önemini kavramalıdır. Aksi takdirde iyi Osmanlıca okuyabilme kabiliyeti sayesinde sadece eski metinlerin edisyon kritiği yapılarak bugün ünvanlar alınmakta ve bütün akademik hayat bunlarla meşgul olarak geçmektedir. Herhalde tarihçilik bu değildir. Yine tarihçiliğimizin gündemi vak’anüvislerden daha az merkeziyetçi değildir ve esas itibariyle hamaset üzerinde zemin bulmaktadır. Tarihçi günlük politikalara alet olmamalıdır. Sinema filmleri ve dizilerle meşgul olması tarihçiye ve tarih ilmine bir haksızlıktır. Vaktiyle Ömer Lütfı Barkan, Halil İnalcık, Cengiz Orhonlu ve Mehmet Genç gibi hocalar Osmanlı tarih araştırmalarında çığır açmıştır. Uzun yıllardır İstanbul ve Anadolu üniversitelerinin tarih bölümlerinde bu yollardan gidilerek tezler üretilmek istenmişse de, maalesef öncü hocalar doğru anlaşılamadığı için ümit edilen sonuç alınamamıştır.
Prof. Dr. Muammer Demirel
Eğitimde dikkat çekici olarak son yıllarda gördüğüm bir durum ki; tarih öğrencileri Uzunçarşılı’nın Osmanlı tarihini okumakta zorlanıyorlar. Halbuki bizim zamanımızda ya da bundan 5-10 yıl önce okuttuğumuz öğrencilerden böyle bir şikayet almıyorduk. Anlaşılıyor ki okuma alışkanlıkları zayıf. Bundan kaynaklanıyor. Ama öğrenim veya en azından Osmanlıca öğrenme seviyeleri de bir hayli düşmüş gibi gözüküyor. İdealist öğrenciler aradan çıkıyor ve onlar bakıyorsunuz dil öğreniyorlar, kaynak okuyorlar. Çoğunluk olmasa da aradan bir bakıyorsunuz birkaç öğrenci çıkıyor bir sürü kaynak okumuş; gelip sizinle kaynakları tartışıyor. Kendini yetiştirmeye yönelik idealist öğrencilerin belki sayı olarak da arttığını söyleyebilirz. Türk Dili ve Edebiyatı’nda da aynı şey olabilir ama tarih bölümünde Osmanlıca öğretirken temel bir Arapça ve Farsça da öğretmek lazım. Herkes belki okuyabiliyor Osmanlıcayı ama; onun kurallarını, üzgün okumayı yahut yazmayı ve tam olarak anlamayı başarabilecek derecede öğrenmenin yolu da esasında biraz Arapça ve Farsça öğrenmekten geçiyor. Tarih öğrencilerine tavsiyem bir kere idealist olmaları. Bunun için Osmanlıca kaynakları okuyabilmeleri, ondan sonra da yabancı literatüre hâkim olmak için yabancı dil öğrenmeleri lazım. Birinci ikinci elden kaynakları da öğrencilikte okumaları gerekli. Hani bir şair diyor ya “bir sazlıkta saz bile olacaksan en iyi saz sen olmalısın”. Bugün dünya çapında tarihçilerimiz var; ben de onlar gibi neden olmayayım, diye düşünmeli ve ona göre çalışmalılar.
Prof. Dr. Necdet Öztürk
Her akademik tarihçinin klasik şark dillerini yani Arapça ve Farsçayı öğrenmesi gerekmez. Bu diller, İslâm ve Selçuklu tarihi çalışacaklar için zaruridir. Çünkü bu diller bilinmeden o dönemlerin ilmi yapılamaz. Osmanlı tarihini düşündüğümüzde ise söz konusu dillerin bilinmesinde büyük fayda var. Osmanlı’dan kalan tarihî kaynaklar aslında bunu bir bakıma mecburi kılıyor. Her şeyden önce temel bir dil alt yapısının olması, bu işin bilimini yapanlara büyük avantajlar sağlar. Zaman ve enerjilerini akıllıca kullandıklarında ilmî çalışmalarında zorlanmayacakları gibi hiç şüphesiz daha çok yayın yapacaklardır.   Prof. Dr. İsmail Hakkı Demircioğlu Tarih bölümü öğrencilerinin Osmanlıca, Farsça ve Arapça dersleri almaları şart. Bu Türkiye’de üniversite seviyesinde tarih eğitiminde büyük bir eksiklik. İyi bir tarihçi bu dillerin haricinde birkaç da yabancı dil bilmeli. Eğitimin ve tarih öğretiminin diğer bir boyutu değer eğitimidir. Yurt dışında özellikle Japonya’da değer eğitimine çok dikkat ediyorlar. Ben sadece tarih dersinde değil diğer derslerde de değer eğitimine katkı sağlanması gerektiğini savunuyorum. Siz ne kadar bir insanı bilgili yetiştirirseniz yetiştirin, ona değer vermediğiniz takdirde, kalbini iyi tutmadığınız takdirde o insan problemlidir. İster doktor olsun, ister müthiş bir mühendis olsun veya çok mükemmel bir tarihçi olsun eğer bir değer sistemi, inanç sistemi yoksa, eğitim ona bir değer vermemişse o insan problemli insandır diye düşünüyorum.
Doç. Dr. Bahri Ata
Ülkemizde sosyal bilimlerle uğraşacak olan herkesin Osmanlıca bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Taşıma suyla değirmen dönmez. Hukukçu, mimar, iktisatçı, sosyolog, psikolog, eğitimci vb. kişilerin kendisi Osmanlıca bilmeli ki sahasıyla ilgili Osmanlıca gazete, dergi ve kitapları okuyabilsin. Tarih bölümlerinde öğrenim gören herkes, birinci sınıfta temel bir Osmanlıca dersi almalıdır. Osmanlı tarihi konusunda uzmanlaşmaya devam edecekse, çalışacağı döneme göre yazı çeşitleri konusunda ileri seviyede bilgiler edinmelidir. Eğer Roma ve Bizans tarihi çalışacaksa da Latince, Eski Yunanca; Ortaçağ yakut İslam tarihi çalışacaksa da Arapça ve Farsça dillerini öğrenmelidir. Tarih bölümlerindeki iki saatlik tarih metodolojisi dersi yeterli değildir. Bu konuda okumalarına devam etsinler. Tarih yazıcılığındaki yenilikleri çok yakından takip etmelidirler. Tarih yazıcılığının bazı meseleleri vardır ki işin mutfağında daha iyi anlaşılabilir. Genç tarihçi adayları uygulamaya özellikle vakit ayırmalılar. Meşhur eğitimcimiz İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun ifadesiyle “yüzme, ancak yüzerek öğrenilir.” Ben de yazma kabiliyetinin, yazarak gelişebileceğini düşünenlerdenim.
Yeni Osmanlı ve Yeni Çarlık Rahim Er Bolu’nun Göktepe Köyü’deki bir kabir taşında şu cümle yazmaktadır: Moskof keferesinden intikam alamadan fedayı cân eden alemdar Ali Ağa’nın ruhuna fatiha.  Bu malumat, Necip Fazıl merhumun “Moskof” adındaki eserinde mevcuttur. Ali Ağa ceddimiz, ne çekmiş, ne yaşamış ki intikam duygusunu  “seng-i mezar”ına dahi nakşettirip müstakbel nesillere miras bırakmış?
Ondan önceki nesiller, Ondan sonraki nesiller, daha sonraki nesiller, hep bu düşmanlığa sahipti…

Şu vak’a bile sebep olarak yetmez mi?: Ruslar, Kırım’ın kuzeyindeki Azak Kalesini basarlar. Ahali kılıçtan geçirilir. Kadın-kız perişan olur. I. Abdülhamid Han’a üzüntüden nüzûl iner/felç geçirir ve vefat eder.

O öfkelerden beslenen son nesil bizler olduk. 1970’lerde sosyalizm, ülkenin bir kısım çocuklarını aidiyetlerinden koparmıştı. Kopanlar, Marx, Lenin derken Rus dostu kesilmişlerdi. Türkiye’deki sağ-sol kavgaları diğer memleketlerdeki sağ-sol kavgalarından farklıydı. Oralarda ideolojilerin ihtilafı yaşanırdı. Bizde aynı zamanda Rus taraftarı olmakla olmamak da çarpışmaktaydı. Hiçbir dünya şehrinin meydanında bizdeki gibi “komünistler Moskova’ya” diye bağırılmamıştır!

Bu havada büyüyen biz nesiller, bir gün gelip Rusya ile dost olabileceğimizi düşünemezdik. Rusya ile Devlet-i ali Osman’ın yaptığı harpler, alt alta toplanınca 25 yıl tutmaktadır. Azak Kalesi, Sarıkamış, Kars, felaketler felaketi 1293/1876 Harbi ve benzerleriyle çeyrek asırlık vuruşmalar düşmanlıkların sebebidir. 

Bunlara bir de II. Dünya Harbinden sonra Soğuk Savaş döneminde kapitalist dünyanın propaganda ve körüklemelerini eklemek lazım. İstihbarat servisleri NATO için, Batılı devletler için gençlerimizi feda ettiler.

Böylesine bir tumturaklı psikolojideyken 1980’lerin sonunda SSCB’nin yıkılmasıyla apayrı bir dünyaya girdik. Kapılar açıldı. Önce Ruslar, bavul ticareti için İstanbul’a gelmeye başladılar. Sonra Türkler, Moskova’ya gitmeye başladı..

İki adam, iki ayrı ülkede iki farklı başarıya imza atarak ezberleri bozuyordu: Özal, Türkiye’yi Kemalist hapishaneden kurtarıp dünyaya açtı. Gorbaçov, Leninist Rusya’yı kendi ana omurgasına çekti.

Açılan kapıdan çıkan muhafazakâr müteşebbislerimiz, solculardan önce Moskovaları buldular, oraları imar ettiler. Zamanla iki devlet arasındaki ticaret çeşitlendi. “Ayıdan post, Moskoftan dost olmaz!” deyimi pörsüdü, düşmanlıkların yerini dostluklar aldı. İtimat öylesine pekişti ki koalisyon iktidarları, kışlarımızı Rus tabii gazına raptetti. Bu arada yığınla evlilik gerçekleşti.
Bunlar olurken Rusya’da da Türkiye’de de farklı çapta devlet adamları gelip gitti. Sonunda Rusya Putin, Türkiye de Erdoğan diye lider çıkarma talihini yakaladılar. İkisinin de dünden hız alarak yarına dair projeleri var. Biz OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu derken Rusya da BDD/Bağımsız Devletler Topluluğu dedi. İkisinin de Orta Asya Müslüman Milletleri üzerinde tasavvurları bulunmakta.

Bugün her iki devlet de stratejilerini çizerken aslında ve esasında “Yeni Osmanlı” ve “Yeni Çarlık” demekteler. Yeni Çarlık, Kırım’ı yuttu. Ukrayna’nın üçte ikisini götürmekte. Gazı, Avrupa’ya karşı silah doğrultmuş vaziyette. Kafkaslar zaten sindirildi. Belki bugün değilse de hemen yarın kritik eşikte olacağız.
Şu meseleyi sorgulamak gerekir: Mevcut dostluk devam edecek mi, yoksa tarih tekerrür ederek yarın yine mezar taşlarına intikam cümleleri mi yazılacak?

“Dış politikada ebedi dostluk ve ebedi düşmanlık yoktur” karinesini yukarıda yazdıklarımız da isbat etmekte. Biz dostluğumuza vefalıyız. Ve fakat akıllı da olmak şart. Katar’la gaz anlaşması bundan. ABD ve diğerleriyle menfaat ortaklıklarımız inkâr edilemez. Ama şu da değişmez bir gerçek ki Yeni Çarlık’la komşuyuz. Bu bölgede dövüşmeden, paylaşarak yaşamaya mecburuz.

Atlas Okyanusu’nda Türkler Yılmaz Öztuna XVI. asırda Osmanlı Türkleri’nin Akdeniz’i ve Akdeniz’e bağlı denizleri âdeta bir “Türk gölü” haline getirdiklerini herkes bilir. Aynı asırda Türkler’in Hind Okyanusu’nda ve bu okyanusa bağlı denizlerdeki faaliyeti hakkında da epey yayın yapılmıştır. Ancak denizcilerimizin Atlas Okyanusu’ndaki seferleri pek az bilinmektedir. Hattâ Türk kaynaklarında, bu konuda hemen hemen hiçbir ciddî bilgi yoktur. Atalarımızın Atlantik’teki seferlerini ancak o devrin Avrupa kaynaklarından öğreniyoruz. Bu hususta İngiliz kaynakları, başta gelmektedir. Bazı Avrupa tarihçilerinin “Türk asrı” veya “Kanunî Süleyman asrı” dedikleri XVI. Asırda da Türkiye, bir cihan siyaseti takip etmiş, dünyanın hemen her tarafıyla ilgilenmiştir. Bu ilgi, biraz azalarak, XVII. Asırda da devam etmiştir. Ancak İtalyan devletleri gibi bir Akdeniz devleti olduğu için açık denizlere İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa, Holanda gibi Atlantik devletleri derecesinde ilgi duymamıştır. Esasen Atlantik ile Pasifik, Fas ile Malaya arasında yayılan bir imparatorluğun, küçük topraklara sığınmış Batı Avrupa devletleri gibi, dış ülkeler edinmeye ihtiyacı yoktu.Bununla beraber Osmanlı Türkleri, Amerika’nın keşfi tarihinden başlayarak, Atlas Okyanusu’na ilgi duydular. Pîrî Reis, XVI. Asrın ilk yıllarında Amerika’dan bahsetmiş, hattâ iki büyük Amerika haritası çizmiştir. Arzın yuvarlak olduğunu Türk bilginleri arasında ilk defa açıkça ileri süren Pîrî Reis’in Amerika Haritaları, aynı yıllardan Avrupa’da çizilen Yeni Dünya haritalarından çok daha doğrudur. Bütün Batılı bilginler, bu noktada birleşmişlerdir.Barbaros Hayreddin Paşa, dikte etmek suretiyle yazdırdığı “Gazavât” adlı hâtıralarında Türkler’in “Sebte Boğazı” dedikleri Cebelüttârık Boğazı’ndan çıkarak Atlantik’e açıldığından birçok defalar bahseder. Hattâ 1535 ağustosunda Cadiz Körfezi’ne çıkmış, Portekiz’in Atlantik üzerindeki güney limanı olan Faro’yu bombardıman etmiştir. Sinan Reis, Ahmedoğlu Aydın Reis, Kazdağlı Sâlih Paşa, Turgut Paşa gibi Barbaros’un yanında yetişen en tanınmış Türk amiralleri, birçok defalar Atlantik’e çıkmış, İspanya, Portekiz ve Fas’ın bu Okyanus kıyılarındaki limanlarına seferler yapmışlardır. Fas, önce Sâlih Paşa, yüzyılın sonlarında da kesin olarak Ramazan Paşa tarafından fethedilince esasen Türk imparatorluğunun sınırı da Atlas Okyanusu’na dayanmıştır. Murad Reis’in XVII. Asrın ilk yarısındaki Atlantik seferleri pek ünlüdür ve Batı edebiyatında derin tesirler yapmıştır. Murad reis, 1617’de Portekiz’in Afrika açıklarında bulunan, Madeira adasını zaptetmiş, 1200 esir alarak üssü olan Cezâyir’e dönmüştür. Aynı amiral, daha 1585’te İspanya’ya ait, Afrika açıklarındaki Kanarya takımadalarının en kuzeydoğusunda olanını, Lanzarote adasını zaptetmiş, 300 esirle Cezâyir’e dönmüştü. Sonradan Murad Reis, faaliyet ve teşebbüs alanını çok genişletmiş, Kuzey Atlantik’e seferler düzenlemiştir.Murad Reis’in seferlerinin en ünlüsü, 12 kadırgadan müteşekkil bir filo ile yaptığı 1627 İzlanda seferidir. Manş Denizi’nden Kuzey Denizi’ne geçerek Danimarka ve Norveç kıyılarını bombardıman eden Türk amirali, 1627 yılının 20 haziran günü Kuzey Kutup Dairesi’ne erişerek İzlanda kıyılarına demir atmıştır. Türkler, 16 temmuza kadar tam 26 gün İzlanda’ya hâkim olmuş, 400 esir ve büyük ganimetle 12 ağustosta Cezâyir’e dönmüşlerdir. 5000 km’den uzun olan İzlanda-Cezâyir dönüş yolu 27 günde alınmıştır. Bu seferde Türkler’e esir düşüp Cezâyir’e getirilen Olaf Egilson adındaki rahip, sonradan kurtularak İzlanda’ya dönmüş ve Murad Reis’in seferini İzlanda dilinde bir kitap halinde kaleme almıştır. İzlanda’ya Ali Biçin reis de bir sefer yapmış ve 800 esirle Cezâyir’e dönmüştür. Daha sonra Türk denizcileri, Newfoundland adasına ve Kanada’nın Labrador ve St. Lawrence kıyılarına seferler yaparak Amerika’ya erişmişlerdir. Daha güneye, Virginia kıyılarına da inmişlerdir. Daha güneye, Virginia kıyılarına da inmişler, hattâ Virginialı çok güzel bir İngiliz kızını ele geçirerek, İstanbul’a padişahın haremine yollamışlardır. Türkler’in Karayib Denizi’ne yaklaştığını gören bu denizdeki İspanyol korsanları çok telâşlanmışlar ve her yıl elde ettikleri ganimetten Cezâyir’e belirli bir pay göndermek suretiyle, Türk denizcilerinin Antiller’e gelmesini önlemişlerdir. 1674’te bir Türk filosu, Lizbon önlerine gelmiş, Portekiz başkentinin üzerinde bulunduğu Tajo halicindeki büyük bir Portekiz savaş gemisini, Lizbonlular’ın gözleri önünde zaptetmiştir. 1693’te İberya yarımadasının kuzeybatı ucu olan Finistrre Burnu açıklarında bir Türk filosu, gene bir Portekiz savaş gemisini ele geçirmiştir.1695 ocağında Ali Baba’nın kumandasındaki başka bir Türk flosu da St. Vincent Burnu açıklarında 36 topla mücehhez bir Holanda gemisini zaptetmiştir.Bu surtte Osmanlı devletiyle savaş halinde bulunan devletlerin devletlerin deniz ve iktisat gücü, korsan sınıfı sayesinde geniş ölçüde hırpalanmıştır. 1613-1621 yılları arasındaki 8 yılda yalnız Cezâyir limanına ganimet olarak 936 Avrupa savaş ve ticaret gemisinin getirildiği hatırlanırsa, yapılan işin çapı hakkında bir fikir edinmek mümkün olur.1655’te Türkler, Bristol Kanalı üzerindeki Lundy adasını ele geçirerek burasını Kuzey Atlantik’teki 30-40 kadırgadan müteşekkil filolarının üssü haline getirmişlerdir. İngiltere kıralı I. James ve oğlu I. Charles’ın bütün gayretlerine rağmen, İngiltere kıyılarının sadece 10 km. ötesinde olan bu ada, Türkler’den geri alınamamış, bu yüzden birçok İngiliz amirali kıral tarafından azledilmiştir. Bu suretle İngiltere’nin Bristol, Plymouth, Southampton, İrlanda’nın Cork ve Baltimore gibi limanları, Türk korsanları tarafından birçok defalar vurulmuş, Atlantik ortasında yüzlerce İngiliz, İspanyol ve Holanda gemisi ele geçirilmiştir. Yalnız 1627 ağustosunda 10 gün içinde 27 İngiliz gemisi, Türkler tarafından zaptedilmiştir. 19 haziran 1631 gecesi İrlanda’nın Baltimore limanının Türk korsanları tarafından zaptı, derin tesirler uyandırmış, bu olayı ünlü şair Thomas Usborne Daways, 56 mısrâlık uzun bir şiir yazarak terennüm etmiştir.  
Bütün Türk Dünyasına Yazmak Beşir Ayvazoğlu Latîfî Tezkiresi’nde anlatıldığına göre, şiirde Behiştî mahlasını kullanan Karışdıran Süleyman Bey oğlu Sinan Çelebi, ne olduğunu bilmediğimiz ağır bir suç işler ve başına bir bela gelmesinden korkup Herat’a kaçarak Ali Şiir Nevâî ile Molla Câmî’ye sığınır. Behiştî, birkaç yıl sonra, bu iki büyük şairin Sultan II. Bayezid’e hitaben yazdıkları bir mektupla dönecek ve affedilecektir. Bu hadise, Nevâî’nin Osmanlı sarayında da büyük bir itibara sahip olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Behiştî’nin beraberinde Nevâî’nin şiirlerini de getirdiği muhakkaktır. Ancak yine Latîfî, onun şiirlerinin ilk defa Molla Câmî ve Nevaî’nin tavsiyesiyle II. Bayezid’e gelen Basirî adlı bir şair tarafından Osmanlı ülkesine getirildiğini yazmıştır. Esasen, lehçeleri ne kadar farklı olursa olsun, bütün Türk şairleri, şiir dünyalarını müşterek bir kültür ve inanç zemini üzerine kurdukları, aynı efsaneleri, aynı “legende”ları ve aynı sembolleri kullandıkları için birbirlerini anlamakta hiç güçlük çekmiyorlardı. Nitekim Nevâî’nin şiirleri Anadolu’da çok büyük bir ilgi ve hayranlıkla karşılanmış ve divan şairleri, onun şiirlerini anlayabilmek için Çağatay Türkçesi öğrenerek gazellerine nazireler yazmaya başlamışlardır. Hatta Nevâî dili için hususi lügatler bile yapılmıştır. Ali Şir Nevâî ve Fuzulî, Osmanlı şairlerinin örnek aldıkları ve nazireler söyledikleri, biri Azerî, diğeri Çağatay sahasına mensup iki büyük şairdir. Fuzulî esasen Doğu’daki Çağatay şairlerini de, Batı’daki Osmanlı şairlerini de çok iyi tanıyor ve Nevâî’den Leyla vü Mecnun mesnevisinde, “Olmuştu Nevâyî-i sühedan/Manzûr-ı şehenşeh-i Horasan” diye söz ediyordu. Çağatay Türkçesi öğrenen ve Ali Şir Nevâî’ye nazire yazan şairlerden biri de Şeyh Galib’dir. Bu iki büyük şairin ölüm günlerinin aynı olduğunu okuyucularıma hemen hatırlatmak isterim. Ali Şir Nevâî 3 Ocak 1501, Şeyh Galib ise 3 Ocak 1799 tarihinde vefat etmiştir. Nevâî (1441-1501), Horasan’ın merkezi kabul edilen Herat’ta yaşamıştır. Özellikle Şahruh devrinden itibaren benzersiz bir kültür ve sanat merkezi haline gelen, sarayları, camileri, medreseleri, kütüphaneleri, hanları, hamamları, bağları ve bahçeleriyle ünlü bir şehir olan Herat’ta, Sultan Hüseyin baykara ve Ali Şir Nevâî sayesinde Timurîler devrinin son parlak yılları yaşanmıştır. “Baykara-Nevâî Devri” diye anılan o muhteşem devir, bazı bakımlardan Osmanlı tarihinin Lâle Devri’ne benzemektedir. Aynı zamanda hattat ve ressam olan Nevâî, o kadar büyük bir itibara sahiptir ki, Sultan Hüseyin Baykara’nın bir fermanında, “istisnasız, herkesin ona azamî hürmetle mükellef” olduğu ifade edilmiştir. Şeyh Galib’le III. Selim arasında da benzer bir dostluğun bulunduğu söylenebilir. Şair ve büyük bir bestekâr olan III. Selim’in Şeyh Galib’i Galata Mevlevihanesi’nde zaman zaman ziyaret ettiği, hatta bir keresinde başını omzuna koyarak uyuduğu rivayet edilir. Bu yazıyla maksadım sadece iki büyük Türk şairini ölüm yıldönümlerinde anmış olmak değil. Aynı zamanda, Türk dünyasında bu asrın başlarına kadar kültürel mânâda bir bütünleşmeden söz edilebildiğini anlatmak istiyorum. Bu bütünleşme (entegrasyon) alfabe birliği sayesinde mümkün olmuştu. Eski alfabeyle yazılmış bir metni, her Türk topluluğu kendi ses değerlerini vererek okuyabiliyordu. İsmail Gaspıralı’nın Tercüman’la kazandığı başarının temelinde bu gerçek vardır. Hiç şüphesiz, bugün de Türk dünyasında kültürel bütünleşmenin yolu alfabe birliğinden geçmektedir. İki yüz milyonluk bir dünyaya seslendiğini bilerek yazacak olan Türk yazarı, ne mutlu yazardır. O günlerin de geleceğine inanıyorum.
Osmanlı Hayranı Fedakâr Bir Afrikalı: Hacı Muhammed Devli Ahmet Uçar Hacı Muhammed Devli, aslen Güney Afrika’nın Ümitburnu Müslümanlarından. Memleketinde İslamiyete hayırlı hizmetler yapar. Daha sonra İngiltere’ye giderek Londra’ya yerleşir. Londra’da hem muhtedi ve hem de muhacir Müslümanlarla birlikte “Müminlerin Emiri” kabul ettikleri Osmanlı Sultan’ı Abdülhamid Han’a her fırsatta bağlılıklarını ve sadakatlerini dile getirirler. Özellikle o zamanın meşhur gündem maddeleri Ermeni, Bulgar ve Girit meseleleriyle, harem ile ilgili iftiralar ve İslam düşmanlarına karşı başarılı ve fedakârca kampanyalar yürütürler. 

Hacı Muhammed Devli, 1896’da Londra’dan Sultan II. Abdülhamid Han’a gönderdiği mektupta şöyle diyor:

Allahü Teala saltanatınızı, ömrünüzü uzun, halifeliğinizin kudsiyetini dâim eylesin. Bendeniz Ümidburnu ahâlisinden olup, yirmibeş sene kadar önce orada, Müslüman için “Nûr-u Hamidiye” adıyla bir cami-i şerif yaptırmıştım. Aynı yıl Londra’ya geldim. O zamandan beri burada yaşayarak “Hilafet-i mukaddese-i İslamiye” ve “Hükümet-i Seniyye-i Osmaniye” için sadakâtle hizmet ediyorum. 

Londra’nın merkezinde bir ev masrafı tarafımdan karşılanarak mescide dönüştürülmüştür. Orada; cemaat ile Cuma ve vakit namazları edâ edilmekte ve siz yüce Halifemiz adına hutbe okutulmaktadır. Böylece; İslam dünyasının her tarafından Londra’ya gelen Müslümanların; mukaddes Hilafet makamı ve Hükümet-i Ebed Müdded-i Osmaniye’e kalbi bağlılıkların devamı sağlanmaktadır. Bu konuda var gücümle çalışıyorum. 

Bunun dışında, mescid yapılan evin dışında bir yeri de; akşam mektebi hâline getirerek İngiltere’de zararlı fikirlerle zehirlenip gerek din-i mubin-i Ahmediyyeyi unutan ve gerekse makam-ı Hilafeti hatırdan çıkarmaya başlamış olan bazı genç Müslümanları da; dini vaaz nasihat ve telkinat ile sırat-ı Müstakim’e sevk’e muvaffak oldum. 

Ayrıca kendi arzu ve vicdanları ile bazı Hristiyanların bile İslâm’la şereflenmelerine vesile oldum. Yine bu mektebin bulunduğu evin münasip bir salonunda; toplantılar yaparak; Makam-ı Hilafet-i Kübra ve özellikle de Osmanlı Hükümeti aleyhine yapılan yayın ve atılan iftiraları bir bir anlatarak, kendilerine meselelerin doğrusunu anlattım. 

Mukaddes ve Yüce Osmanlı Devletini muhafaza ve müdafaa maksat ve gayreti ile yazmış olduğum yazı ve mektupları; İngiliz, Fransız, Hindistan ve Mısır gazeteleri tarafından da yayınlandı. Halen de yayınlanmaktadır. Bu gazetelerin lehte yayınının devam etmesi için Lordlar Kamarasından Lord Stanley de, eski İngiltere Başbakanı Lord Salisburg’un dikkatini çekmiştir. 

Bütün Müslümanları, kurduğum bu yeni merkezde toplayarak Ermeni, Girit ve Yunanistan meseleleri ile ilgili olarak bilgilendirdim. Makam-ı Hilafeti-i Kübrayı ve Necip Türk Milletini müdafaa ve muhafaza etmenin bütün Müslümanların, mutlaka yapmaları gereken vazifelerinden olduğunu hatırlatarak; bu hususta masraf ya da benzeri şeylere bakmayarak “Devlet-i Ebed Müdded” olan Osmanlı Devleti lehinde; gösteri ve mitingler yaparak Müslümanların sesini bütün dünya Hıristiyanlarına duyurmamız gerektiğini anlattım. Bu konuda başarılı da oldum.
 Bu meselelerle ilgili hakikâtlerin ortaya çıkması ile bu sayede Hıristiyan ahâlinin İslam dünyası aleyhinde taşıdıkları kin ve garez bir derece kadar hafifletilerek; Din-i Mübin-i Ahmediye’nin derece-i ulviyesini cümleye anlatmak, Mukaddes Halifelik makamının haklarını korumak, Şerefli Türk Milletine sevgi hislerini yayarak, bu çalışmaları gazeteler ile yaymak ve başarılı olmak için çalışıyoruz. 

Gazetelerde çıkan bu yazılarla, yalnız İngiltere’deki Hıristiyan halk iknâ edilmekle kalmayacak; bu gazetelerin günlük ve haftalık nüshalarının gittiği Hindistan ve sâir yerlerde İngiltere idaresindeki Müslümanları, Hilafet-i Kübrâyı İslâmiye’ye daha ziyâde bağlılığını sağlamak için yayınlar yaptırdım. Bu tür yayın faaliyetlerimizden beri, Hind İslâm gazetelerinin Hilafet Makamının korunmasına yönelik yayınları oldukça artmıştır.

İngiliz matbuatında Ermeni işleri önemli bir yer işgal ederek; Hazreti Halife ve Devlet-i Ebed Müddet-i Osmaniye aleyhinde birçok yalan-yanlış yayınlar yaparak; İngiliz kamuoyun aleyhte teşvik için büyük bir gayret göstermektedirler. Ben de buna karşı, gücüm nisbetinde hemen harekete geçerek, bu meseleyi layıkıyla İngiliz kamuoyuna anlatarak ve açıklayarak, meselenin gerçek yüzünü bir dereceye kadar ortaya koymaya muvaffak oldum. 

Yapılan toplantılarda, Osmanlıya karşı kullandıkları dilin kabalığını ve düşmanca oluşunu İngilizlere anlattık. Bu çabalarımız sonuç da verdi. Mösyö Gladston bile, Liverpoll’da düzenlediği mitingde, daha önce Osmanlıya karşı kullandığı hakâret ve iftira dolu konuşma tarzını değiştirmek zorunda kaldı. Onun bu tavrı diğerlerine örnek yapmıştır.

Sesimiz Gür

İngiltere’de Müslümanların sesi daha gür çıkmaya başladı. Müslümanların dostu ve İngiliz Avam Kamarası azası Sir William Letting’in İslâm dini aleyhine yapılan ve yayınlanan iftiralara cevap vererek yalanladı. İngiltere Müslümanları geceli-gündüzlü çalışarak bunları mektepte bir araya gelerek yazılı hâle getirdiler. Sonra da bunları batı İngiliz gazetelerinde yayınlamak istemişlerdir. 

Ancak bazı gazeteler Hıristiyan fanatizmin etkisiyle bunları yayınlamak istememişlerdi. Bu da Müslümanları durduramadı. Yine yazı yayınlara devamla, her nerede ne şekilde olursa olsun, Halifemiz ve Osmanlı Devleti aleyhine çıkan yazı ve duyulan söylentiler yalanlanarak red ve tekzib edilmiştir. Bununla da yetinilmeyerek Başbakan Lord Salisburg’un konuyla ilgili resmi açıklamalarını bile tekzib etmeyi ve bunları gazetelerde yayınlamayı başardım. Ekte takdim ettiğim gazete parçaları bu sözlerimin doğruluğuna yeteri delil olabilir.  

İslam Dünyasını ve Hukuk-u Mukaddes-i Hilafet-i uzmayı muhafazaya ne derece büyük bir mesai harcadım ve gayret gösterdim ise de, bu uğurda yazılanları tamamen yayınlamaya, tarafımıza iftira eden gazetelerin çokluğu sebebiyle hakkıyla müdafaadan beni alıkoyuyor. 

Gerek Hıristiyan dünyasının İslamiyet hakkındaki edindikleri “Zehab-ı bâtılayı” (yanlış itikâdı) ortadan kaldırmak ve bilhassa Müslümanların Makam-ı Hilafet-i kübraya irtibatlarını artırmak ve yabancıların tebaası bulunan Müslümanların mutluluğu için çalışmak ve onların her birini vatan-ı aslileri (Osmanlı ülkesine) bağlı hale getirmek için İngiltere’de tahsilde bulunan gençlerin gözlerini açarak memleketlerinde İttihâd-ı İslâm uğrunda çalışarak ve gayret edecek bir hâle getirmek için Londra’da bir İslam gazetesinin kurulması için çalışmaktayım. 

Gazete, bu faydalı fonksiyonundan başka; Londra’da kurma emelinde olduğumuz Cami-i Şerifin yapımına, böylece cemaat dışında kalmış Müslümanları da, cemaate kazanmaya sebep olacak bir Cami-i Şerifin kurulmasına vesile olacak bir fonksiyon ifâ edecektir.
Cevap Verilmeli

Cami-i Şerif yapımının yaklaştığı şu günlerde; yapmış olduğunun mescide ibâdet ve taat yapılan, Cuma ve bayrak gibi resmi ve dini bayram günlerinde vaaz ve nasihât, “velâdet” ve “cülus-u hümayun” gibi resmi törenlerde şenlik ve merasim yapılan, mescid, biz ve İslâm âlemi aleyhinde kamuoyunun olumsuz olarak da etkilemektedir. 

Nitekim İngiltere gazetelerinin meşhurlarından olan “Oytingi Standart” bile 24 Ağustos 1896 tarihli nüshasında yapılan şenliklerden bahsederken “Yakında şüphesiz Londra’daki Caminin bir de minaresi olacaktır. Fakat bir de müezzin aramak biraz abesçe olur zannındayız. Bu konuda Müslümanların uyarılması gerekir” demektir. 

Hacı Muhammed Devli mektubun sonunda Londra’da bir cami inşa etmeğe niyet ettiklerini ve bir de bir İslam gazetesi çıkarmak arzularını ifade ederek bu hususta Padişahtan yardım istemektedir. 

Kaynak: Tarih ve Düşünce

Destan İmanla Yazılır Ahmet Kabaklı Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun HatırasınaDünyada en zor yazının, çok sevdiğiniz kişiler ve şeyler… Bir de iyi incelediğiniz konular üzerinde yazıldığına bilmem dikkat edilmiş midir? Belki şöyle bir sebebi olur bunun: Veysel’in “Nasıl methedeyim sevdiğim seni” dediği üzere; sevdiğinizi nereye koyacağınızı bilemez, beceriksiz kesilirsiniz. Eliniz ayağınız tutmaz. Çok iyi bildiğiniz konuda ise, galiba bulmanın, icad etmenin heyecanı kalmadığı için bocalarsınız. Her ne halse… “Aylardan ağustos, günlerden cuma…” Yani destanını kendi eliyle yazdığı Malazgirt’in 921. yılında, Hakkın yüce rahmetine uğurladığımız Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu, “Türk Edebiyatı” kitabımın dördüncü cildinde (sayfa 319-329) anlatmıştım. Şairlik gücünü merak edenler, oradan okusunlar. “Niyazîyi sevmek” konusuna gelince, ona gönlüm şahittir. 1,5 yıldır, yatağa düştüğü günden beri, çektiğim her türlü azabı bir ben bir de Allahım bilir. Koyup gittiği değerli eşi Kıymet hanım da sevgili kızları ve oğulları da, birlikte yaşadığımız “süküt” anlarını bilirler. Telefonu açardı: kendine mahsus tevazuu ile: “Abi ben Niyazi” deyişi, benim de ona takılışlarım, unutulamaz. Yıllarca beraber çalıştık, incinmedik, seyahatlerde onu yakından tanıdım, efendiliğine, kibarlığına, sabrına, gösterişsizliğine hayran oldum. İşe böyle yarenlikli, zipzinde bir seyahatin ardından, uzun hastalığına yakalanması, bizi büsbütün yıktı. Hikmetinden sual olunmaz Rabbim onu, en güzel mısralar söylediği dilinden, mahrum etmişti. Niyazi Yıldırım, aşk ile imanı, tarihle zamanı, kavuşma (vuslat) ile hicrânı (ayrılık acısını) birleştiren bir destan şairi idi. Destanda ele aldığı konulara, asla uzak ve bigane değildi, onları yaşardı. Yahya Kemal’in “Ben hicret edip zamanımızdan, yaşadım/ İstanbul’u fethettiğimiz günlerde” dediği gibi o da, ele aldığı zamanda, destanlaştırdığı kahramanlarla beraber yaşardı. Dahası, o kahramanlar kadar, o kahramanların inandıklarına da inanırdı. İnanmadan İslami yazmak olmaz, inanmadan Türk’ü yazmak olmaz, inanmadan, Yüce Muhammed’i ve dört seçkin dostunu, inanmadan Fatih’i, İstiklal Harbi öncülerini… İnanmadan büyükler büyüğü şehid oğlu şehid Mehmetçiği yazmak olmaz. Niyazi Yıldırım’ın Türk destanlarına merakı, bir köyde, gencecik öğretmen iken başlıyor. Sonra Harput’a geliyor. “Nurettin” adında bir filozof kişi, “Bulak Gazi”nin (Balak, Belek) temsilini yapmıştır. Genç şair, Harput tarihine, Harput’un dil, folklor, şiir ve kültürüne merak sarıyor. Türk şiiri üzerine yıldırım aydınlığı getiriyor: “Gürleyen gök, çakan şimşek
Ve pusat hakkı için
Arı soydan ak süt emmiş
Öz avrat hakkı için
Cenge gökten dolu dizgin
Koşan at hakkı için…”  Bir yemin utku açıyor ve “Budur Peygamber’in Övdüğü Türkler Ya Allah… Bismillah… Allahü Ekber” diyor. Sonra Köroğlu’ndan, Dadaloğlu’ndan, Yahya Kemal’e, Arif Nihat Asya’ya destan dizilerinin bir halkası dile gelir. Hepsinin özü, “şehitliğin özü” ili birdir: Yani toprağı “vatan” yapmaktır. “Yiğitler kan döker: Bayrak solmaya
Anadolu başlar vatan olmaya
Kızılelma’ya hey… Krzılelmaiya…”  Niyazi ile Özbekistan ve Azerbaycan’a beraber gitmiştik. Turan şiirlerini otobüste okuduğumuz zaman, yanımızdaki oralı gençler, “Demek Türkiye’de bizi de düşünen varmış” makamında, ona hayranlıkla kulak kesildiler. Arif Nihat’tan sonra, Türkiye’nin “Turan Sesi” de Niyazi Yıldırım olmuştu. Tam da, Türk dünyası onun gönül penceresi önüne istediğince açılmıştı. Bunun hazzını pek de yaşamadan, “Yeni Turan”ı ne yazık ki terennüm edemeden, Hakkın rahmetine yöneldi. Ümidimiz büyük kaynaktandır: Gönül gözü elbette kapanmaz. Kültürümüze “Malazgirt Marşı”nı armağan eden bu Agin’li Türk “Turan Marşı”nı da cennet semalarında seslenirken duyar. 
Ahmet Arvasi, Çağımızın Yesevî’si Mustafa Necati Özfatura Son asırların seyri içinde ender yetişen ve her cephesiyle fevkalade özelliklere ve üstün vasıflara sahip mütefekkir, mücahid, ilahi aşk ve gönül ehli, mümtaz insan rahmetli S. Ahmet Arvasi Bey’i unutmak asla mümkün değildir. En yüksek dağlardan bile uzaklaştıkça o gökleri delen gibi görünen görüntüleri küçülürler. Ama S. Ahmet Arvasi’nin 31 Aralık 1988’den bu yana zaman uzadıkça; O’nun büyüklüğü ve hizmeti her geçen gün inananların ufkunda giderek yükselmektedir. O, sıradan bir kişi değildir. Kendi şahsında ender yetişen ve sayısız ilahi nimet ve ihsana kavuşan muhterem zatlardan biridir. 

1932-1988 gibi kısa ömrüne çok büyük hizmetler sığdırmış, yalnız Türkiye’nin değil, Türk ve İslam Dünyasının çağımızdaki Ahmet Yesevi’si (kuddise sirruh) rolünü üstlenmiş mütefekkir, pedagog, sosyolog, eğitimci ve bugünlere ve yarınlara ışık tutacak ve İslam Dünyasının geçirdiği bunalım ve zelil durumdan kurtulması için çalışan rehberlerden ve ön sırada yer alan mücahidlerden biridir. 

Elbette cihad sadece kılıçla yapılmaz. Zamanımızda kalemle yapılan cihad çok daha önem kazanmıştır. İbadetler, cihadın yanında denizde damla gibidir, emri bi’l mâruf ve nehyi anil’münker’in yanında ise cihad, deryada damla gibi olduğu alimlere rahmet olarak gönderilen şan ve şerefi çok yüce ve yaratılanların en güzeli, güzeller güzeli son peygamber Hazreti Muhammed (Sallahü Aleyhi Vessellem) Efendimizin müjdeleridir. 

Ve rahmetli S. Ahmet Arvasi, bütün sosyal meseleleri İslami açıdan izah ederek bu görevi ifa etmiştir. En az 2 asır önce Adriyatik’ten Urallar’a kadar uzanan bölgede Müslümanlar hakim ve çoğunluk idiler. Ama emri bi’l maruf ve nehyi anil münkeri terk ettikleri için azınlığa düştüler. 
Şayet bu kıymetli fikir adamı başka ülkelerde yetişmiş olsaydı, devlet ve halk bu zat için enstitüler kurar, kürsüler açar en azından O’na minnet borcunu öderdi. Eserleri en azından yardımcı ders kitabı olarak okutulurdu. Ama Tanzimat’tan bu yana bu millete sayısız nimetler ihsan eden Allahü Teala’ya  şükretmesini unutan bazılarının S. Ahmet Arvasi’ye teşekkürlerini beklemek akrepten bal yapmasını beklemek kadar abesle iştigaldir. 

Zaten. S. Ahmet Arvasi’nin de teşekküre ihtiyacı yoktur. Bütün hayatını İslam dinine ve bu hak dine 1000 yıl hizmetle şereflenen Türk milletine adamış bu mübarek insanın tek bir hedefi vardı. O da Rızai ilâhi idi. 

Bazı şeyler “Hal Bilgisi” ne dahildir, kalem ve sözle ifade edilemez, ancak yaşanarak bilinir. Binlerin değil, yüzbinlerin kalbinde manen yaşayan bu kıymetli insan ölümü ile öyle büyük nimetlere kavuşmuştur ki anlatılamaz. İnşaallah O’nu sevenler Onun kavuştuğu nimetlere kavuşur. İbadet edilmeye hakkı olan tapınılmaya ve sevilmeye layık sadece Allah-ü teala’dır. Allah-ü teâlâ’yı sevmenin yolu ise O’nun Habibi Kibriyası, alemlere rahmet olarak gönderilen sebebi necâtımız, Hazreti Muhammed (Sallahü Aleyhi Vessellem) Efendimizi sevmekle mümkündür. O’nu sevmek ise varislerini, evlatlarını (ehli beytini), Eshabı Kirâmı velhasıl onun sevdiklerini sevmekle mümkündür. Rahmetli S. Ahmet Arvasi, Peygamber Efendimizin hem evladı hem de varisidir. O’nu seven kazanır. 

Eserlerinin her biri Sıratı Müstakim çizgili üzerinde olup her kelimesi İslama uygundur. Bir sırrını ifşa edeceğim. Bir gün bana “Necati Abi, her yazım için iddia etmiyorum ama çoğunda kalemi tutan benim ama yazan ben değilim” demişti. Her yazısı güzeldir ama “İnsanlık Kimi Özlediğini Bir Bilse” yazısı eserlerinin kalbi mesâbesindedir. 

Fâni dünya hayatının son günlerinde kendisine istirahat tavsiye edenlere “Kaybedecek tek saniyem yok” derdi. Nihayetinde temiz ruhunu iman ile masasının başında yazısını yazmak için daktilo tuşlarına vururken teslim etti. 31 Aralık günü, gafillerin “noel” gecesine (yılbaşı adına da olsa) hazırlandıklarında; bütün ömrü küfür seline karşı mücadele ile yorulan, iman ve islam aşk dolu kalbi durdu. Ama O, kınından çıkmış kılıç gibi kıyamete kadar nasibi olanları eserleri ile aydınlatacaktır. O, sayısız nimetlere kavuştu. Acaba bizim sonumuz ne olacak? 

Rahmetli S. Ahmet Arvasi için ne söylesem elbette azdır. 1986 yılında kendisinin kaleminden çıkan ve “Doğu Anadolu Gerçeği” kitabının “önsözü”nde yer alan hususları arz etmekle en güzelini yaptığıma inanıyorum: 

“Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti’ni iki cihanda aziz ve mesud görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen” Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, ister çoğunluktan gelsin, her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında, Şanlı Peygamberimiz’in  “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz”, “Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir” ve “Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım. 

Öte yandan, İslâm’ın, yakından uzağa doğru bir fetih ruhu ile bütün beşeriyeti “tevhid bayrağı” altında bütünleştirmeye çalışan bir ilâhi sistem olduğunu da asla unutmuyorum. Yine, Şanlı Peygamberimiz’in (Sallahü Aleyhi Vessellem) “İlim Müslümanların kaybolmuş malıdır, nerede bulursa almalıdır”, tarzında formülleştirdikleri mukaddes ölçüye bağlı olarak hızla “muassırlaşmak” gereğine inanmaktayım. 

Bu, Türk İslâm kültür ve medeniyetinin yeniden doğuşu (rönesansı) olacaktır. İslâm’dan zerre taviz vermeksizin yepyeni “kadrolar” ve müesseseler ile zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, peygamber tebliğlerinin ve “sünnet yoluna” bağlı büyük müctehidlerin açıklamalarının ışığında, yeniden bir tahlile ve terkibe tâbii tutulabilir. 

İnanıyorum ki hem Türk olmak, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız, bütün tarihleri boyunca, bunu denediler ve başarılı oldular. O halde, bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim? Asla unutmamak gerekir ki; “yabancı ideolojiler” yabancı ve istilacı devletlerin fikir paravanlarıdır, milletleri içten vuran sinsi tuzaklardır. Bunu bildiğim ve buna inandığım içindir ki, Türk devletini bölme ve Türk milletini parçalama oyunlarına ve tertiplerine karşı durmayı büyük bir namus ve vicdan borcu bilmekteyim. 

Hele, bir Doğu Anadolu çocuğu olarak doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere ve kahpe tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım. Beni, yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk İslam ülküsüne vakfettiğimi elbette bilirler. Beni bu mukaddes yoldan döndürmek için, ne oyunlara, ne tertiplere ve ne kahpeliklere maruz bırakıldığımı, bir ALLAH bilir, bir de ben… 

Şüphesiz, bu oyunlar bitmemiştir ve kolayca biteceğe de benzemez. Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun, devleti güçlü ise İslâm dünyası da güçlüdür. Aksine bir durum varsa, bütün Türk dünyası ile birlikte İslam Dünyası da sömürgeleşmektedir. Galiba bu durumu, en iyi idrak edenler de düşmanlarımızdır. Onun için, bütün İslam Dünyasını esir almak isteyen “şer kuvvetlerin” ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur. Tarihten ibret almasını bilenler, bunu âyân beyan göreceklerdir. Durum, günümüzde de aynıdır. Onun için diyorum ki, Türk devletini yıkmak ve Türk Milletini parçalamak isteyen bölücüler, yalnız “Türklüğe” değil, “İslâm”a da ihanet etmektedirler. 

Edebiyat Öğretmeni Bekir Oğuzbaşaran Şüphesiz öğretmenliğin bütün branşları saygıya değer. Fakat liselerdeki edebiyat ve tarih öğretmenliği kültürle daha fazla iç içe olmaları sebebiyle ayrı bir önem taşır. Bilhassa edebiyat öğretmeni; dili, tarihi, kültürü, okumayı sevdirebilecek veya bunlardan nefret ettirebilecek bir konuma sahiptir. Bu bakımdan onun sadece bilgi vermesi yetmez. O, bu milletin maddî ve manevî kültür değerlerini sevecek ve sevdirecektir. Gençlerin ilgisini bu konular üzerine çekebilmek için adetâ bir sanatkâr olmak zorundadır.

Bir kere edebiyat öğretmeni edebiyatın “edep”ten geldiğini unutmamak mecburiyetindedir. Kendisi bir edep timsâli olmalı ki, edebiyatı benimsetebilsin. O, sadece bazı kuru bilgilerle yetinemez. Okumayı ve yazmayı, en basitinden en karmaşığına kadar öğretecek olan odur. Doğru ve güzel yazmak ve konuşmak, ancak onun yol göstericiliği ile elde edilebilecek hünerlerdir. O halde herkesten önce bu özelliklere kendisinin sahip olması gerekmez mi?
Dikkat edilirse, dünün öğrencileri olan bugünün büyükleri, okul yılları ile ilgili hatıralarında en çok, kuvvetli, kabiliyetli edebiyat öğretmenlerinden bahsederler. Çünkü onlar, şahsiyetlerinin gelişmesinde birinci derecede rol sahibi olmuşlardır. Düşünmeyi, inceliği, nükteyi, tertip ve düzeni, hassasiyeti onlardan görmüşlerdir. Güzel konuşmanın ve iyi yazmanın hayattaki başarılarını nasıl yakından etkilediğini zihinlerine inandırarak onlar yerleştirmişlerdir. En umulmadık yerlerde imdatlarına yetişen şiirleri, vecîzeleri belki ilk defa onlardan işitmişledir. 
Bilindiği gibi edebiyat dersi çok yönlüdür. Bir edebiyat öğretmeni gençlere hem Türk ve hem de dünya edebiyatını okutacaktır, hem dil bilgisi öğretecek, hem de yazılı ve sözlü kompozisyon uygulamaları yaptıracaktır. Üstelik edebiyat, yaşayan, devam eden, bu bakımdan sürekli takip isteyen bir ilim ve sanat dalıdır. Ayrıca, okullardaki kültür faaliyetlerini yürütmek de onun en tabiî görevleri arasındadır.
 Bir edebiyat öğretmenini ne kadar çok şey bilmesi ve ne kadar çok hünere sahip olması, ne büyük bir enerji taşıması gerektiği su götürmez bir gerçektir. Bu kadar geniş bir alanda at oynatabilmesi içinse sürekli kendini yenilemesi söz konusudur. Kendisinden böylesine zor ve geniş çevreli bir görev beklenen bu insanın ilgililerce her yönden güçlendirilmesi gerekmez mi? Oysa, bugün özellikle onun için yapılan hemen hiçbir şey yoktur.

Ekonominin her şeyi silip süpürmek temâyülü gösterdiği bugünkü ortamda, hem kültürün ölmekte olduğundan yakınmak, hem de liselerde gençlerimize “millî kültürü” birinci derecede aşılayacak olan edebiyat öğretmenliğine ayrı bir önem ve değer vermemek olmaz.

Eğer, maddeden, paradan, köşeyi dönmekten başka ideali olmayan ve geleceğimizi karartan nesiller yetişmesini istemiyorsak, en başta bilgili, idealist ve milletin “manevi değerlerine” hakkıyla sahip, kuvvetli edebiyat öğretmenleri yetiştirmek ve onları görevi başında her bakımdan takviye etmek konusunda daha fazla geç kalınmamalıdır. 

Âmin Mayalı Milletimiz Hüseyin Öztürk Amin mayalı milletimizin inanç temelindeki en önemli köşe taşı, “Kul tedbir alır, Allah takdir eder” ilkesidir. Osmanlı ulu çınarlarının Söğüt’ten başlayıp, dallanıp budaklanarak uzandığı yerlerden birisi de Orhan Gazi oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın imar ettiği Göynük’tür.
Orhan Gazi Bursa’da Rumeli hakkında erenlerden bilgi alıp, “Acep Rumeli diyarının kapısını kim aça” diye Alpleriyle müşavere ederken, aklından geçen isim, yaptığı fetihleri edebinden utana sıkıla babasına haber veren Gazi Süleyman Paşa’dır.

Gazi Süleyman Paşa ise fethettiği yerlerin halkı başta olmak üzere şehri imar etmekle meşguldür ve kısa bir süre sonra Rumeli kapısını açmak üzere suya seccade salacağından habersizdir.
Dedik ya; “Kul tedbir alır, Allah takdir eder.” Suya seccade salanlar da tedbirlerini almış, Allah da seccadeyi kayık yaparak, Rumeli’nin ilk kapısı Gelibolu’ya, Gazi Süleyman Paşa’yı geçirmiştir.

Suya seccade salan Gazi Süleyman Paşa, her türlü tedbiri alır ve Allah’ın takdiriyle Rumeli kapısını açıp, ağabeyi I. Murad Hüdavendigâr’a teslim eder.

Çünkü yine Rabbinin takdiriyle şehid olarak Hak katındadır artık. Göynük ve civarının fatihi Gazi Süleyman Paşa, Gelibolu yakınındaki Çimpe kalesinin fethinden sonra Bolayır’da Rabbine kavuşur.

Gazi Süleyman Paşa dünyaya yalnız veda etmez. Allah için Gazi’ye serdar olmuş askerlerinin dışında, kendisine yoldaş olan ve onsuz bir adım bile atmayan atı da vardır. Evet, Gazi Süleyman Paşa Bolayır’da şehid düşünce atı yanından asla ayrılmaz ve bir türlü uzaklaştırılamaz, haliyle atı da ölür.
Gazi Süleyman Paşa’yı Bolayır sırtlarına defnedenler, atını da yanına defnederler.Namık Kemal ile birlikte aynı tepeyi paylaşan Gazi Süleyman Paşa’nın yanındaki kabir, atının kabridir.

Şimdi tekrar Göynük’e dönelim.

Akşemseddin Hz.lerinin türbesinin yanındaki caminin adı, Gazi Süleyman Paşa Camii’dir.Osmanlı şehir sisteminde, “olmazsa olmazlardan” birisi de şehirlerin camiler etrafında kurulmasıdır.

Osmanlı yerleşim yerlerinde şehir merkezi, en büyük caminin etrafında şekillenmiştir. Göynük’ün merkezinde Gazi Süleyman Paşa’nın camisi, hamamı ve şehitlikler vardır. Sıbyan mektebi, medrese, darüşşifası da bulunmaktaymış ama yüzyıllar içerisinde zamanla kaybolmuş.
İşte Akşemseddin Hz.lerinin türbesi, şehir merkezindeki bu caminin dibindedir. Neden peki Yapılan hayır dualar ve âminler paylaşılsın diye. Kimse Fatiha’sız kalmasın diye. Âmin mayalı millet oluşumuzun en önemli göstergesidir bu özelliğimiz. Göynük’te onbinlerce“âmin mayalı” insanın katıldığı Akşemseddin Hz.lerini anma törenleri, bu çerçevede geçti.
Devlet millet kaynaşmasının neticesi olarak insan böylesine “sahiplenilmiş samimi programları” izleyince, memleketi ve milleti adına güveni ve umudu artıyor.
Nasıl artmasın! Bu topraklar “âmin mayalı” topraklardır.

Osmanlı’lar Balkanlar’da Halkın Hâmisi Oldu Erhan Afyoncu Osmanlılar’ın Balkanlar’daki genişlemesi, hem içişlerini halletmiş olmaları, hem de fetih metodları sebebiyle fazla zor olmamıştı. Balkanlar’ın müdafaası için bir siyâsî birliğin veya işbirliğinin olması gerekmekteydi. Halbuki XIV. yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar’da siyâsî bakımdan bir birlik bulunmuyordu. O devirde Balkanlar birçok devletçikler ve feodal senyörlükler halinde parçalanmış durumdaydı. Aralarındaki rekabet ve kıskançlıklar Osmanlılar’a karşı birlikte mukavemet etmelerini engellediği gibi Osmanlı Devleti’ne bir yardımcı ve daha sonra da hâmi olarak nüfûz ve hakimiyetini yayma imkânı vermişti. Angaryaya Son Balkanlar’ın sosyal şartları da Osmanlı fütûhâtına yardım etmiştir. Bizans’ın merkezi otoritesinin zayıflaması ve daha sonra da Balkanlar’da merkezî büyük bir devlet kurulamaması sebebiyle mahallî senyörler aldıkları aşırı vergilerle köylü üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktaydılar. Osmanlı idaresine geçen topraklarda feodal angarya ve vergilerin kaldırılması, halkın düzenli bir devlet idaresinin koruyuculuğuna kavuşması Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da yerleşmesini kolaylaştırmıştır. Burada Osmanlı fethiyle birlikte mahallî senyörler yerine merkezi ve mutlak bir devle otoritesi yerleşmiştir. Gönülleri Fethederek Osmanlı fütûhâtı tamamen muhafazakâr bir karakter taşımaktadır. Ani bir fetih ve yerleşme siyâseti yoktur. Osmanlı fetihleri kılıçtan ziyade “istimalet” (gönül çekme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politika ile gerçekleştirilmiştir. İstimalet, yerli gayrimüslim ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hakimiyet sahasının genişletilmesidir. Bu gaye ile Osmanlı idaresi, yaptığı propagandalarla İslâmiyet’in ananevi müsamaha politikası çerçevesinde Hristiyanlar’a can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve eski feodal bağlılıklarından ve angaryalarından kurtarıyordu. Meselâ; Sırbistan’da Duşanov Zakonik kanunlarına göre köylü hafta iki gün (yılda 104 gün) angarya suretiyle senyörün toprağında çalışmak zorundaydı. Buna karşılık Osmanlı idaresinde, köylü sadece yılda üç gün tımar sahibine hizmet etmekle mükellefti. Amerikalı tarihçi Bruce W. McGowan’ın Osmanlı idaresindeki Sırbistan üzerine yaptığı araştırmalarda Sırbistan’da per capita (nüfus başına) gıda mahsulünün Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerin elinde kalan gıda mahsulünden çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Bu örneklerde görüldüğü gibi Osmanlı idaresi, Balkanlar’da geniş köylü kitleleri için Marksist Balkan tarihçilerinin iddia ettikleri gibi bir baskı ve zulüm rejimi olmamıştır. Osmanlılar, Hıristiyan halkın yanı sıra Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye etmişler, vergilerden muaf tutmuşlar ve dinî vakıflarına dokunmamışlardır. Her Kesimin Hâmisi Köylü ve dinî sınıfların yanı sıra Balkanlar’daki askerî sınıfın imtiyazları ve feodal hakları kaldırılmakla beraber bunları Osmanlı askerî sistemi içine almışlardır. Osmanlı Devleti köylüyü, kiliseyi ve askerî sınıfları istimalet yoluyla kazanarak kendi fetihlerini sağlamlaştırmıştır. Osmalılar’a karşı mukavemet yerli hanedanlardan gelmiştir. Haçlı Seferleri’ne kilise ve halkın katılmadıkları görülmektedir. Fetret devrin de bile, Rumeli’nde büyük karışıklıklar meydana gelmemiştir. Osmanlı idaresi daima halkın hâmisi olmuş ve mahallî tahakkümlere karşı onu korumuştur. Merkezî imparatorluk rejimini ihya eden Osmanlı idaresi Balkanlar’da geniş köylü kitleleri için, Balkanlı tarihçilerin tasvir ettikleri gibi, korkunç bir baskı ve istismar rejimi olarak görülmemiştir. Balkanlar’da Osmanlı yayılışının kolay ve süratli temposunu, senyörlerin köylüler tarafından Osmanlılar’a karşı tutulmadığını kabul ederek açıklamak mümkündür. Ayırım Yok Osmanlı Devleti hiçbir zaman teba arasında Müslüman-Hristiyan ayırımı yapmamıştır. Onların anlayışına göre reaya, Allah’ın kendilerine bir emanetidir. Onları himaye etmek, zulme uğramalarına müsaade etmemek padişahın vazifesidir. Padişahın sefere çıkması devleti ve tebaasını korumak içindir. Bu sebeple de Osmanlılar gittikleri ülkeleri sömürmeyi değil, oralarda oturanların refahını sağlamayı gaye edinmişler, onların inançlarına müdahalede bulunmadıkları gibi terakkisine de çalışmışlardır. Macar tarihçi Kald Nagy’nin yaptığı araştırmalarda Macaristan için bu durum açıkça çıkmaktadır: 1558-1560 tarihleri arasında Osmanlı Devleti, Macaristan’dan topladığı 6.000.000 akçe vergiye mukabil buraya 23.000.000 akçe masraf yapmıştır. Macaristan, sömürülmek bir yana 17.000.000 akçe ek malî yardıma da mazhar olmuştur. Bu kısa yazı içinde vermeye çalıştığımız bazı örnekler, Sırplar’ın ve diğer Balkan milletlerinin Osmanlı hakimiyeti altında eski devirlerin sefaletinden kurtularak derli toplu bir devlet nizamı içerisinde yaşadıklarını göstermektedir.
Türk Tarihinde Kara Bir Leke: Milli Arşivimiz Bulgarlara Satıldı Prof. Dr. İsmet Binark Arşivler bir ülkenin tapu senedi, bir milletin kimliği, hâtıratı, onun bütün varlığı, hakları ve hususiyetleri ile onu geçmişinden bugüne ve bugününden yarınlarına bağlayan temel dayanağıdır.

Arşivler, devletlerin ve milletlerin haklarını ve milletlerarası münasebetlerini belgeler ve korurlar. Bir konuyu aydınlatmaya ve tesbite yararlar. Bu arada, ait olduğu devrin örf ve âdetlerini, sosyal yapısını, müesseselerini ve bunlar arasındaki münasebetleri birinci el kaynak olarak ortaya koyarlar.

Bilindiği gibi, devletlerin geçmişten geleceğe uzanan bir devamlılıkları vardır. Bu devamlılık ise, ancak onların düzenli, sistemli ve işler bir hale getirilmesi ve arşiv belgelerinin bugüne kazandırılmasıyla sağlanabilir.

Arşiv belgelerinin bugüne kazandırılması, bir bakıma vatan coğrafyasının tapusuna kavuşturulmasıdır. Ayrıca, bilinmelidir ki, kültür coğrafyası, iktisaî, siyasî coğrafyadan daima daha güçlüdür. Bunun ortaya çıkardığı ve çıkaracağı nice meseleler yumağı vardır ki, bunların hepsine, ancak arşiv belgelerinin ışığında doğru cevaplar arayabiliriz.

Türk kültürü, Türk milletinin tarih sahnesine çıkışı ile başlar. Binlerce yıl Türklüğün ekmeği, katığı gibi onu doyurur, besler. Millet olarak ayakta tutar. Yüzyıllar boyu nesilden nesile akar. Kendi kabuğu ve derinliği içinde olgunlaşır ve kaynaşırken, kendine has maddî ve manevî değerlerini de bir bütün içinde korumaya çalışır.

Dörtbin yıllık ve gerçekten çok zengin bir tarihe sahip Türk milleti bakımından, konunun taşıdığı önem çok daha farklı bir mahiyet arz etmektedir.

Türk idare ve kültür hayatında, arşivlerin çok eskiye giden tarihi Orta Asya Türklüğü’ne kadar uzanmaktadır. Çok köklü ve zengin bir kültürü sahip Türk milleti, tarihinin ve kültürünün arşivlerine de sahiptir.

Orta çağların en medenî milletlerinden biri olan Uygur Türkleri’nin şehirlerinde zengin kütüphaneler, resmî daireler, noter ve gümrük teşkilâtı, mahkemeler ve resmi evrakın muhafaza edildiği arşivler bulunmaktaydı.

Anadolu Selçukluları’ndan ve diğer Türk devletlerinden gelen eski bir devlet an’anesi olarak, daha ilk devirlerden itibaren Türklerde arşiv fikrinin var olduğu bilinmektedir.

Türk-İslâm geleneğinde yazılı kâğıda saygı gösterilmesi sebebiyle, devlet işlemlerine ait yazılı vesikaların tamamı, müsveddeler de dahil olmak üzere titizlikle muhafaza edilmiştir.

Bilindiği gibi, Türkiye arşiv malzemesi bakımından çok büyük zenginliğe sahiptir. Osmanlı Devleti’nden devralınan büyük ve şerefli mirasla, bugün dünyanın en zengin arşiv potansiyeline sahip sayılı ülkelerinden birisi durumundayız.

Osmanlı Devleti, birbirini takip eden harplerde Rumeli’de, Tuna boylarında, Anadolu’da bir çok yerleri adım adım kaybetmiş; ancak altıyüz yıl sürmüş bir hükümrânlığın hâtıraları ve tapuları saygı ile muhafaza edilmiştir.

Arşivimiz 3 Kuruş On Paraya Bulgarlara Satıldı

1931 yılında, asla affedilmesi ve unutulması mümkün olmayan bir gaflet neticesi, bilebildiğimiz kadarı ile dünya arşivcilik tarihinde bu konuda tek örnek olarak, Osmanlı arşiv malzemesi, millî hâfızamızın bir bölümü, Bulgaristan’a hurda kâğıt olarak satılmıştır.

İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’nde bulunan askerî, malî, ticarî, siyasî, hukukî, edebî, sanayi, denizcilik ve bilim tarihimize ait evrakın bir kısmı, 1931 yılının Mayıs ayında yetkili, konuyu bilen ve belgelerin değerini takdir edebilecek hiçbir şahıs veya müesseseye danışılmadan, kesekâğıdı yapılmak üzere, okkası üç kuruş on paraya Bulgaristan’a satılmıştır. Satılan belgelerin miktarı 30 ile 50 ton arasındadır.

15-19 Şubat 1993 tarihleri arasında Bulgaristan arşivleri, bu arada Cyril ve Methodius kütüphanesi, bu satırların yazarı tarafından Devlet arşivleri Genel Müdürü sıfatıyla resmen ziyaret edilmiş; bu ziyaret sonunda iki ülkenin devlet arşivleri arasında bir “İşbirliği Protokolü” imzalanmıştır. Bu ziyaret sırasında yetkililerin verdiği bilgiye göre, Şarkiyat şubesinde;

1. 350 bin gömlek içerisinde 1 milyon belge,2. 700 adet maliye defteri,3. 405 adet timar ve zeamet defteri4. 191 adet şer’iye sicili bulunmaktadır. 

Bulgaristan’a satılan evrak, yukarıda sözünü ettiğimiz dört grup arşiv malzemesi içerisinde yer almaktadır.

Not: Bulgaristan’daki Arşiv Belgelerimiz tasnif edilerek kitap halinde basılmıştır. 

Milli Değerlerin Aktarılması Etkili Yorum Dergisi Her yıldönümü olduğunda hatırladığımız Çanakkale Destanı’nın, aslında bir Türk olarak hepimizin içini burkan hazin bir hikâyesi var. Peki, tarihimize altın harflerle yazılan bu destanı çocuk ve gençlerimize yeterince aktarabiliyor muyuz? Neredeyse hepimizin akrabaları arasında Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybetmiş bir şehit vardır. Benim dedemin babası Abdullah da, bu savaşta şehit düşmüş. Bize ondan kalan ne bir mezar, ne de bir fotoğraf var. Şehitlerimiz bize sadece bu vatanı miras bırakmışlar. Bu nedenle bizler için anlamı çok büyük. Buna rağmen milli tarihimizi, çocuklarımıza aktarma konusunda toplum olarak ne kadar başarılı olduğumuz tartışılır. Avustralya ve Yeni Zelanda’da her yıl, Çanakkale çıkarmasının yıldönümü olarak 25 Nisan’da “Anzak Günü” adıyla anma törenleri düzenlenir ve o gün Avustralya ile Yeni Zelanda’da milli tatildir. Ayrıca, Avustralya ve Yeni Zelandalı turistler her yıl saatlerce süren uçak yolculuğu yaparak kafileler halinde Çanakkale’ye gelirler. Atalarının savaştıkları Gelibolu Yarımadası’nda toplanarak Anzakların çıkarma yaptıkları Gelibolu Yarımadası’nda toplanarak Anzakların çıkarma yaptıkları Anzak Koyu’nda tören yaparlar. 94 yıl önce çıkarma yaparken hayatlarını kaybeden dedelerinin ayak bastıkları bölgeden hatıra amacıyla taş toplarlar. Gelen turistlerin birçoğunun gençlerden oluşması oldukça anlamlıdır. Vietnam Savaşı, süper bir devletin 17 milyonluk küçücük bir ülkede bataklığa nasıl saplandığının bir hikâyesi olarak nitelendirilebilir. Yine bu savaş, Amerikan kamuoyu için sebebi anlaşılamayan manasız ve amaçsız bir savaş olarak düşünülebilir. Zira o zaman Amerikan Savaşı ve Amerikan politikaları hep protesto edilmiş. Çok ilginçtir ki 55.000 Amerika askerinin ölümüne mâl olan Vietnam Savaşı, Hollywood tarafından çekilen yüzlerce filme konu olmuş. Bu filmlere binlerce dolarlık dev bütçeler ayrılmış. Bu filmlerin tamamına yakınında Amerikan askerlerinin kahramanlıkları anlatılıyor. Bu yolla, milli birlik ve berberlik ruhunu kendi vatandaşlarına kazandırmaya çalışıyorlar. Rahmetli Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay hep anlatıladurur: Japon eğitim uzmanları ülkemize gelmiş ve Türk eğitim sistemini incelemiş. Bu uzmanlar, Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunları söylemişler; “Sizin eğitim siteminizde milli ruh yok!” Özal’ın “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlar: –  “Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, ardından onlara dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir, ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazagi’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösteririz. Orada çocuklara şöyle deriz: –  Eğer siz çalışmaz, şuurlanmaz ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için uğraşmazsanız sonunuz böyle olur” Bürokratlarımızdan biri atılır: –  “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!” Japon uzmanın cevabı ise tokat gibidir: –  “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!” Evet, gerçekten de bizim Çanakkale Destanı’mız on değil, belki yüz Hiroşima eder. Bu savaşta dedelerimiz 40 değişik milletten düşmanla savaşmış. Ancak savaştan sonra ülkelerine dönen insanların, Türk insanı ve askerlerini nefret ve kinle anmak yerine saygı ve onurla anmaları ne kadar büyük bir ecdada sahip olduğumuzun en açık göstergesidir. Çanakkale Savaşına katılmış olan Lord Casey bu konuda askerlerimizle ilgili bakın hangi satırları kaleme almış: “Biz Çanakkale Yarımadası’ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk Milleti’ne ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyallar, Mehmetçiği kendi evlatları gibi sever, onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.” 28. Birlikten Gelibolu Yarımadasına Temmuz 1915’te çıkmış olan Avustralya C.J. Hazlitt ise kendisiyle yapılan röportajda şu sözleri ifade etmiş: “Avustralya’yı terk ettiğimizde Türkiye’ye gideceğimizi bilmiyorduk. Gerçekte, Fransa’ya gideceğimizi düşünüyorduk. Ben işaretçi ve koşucu idim. Normal bir 24 saatlik hayatımız vardı. Türklerle bizzat temasım olmadı. Türklerin dürüst savaşçılar olduklarını düşündüm. Esirlere de çok iyi bakıyorlardı. Gelibolu’da kaldığım süre içinde Türklerin herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim. Oysa daha sonra gittiğim Fransa’da tecrübelerim çok farklı oldu. Bütün harekâtın, iki taraftan da binlerce kaliteli genç insanın katliamı olduğunu bir sonuç vermediğin düşünüyordum. Savaş da zaten budur.” Ülkesi ve insanları için yaşamını gözünü kırpmadan feda eden aziz şehitlerimizle ne kadar övünsek azdır herhalde. Bu noktada toplum olarak onlara karşı milli bir borcumuzun olduğunu unutmamalıyız. Bize düşen görev, şanlı tarihimizi ve milli değerlerimizi bugünkü nesle aktarmaktır.
Türk Dünyasının Hazin Devri: 20. Asır Turan Can 20’nci asır, Anadolu Türklüğünün en sıkıntılı, Türk dünyasının da en karanlık asrıdır. Anadolu Türklüğü bu coğrafyada var olma mücadelesi verirken, Türkistan’daki Türklüğün bağrına da hançer sokulmuştur. Ne yazık ki Türkistan’daki Türkler Anadolu Türkleri kadar şanslı olmamıştır. Türkistan coğrafyasındaki Türkler, sistemli bir şekilde asimilasyona tabii tutularak etkisiz hale getirilmiştir. Bu coğrafyadaki Türklerin bir kısmı harplerde en ön saflara sürülerek yok edilmiştir. Bir kısmı daha sonraki yıllarda göçe mecbur edilerek vatanlarından çok uzaklara, bir gece yarısı trenlerle hayvan vagonlarına doldurularak bir tek bebek bırakılmamacasına sürüldü, yollarda yarısı kaybedildi, bir kısmı, Türklük ile meşgul olma iddiası karşısında rejim ve halk düşmanı ilan edilerek kitle halinde katledildi, bir kısmı açlığa mahkûm edilerek yok edildi, asıl önemli bir kısmı da anaokullarından başlayarak Rusça eğitimin kurbanı oldular ve bugün ben Kazak Türk’üyüm, ben Tatar Türk’üyüm, ben Özbek Türk’üyüm veya Kazak’ım, Tatar’ım, Özbek’im dese bile bir tek kelime Türkçe bilmeyen insanlar olarak Rus nüfusuna kaydoldu. Bu kayıp, 20. Asırda Türk nüfusundan başka, Kızılderililer de dâhil, dünyada hiçbir topluluğun başına gelmemiştir. Kazan Hanlığı’nın, 1552’de Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra Türkistan coğrafyasındaki kırılma 20. Asırda tamamlanmıştır. Türk dünyasındaki kesin bölünme gene bu asırda son bulmuştur. 20’nci asırdaki Türkistan’ın Sovyetleştirilmesi sistematik bir şekilde planlı ve programlı bir şekilde yürütülmüştür. Sovyet yöneticiler, eğer günün birinde Sovyetler dağılır da ellerinde sımsıkı tuttukları Türk toplulukları istiklallerine kavuşursa Türkiye ile birleşmemeleri için suni sınırlar çizmiş, Türk topluluklarının özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutlarından uzaklaştırmak için başta Kırım Türkleri, Kafkasya’daki Karaçay, Nogay, Balkar ve Kumuk Türkleri ve Doğu Anadolu’nun doğusundaki Ahıska Türkleri, bir tek fert kalmamacasına binlerce yıllık vatanlarından sürülmüşlerdir ve Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılarak Rus nüfus yerleştirilerek binlerce yıllık Türk coğrafyası boşaltılarak, Rus coğrafyasına dönüştürülmüştür.Aynı plan doğrultusunda binlerce yıllık Türk vatanı olan Azerbaycan’a ait Zengezür bölgesi, Ermenilere peşkeş çekilmiş ve Azerbaycan’la Türkiye arasındaki irtibat da kesilmek suretiyle Ermenistan, Türk coğrafyasına hançer gibi sokularak, Türkiye ile Türk dünyasının coğrafi olarak da birleşmemesi hedeflenmiştir. Rus stratejisi gereği göç ve göçürme hareketleriyle Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılarak istenilen hedefe ulaşılmıştır. Rus stratejisi gereği sadece Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılmakla yetinilmemiş, Türk toplulukları çizilen siyasi sınırlarla da birbirlerine düşürülmüştür. Türkistan’da büyük Türk toplulukları her zaman potansiyel tehlike görülmüş, daha küçük topluluklara bölünmek suretiyle “böl-yönet-hükmet” stratejisi uygulanmıştır. Rus yetkilileri sadece içinde bulundukları zamanı değil, mümkündür ki bu günleri de düşünmüşler, çizdikleri siyasi, suni hudutlar Türk topluluklarının sürekli birbirleriyle kavga ve didişmelerini sürekli kılacak şekilde, iktisadi hedefler dikkate alınarak ve birbirleriyle kavgayı gerektirecek şekilde özel olarak tasarlanmıştır. Kültürel AsimilasyonSiyasi coğrafya parçalanma bakımından yeterli görülmemiş olacak ki, Türklerin birliğini sağlayan en önemli vasıta olan Türk dili parçalama yoluna gidilmiştir. Türkiye’de Latin alfabesine geçilince Rusya’da Türk topluluklarını Kiril alfabesine geçirmiştir. Bu alfabe, normal Kiril alfabesi olarak Türklere kabul ettirilmemiş, tam 30 çeşit Kiril alfabesiyle Türkçe okunur-yazılır dil haline getirmişlerdir. Dünyada hiçbir dilin kesinlikle birden fazla alfabesi yoktur; ne Arapçanın, ne Rusçanın, ne Farsçanın, ne Fransızcanın, ne İngilizcenin. Elbette Tunus’ta yaşayan Arap’la Irak’ta yaşan Arap birbirini anlamaz; ama aynı alfabeyle yazılır kitapları okur. Nerede basılırsa basılsın, Araplar aynı alfabeyi kullandıkları için, birbirlerinin kitaplarını okuma imkânına sahiptirler. Uygulamaya konulan Kiril alfabesi, Kazakça’da bir sese tekabül eden harf, Kırgızca’da başka bir sese, Saka dilinde ise daha başka bir sese tekabül ettirilmiş. Böylece tam, 30 çeşit Kiril alfabesiyle okunup-yazılan bir Türkçe karşımıza çıkmıştır. Zamanla bu Türkçe, bir müşterek yazı dili olduğu halde, müşterek yazı dili olmaktan tamamen uzaklaştırılmıştır. Onun yerine Rusça müşterek yazı dili olmanın ötesinde, müşterek anlaşma dili haline getirilmiştir. Türkistan coğrafyasının yer altı ve yerüstü kaynakları insafsızca kullanılmış tabir yerindeyse talan edilmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde bir tebaa millet olarak teşekkül etmemiştir. Türkistan hariç, Özbek Han diye bir hakanımız vardı. Onun tebaasına Özbekler dendi. Şimdi Özbek diye bir millet çıktı ortaya. Asla olmamıştır tarihte, Kazak diye bir millet asla yoktur. Ama bunlar, ayrı ayrı milliyetler olarak ve hatta ayrı ayrı dillere sahip milliyetler olarak ortaya çıkmışlardır ve bu ortaya çıkışı Batı da Ruslar kadar desteklemiştir. Yani, Batılı Türkologlar ile Rus Türkologları arasında bu sahadaki çalışmalarda en ufak bir ihtilaf olmamıştır. Rusların dil ve milliyetler meselesinin tatbik sahası, bilindiği üzere Türkistan coğrafyası ve Türk toplulukları olmuştur.
II. Murad Zamanında Anadolu Ahmet Refik
Bertrandon De La Broquiere, Burgonya Dükü İyi Philip’in baş mîrahûru idi. Kudüs’ü ziyaret etmiş, dönüşünde Türk eyaletlerinden geçmişti. Seyahatine dair yazdığı eserin adı “Deniz Aşırı Seyahat, 1432-1433 Senelerinde Kudüs’ten Fransa’ya Karadan Dönüş”tür. Bertrandon II. Murad zamanında Anadolu halkının vasıflarını da şu şekilde tasvir ediyor:   Türkler çevik adamlar. Sabahları erkenden kalkarlar; kırlara çıktıkları zaman masrafları çok az olur, pek az şeyle hayatlarını sürdürebilirler. Meselâ yarım yamalak pişmiş biraz ekmek, güneşte şöyle böyle kurutulmuş azıcık çiğ et veya süt ya da bal yahut peynir veya üzüm ya da bir takım bitkiler yerler; ya da bir gün boyunca yemek üzere bir avuç unla çorbamsı bir yemek yaparlar. Uyumak için yerde yatarlar, ayaklarına kadar inen elbiseleri üst üste giyerler. Kepenek adı verilen ve palto niyetine giyilen keçeden yapılmış bir elbiseyi sırtlarına geçirirler. Bu kepenek hafiftir ve yağmura karşı koruyucudur; bunun çok güzelleri ve inceleri de vardır, yani bunlar kaba yün kumaşla ince bir kumaşın farkı kadar değişik yapıda olabilirler. Türkler dizlerine kadar çıkan çizmeler giyiyor, gösterişli elbiseler kullanıyorlar. Bunların bazıları kadifeden, bazıları pamuklu kumaştan, kimileri de başka kumaşlardan ama hepsi de giyilmiş elbiselerin üstüne geçirilerek kullanılıyor ve bunlar onların ne savaşmalarına, ne yürümelerine ve ne de iş yapmalarına engel olmuyordu. Bu yüzden Türkler’in iyi giyindikleri söylenebilir. Atları Sabah olunca atların ağızlarına gem takarlar, temizleyip güzelce kaşağılarlar; ancak öğleden sonra su verirler ve artık suları varsa, her saat başı onlara su içirirler. Akşamleyin, alışık oldukları şekilde erkenden yerlerine giderler. Irmak kenarında bu işler daha kolaylıkla yapılmaktadır, atları suladıktan sonra ağızlarına gem takarak bir saat tutarlar ve katırlara yaptıkları gibi hiç yiyecek vermezler. Bir saat sonra herkes atına yiyecek verir, geceleyin onları hep yanlarında taşıdıkları keçe örtülerle ve güzel battaniyelerle örterler. Bunun gibi onların tazı köpeklerine de böyle örtüler giydirdiklerini gördüm. Bu köpekler içinde çok güzel ve alımlı olanları var, yalnız kulakları büyük ve sarkık, kuyrukları çok tüylü. Atların hepsini iğdiş etmişler, sadece birkaçını damızlık olarak bırakmışlar. Bu benim kanaatim, çünkü onlardan hiçbirini bizzat görmüş değilim. Bu atlar, birbirine benzer şekilde başlık ve eyer taşıyorlardı. Onların bir önlerinde bir de arkalarında koşum göğüslükleri vardı. Eyerleri zengin görünüşlü, üzengileri geniş ve eyer kayışları kısaydı. Savaş Kıyafetleri Rumlar’ın bazıları Müslümanlığı kabul ettikleri zaman yapılan merasimde iki sefer bulundum; bunlar büyük törenlerdi ve Türkler kuşanabilecekleri her Türklü silâhla techiz edilmiş olarak giyiniyorlar ve şehirler arasında oldukça kalabalık kafileler halinde at sürüyorlardı. Onların üstünde küçük küçük oynak demir parçalarının pullar halinde deriye tutturulmasıyla meydana gelen zırhlı gömlekler ve ayrıca kol zırhları gördüm. Bunlar, bizim de kullandıklarımız gibiydi ama daha çok Jules Cezar zamanını tasvir eden resimlerdeki askerlerin zırhlarına benziyordu; onların zırhları gibi hazırlanmıştı. Zırhlı gömlek kalçanın yarısına kadar iniyordu. Uçlarına çepeçevre ipek kumaş tutturulmuştu. Bunlar da bacakların yarısına kadar sarkıyordu. Başlarında ise başın şekline uygun biçimde yapılmış, beyaz renkli, zırhlı yuvarlak tolgalar taşıyorlardı. Yukarı doğru yarım kadem yükselerek başı koruyan bu zırhın arkasında bir, önünde bir, yanlarında da ir tane olmak üzere dört âdet madeni pul bulunuyor ve bunlar kılıç darbelerine karşı yanakları ve yüzü koruyorlardı. Ayrıca bunlar başlıklara da takılabiliyormuş ama ben bunları hiç görmedim; üstelik bu şekilde kullanılanların bir işe yarayacağını da sanmıyorum. Türkler ne kısa ceket ve çoraplı pantolon, ne de bunlara benzer elbiseler kullanmıyorlardı. Türkler, kısa kayışlı üzengilere ayaklarını geçirerek eyerin üstüne bir iskemleye oturur gibi oturuyorlar ve dizleri yukarıda kalıyordu. Fakat bu durumda bir mızrak darbesiyle yere devrilebilirler. En çok kullandıkları silâh yay, ok, kılıç ve kısa saplı gürzdür. Gürzün topuzu birkaç dişlidir. Sopa, zırhsız omuzlara vurulduğu zaman tehlikelidir. Şuna kanaat ettim ki, zırhla başa vurulacak iyi bir darbe insanı sersem eder. Birçokları tahta kalkan kullanıyorlar, ok attıkları zaman atlarını bununla korumayı biliyorlar. Bunu bana iyi kullananlar anlattığı gibi gözümle de gördüm. Padişahlarına İtaatleri Sonsuz Padişahlarının emirlerine itaatleri sonsuzdur. Hayatı pahasına bile olsa kimse onun emirlerinden dışarı çıkmaya cesaret edemez. Zaten bütün yaptıkları işler, onları Fransa’dan da büyük topraklara sahip kılan geniş fütühât, hep bu devamlı itaatleri sayesindedir. Türkler’in aleyhinde bulunmak, onların kıymetlerini düşürmek istemem; bilâkis şunu itiraf ederim ki hayat işlerinde onları pek serbest ve pek doğru buldum, hele cesarete gerek olduğu zamanlarda gayet de iyi davranırlar. Onun için Türkler’le yaşamak isteyenler, öyle kederli, düşünceli insanlar olmamalı, daima güler yüzlü olmalıdır. Bundan başka temiz yürekli ve merhametli adamlardır. Çok defalar gördüm. Biz yemek yerken, yanlarından bir fakir geçse onu derhal bizimle beraber yemeğe çağırıyorlar. Biz ise bunu asla yapmayız. Sultan Murad bütün zaferlerini bu cesur, mert, şefkatli ve cömert halkın itaati ve kol gücüyle kazanırdı. Türk gücü Sultan Murad zamanında en yüksek dereceye ulaşmıştı. Bizans, Türk siyasetine bütün mevcudiyetiyle boyun eğmişti. Bulgaristan ve Sırbistan ortadan kalkmış, yalnız Belgrat kalmıştı. Marcaristan’da Hunyadi Yanoş Varna bozgunluğunun acısıyla yüreği kan ağlıyor, Türkler’den intikam almaya çabalıyordu. Kaynak: Ahmet Refik-Bizans Karşısında Türkler (Hazırlayan: Fahameddin Başar).
Türk-islam Tarihinde Osmanlı’nın Yeri ve Önemi Prof. Abdulkadir Donuk
Türk ve İslâm tarihinin en muhteşem devri Osmanlı Devletinin eseridir. Onlar millî ve İslâmî mefkurelerinin dâhiyane terkibi, siyasî istikrar ve içtimaî adaletleri sayesinde üç kıt’anın ortasında ve Akdeniz havzasında beşer tarihinde “Nizâm-ı âlem” dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardı. İslâm dinin beşeriyeti saadete, adalete ve insanlığa eritirmek için ilân ettiği yüksek esaslar ve dünya nizamı mefkûresi de en ileri derecesini Osmanlı devrinde gerçekleştirmiştir.
Kuvvetli bir merkeziyetçi sisteme sahip olan Osmanlı devleti, ayrıca devrin en ileri sosyal nizâm ve adaletini de kurmuş, içtimaî bünye itibariyle de demokratik bir hüviyet kazanmıştır. Osmanlı imparatorluğu kavimler, dinler ve mezhepler arası sağlam bir ahenk, halk kütleleri arasında içtimaî adalet kurmakla milliyetler arasında hiçbir fark ve tezada müsaade etmemekle dünya tarihinde milletlerarası en kudretli cihânşümul bir siyâsî câmiayı teşkil ediyordu. 
Osmanlı devleti ve sultanlarının dâvaları da, kendi tâbirleri ile, “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor, imparatorluğun vücudu hikmeti ve cihâdı da bu millî, İslâmî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti mefkûresine dayanıyordu. Bu mefkûre cidden Türk, İslâm ve Dünya tarihinde en yüce derecesini bulmuş ve din adamlarıyla birlikte devletlerini kurmuşlar; onlara hizmet, evliyanın dualarını almak ve ellerini öpmek en kudretli ve cihangir padişahların âdeti olmuş; en ciddî meselelerde âlimlerin fetvaları da azametli padişahların kararlarını değiştirmeye kâfi gelmiştir. 
Esasen eski Türk hâkanlarının meclis müesseseleri gibi, Selçuklu ve Osmanlı sultanları da devlet meselelerini daima müzakere eden bir “Dîvân teşkilâtına” sahipti. Devletin veziri, ilim ve ordu, idare adamları burada toplanırdı ve mühim meseleler içinde “Padişahım bu iş gayrı işe benzemez, ferman buyurun Dîvân’da müşâvere olunsun” gibi ihtar ve ikazlar çok dikkate şayandır. Bu devlet nizamı içinde padişahların bile, askerler gibi Mîrî toprak üzerindeki Has’ların gelirine dayanan mâişetleri onları (sultanları) bile temsil ettikleri devlet ve cemiyetin bir yüksek memuru hâline getirmişti. 
Muhteşem câmi, kervansaray, hastahane ve medreseler inşa eden Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının kendileri için çok mütevazi saraylar yapmaları onların mefkûrevî vasıflarını ve umumî efkârın hassasiyetini maddileştiren misallerdir. Böylece eski Türk hâkanları gibi Müslüman Türk sultanları da hâkimiyetlerinin ilâhî teyide mazhar olduğuna inanıyor; Cihângir ve “Padişah-ı âlem penâh” sıfatlarını taşıyorlardı. Bununla beraber millî şuur ve demokratik ruh icabı yine de istipda da sapmıyorlardı. 
Osmanlı devletinin kudsiyeti, başta sultanların ona inancı ile yaşıyor ve muazzam Osmanlı kudreti bu nizâm ve ahenk içerisinde vücud buluyordu. Bu siyâsî kaynaşması Osmanlı Cihân hâkimiyeti ve dünya nizamı dâvasını kuvvetlendiriyor; medenî, teknik ve askerî üstünlük, disiplin de bu büyük kudretin kaynaklarını teşkil ediyordu.
Bununla beraber bütün maddî-mânevî kuvvetlerin başında da Osmanlı hânedanı ve padişahları bulnuyordu. Nitekim bu hânedanın devletin kuruluşundan II. Selim’e kadar süren 2,5 asırlık yükseliş devrinde, birbiri ardından, hep büyük ve dâhi insanlar yetiştirmesi ve dünya tarihinde böyle bir hayatiyete sahip başka bir devlet ve hânedan bulunmaması ilâhî bir irade sayılıyor ve bu sebeble de Osmanlıların kudsiyetine inanılıyordu. 
Gerçekten bu gazi ve muhteşem padişahlar, millî ve islâmî mefkûreleri, yüksek zekâ ve enerjileri, din ve devlet vatan ve millet uğrunda sonsuz fedakârlıkları, adaletleri, tevâzuları, siyasetleri, büyük din ve devlet adamlarını büyük dâva istikametinde toplamaları sayesinde öyle sağlam bir devlet kurdular ki, normal veya zayıf padişahlar zamanında bile bu yüksek devlet makinesi asırlarca hayatiyetini göstermiş; padişahların ilâhî kudretle teyid olunduklarına inanılmış ve bu sebeple de devletin kudsiyeti kanaati yerleşmişti.
Hattâ Fâtih bir konuşmasında: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslâm kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur” cevabını verir. Buda Fâtih’in İslâm ve cihân hâkimiyeti dâvasında ve büyük bir irade ve kudrete sahip olduğunu gösterir.
Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı ve daha başka Türk hânedanları hatta Beylikler hep 2500 yıllık Oğuz Han veya Alp Er Tunga’ya mensup bulunmakla iftihar ediyorlardı. Nitekim büyük bir fâtih olmasına rağmen Timur, bir türlü “Han” veya “Sultan” unvanını alamamış ve “Emîr” olarak kalmıştı. Bu sebeble Müslüman Türkler “Âl-î Osman’ı” hem oğuz Han soyuna mensup bulunmakla ve hem de İslâmiyete ve Türklüğe büyük hizmetler yaparak şan ve şeref kazandırmakla mukaddes saymışlardı. Böylece, önce Selçuklu hânedanı, daha sonra Osmanlı hânedanı gibi, menşei, İslâmiyete hizmetleri ve bu sıfatları dolayısiyle Türk-İslâm dünyasında kudsiyet kazanmışlardır.
Nitekim tanınmış araştırıcı Bernard Lewis’in şu tesbiti de, bu düşüncemizi teyid etmektedir:
“Kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı İmparatorluğu, İslâm gücünün ve inancının ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Osmanlılar altı yüzyıl, ilkönce, esas itibarile başarılı olarak Avrupa’nın geniş bir kısmında İslâm hâkimiyetini kurma çabasıyla, daha sonra da Batının amansız karşı saldırısını durdurmak veya geciktirmek için uzun süreli artçı harekâtıyla, hemen hemen devamlı olarak Hristiyan Batı ile savaş hâlinde idiler.
Yüzyıllar boyu süren bu mücadele, Türk İslâmlığının ta köklerindeki kaynaklarıyla, Türk toplumunun ve kurumlarının bütün yapısını etkilememezlik edemezdi. Osmanlı Türkü için, bütün ilk İslâm anayurtlarını kapsıyan imparatorluk, İslâmiyetin tâ kendisi idi. 

Osmanlı vakayinâmelerinde imparatorluğun toprakları “Memalik-i İslâm”, hükümdarları “İslam padişahı”, orduları “Âsâkir-i İslam” dinî başkanı “Şeyhülislâm” olarak adlandırılırdı; onun halkı kendini her şeyden önce Müslüman sayardı. Daha  önce gördüğümüz gibi, Osmanlı Türkleri kendilerini İslâmlık ile özdeş görmüşler, diğer her hangi bir İslâm milletinden çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini İslâmlık içinde eritmişlerdi. “Türk” kelimesi Türkiye’de hemen hemen kullanılmaz iken, Batıda Müslüman’ın eşanlamı hâline gelmesi ve Müslüman olmuş bir batılıya, “Türk olmuş” denirdi.

Suriye’de Türk Mezarı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Tarihî an’anelere göre, Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı boyunun Karakeçili aşireti, IX. asırda Selçuklularla beraber İran’ın Merv ve Mâhân mıntıkasına inmiştir. Malazgirt Harbi’yle batıya gelip, Anadolu’nun fethine iştirak etmiştir. Aşiretin beyi Kaya Alp, Artukoğullarına tâbi bir bey olarak Ahlat’a yerleşti. Harzemşahların yaklaşması üzerine, aşiret halkı, yurtlarına geri dönmek istedi. Kaya Alp’in yerine geçen oğlu, bunu kabul ederek, halkıyla beraber güneye yöneldi. Fırat nehrini geçmek üzere atını sürdü; ancak önü yar idi; suya kapıldı. Kendisini Ca’ber Kalesi eteklerine defnettiler. Tarihçiler bu kalede sonraları Düğer Türkmen aşiretinin hâkim olduğunu ve buraya Türk Mezarı dendiğini ittifakla kaydeder.

Soyu üç kıtayı tuttu 

Takriben 1227’de cereyan eden bu hâdise üzerine, iki oğlundan Sungur ve Gündoğdu bir kısım aşiret halkı ile geri döndüler. Ertuğrul ve Dündar adlı diğer ikisi, tarihî bir karar vererek kaldılar. 400 çadır (hane) halkı ile Pasin ovasındaki Sürmeli Çukur’da yurt tuttular. Bilahare Ankara, ardından da Eskişehir’e hicret ederek; Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt ve Domaniç’e uçbeyi yerleştirildiler.

3 kıtayı tutan 6 asırlık imparatorluğun atası, bu şanlı şehidin adı nedir? Osmanlı tarihçilerinin Şükrullah, Oruç Bey, Âşıkpaşazâde, Neşrî gibi ekserisi Süleyman Şah olduğunu söylerken; Enverî, Karamanî Mehmed Paşa gibi nisbeten daha eskiler, Gündüz Alp ismini verir.

Muhtemelen Anadolu’yu Türklere yurt yapıp, Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran; Antakya’yı fethettikten sonra 1086’da Suriye’deki bir muharebede şehid düşerek Haleb kapısına defnedilen Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın parlak ismi ile karıştırılmaktadır. Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan da Musul dönüşü Fırat’ta boğulmuştu. Netice itibariyle Mezar-ı Türk’de yatan zât, Ertuğrul Gazi’nin babasıdır. Ancak isminde ihtilaf vardır. Bu ihtilaf, Gündüz Alp’in İslâmî isminin Süleyman Şah olduğu söylenerek giderilebilir. Zira Türkler Müslüman olduktan sonra, hem an’anevî Türk isimlerini, hem de İslâmî bir ismi beraber taşımışlardır: Abdülkerim Satuk Buğra Han gibi.

Osmanlılar, Türk Mezarı’na kıymet vermişler; hatırasını yaşatmışlardır. 1918’de Suriye, düşman işgaline uğradıktan sonra bile, henüz Osmanlı Devleti ismen de olsa yaşadığından, 1921’de Boyabatlı Yusuf Kemal [Tengirşek] ile Franklin Bouillon arasında imzalanan ve Suriye hududunu çizen Ankara İtilâfnâmesi’nde, Süleyman Şah Türbesi üzerindeki Türk hâkimiyeti Fransızlar tarafından tanındı. Metnin 9. maddesi şöyledir: 

“Sülâle-i Osmaniyye’nin müessisi [kurucusu] Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Ca’ber kalesinde kâin ve Türk Mezarı nâmıyla ma’ruf merkadi [kabri], müştemilâtıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikâme ve Türk bayrağı keşîde edebilecektir”. Lozan’da da bu hüküm teyid olundu. O zamandan beri Türk toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi’nde Türk bayrağı dalgalanır ve bir müfreze asker bekler. 1956 tarihinde Suriye hükümeti ile yapılan mutabakatta, türbedeki askerlerin her ayın 7’sinde nöbet değiştirmesi ve 20’sinde ikmal alması kararlaştırıldı.

Baraj tehdidi

Yavuz Sultan Selim’den kalma 10×5 metre ebadındaki mihrablı türbe, Selçuklu motifleriyle süslü, çöl tarzı kerpiçtendi. Son olarak atalarının ve Türk büyüklerinin hatıralarına verdiği ehemmiyetle tanınan Sultan Hamid tarafından tamir edilmişti. Sürgünde yaşayan meşhur 150’lik muharrir Refik Hâlid (Karay), türbenin içler acısı vaziyetini 1929’da bir yazısında tasvir eder. Bunun üzerine 1936’da da Maarif Vekâleti tarafından tamir görmüştür. Türbede üç sanduka bulunmaktadır. Ortadaki Süleyman Şah’a, diğer ikisi oğlu ve aileden birine aittir. Buraya bir türbedar bakar. 600 m2 tel örgü içindeki türbenin yanında bulunan ve 1938’de yaptırılan karakolda, Akçakale jandarma kumandanlığından askerler nöbet beklerdi. Beyaz badanalı duvarları ve kiremitli çatısıyla, mıntıkanın en ihtişamlı binasıydı.

Suriye müstakil olduktan bir müddet sonra iktidarı ele geçiren Baas rejimi, Osmanlı izlerini silme gayesi çerçevesinde; 1966’da inşaına başlanan Tabka Barajı altında kalacağı için mezarın Türkiye’ye taşınmasını istedi. Türbe, Haleb’e bağlı Karakozak köyüne taşındı. Baraj 1973’te bitti. 2006’da Ca’ber Kalesi’ne de tehdit eden Teşrin Barajı inşaı sebebiyle, türbenin altı doldurulup yükseltilerek mesele çözülmeye çalışıldı; 15 askerin bulunduğu karakol da yeniden inşa edildi. Şimdiki türbe ile müştemilatı 10 dönüm toprak üzerinde ve Türkiye sınırına (en yakındaki Suruç’un Mürşitpınar köyüne) 30 km mesafededir.

Ey Erzurum… Remzi Oğuz Arık E

Doksanüç Savaşında Kahraman Bir Şeyh: Hoca Mustafa Fehmi Erzincanî N. Aydoğan Ünal İ

“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” Hadis-i Şerif’ini kendine prensip edinen, halkın her hizmetinde bulunan mütevazı ve fedâkar bir şahsiyet idi. Hoca Mustafa Fehmi Efendi, Erzincan’lı “Terzi Baba” demekle meşhur, ” Vehbi Hayyat Hazretleri” nin halifesidir.
Doksanüç Harbinde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) Doğu cephesindeki Orduyu  Hümâyûn Mühim-ine Başkâtibi Mehmet Arif Bey, “Başımıza Gelenler” isimli hatıratında, Hazreti Şeyh Fehmi Efendi hakkında diyor ki:
Hazreti Şeyh Fehmi Erzincânî, sırf gaza ve cihad farzını yerine getirmek için ve Allah rızâsı için orduyu hümâyûna gelmişti. Kendisi, yüce Nakşibendî tarikatı şeyhlerinden ve çok âlim, mübarek bir kimse idi. Şeyh Hazretleri, Muhammedi güzel ahlâka sahip olmakla birlikte, devletin iç ve dış işlerini bilir, hastalığımızı ve sebeplerini anlamış, uyanık, siyâsî, kâmil bir insandı. Ulemâ ve şeyhler içerisinde benzerini görmediğim için yüce zâtına olan muhabbetim pek fazla idi.
Dünyada âlim ve fâzıl kimseler ve şeyhler pek çoktur, saymakla tükenmez. Fakat biz neyiz, zaman nedir, Avrupa’nın hâli nedir, millet ve devlet neye muhtaçtır. Hâle ve zamana göre devletin siyâseti neyi icâp eder? Bunu bilmezler. İslâm devletini, bin sene evvelki kuvvet ve şevketine sahip zannederek, siyâsî ve içtimaî bütün işlerini ona göre görürler.
Kendisi, ıslahatın çevreden merkeze gitmesi fikrinde olduğu için, büyük şehirlerden çok, evvelâ köylülerin tahsiline ehemmiyet verirdi. Köylülerin hiç olmazsa hükümetten gelen bir emri okumaya; tahsildâra verdiği vergiyi, alacağını, borcunu bilecek kadar hesaba vâkıf olmalarını; dinin zaruri bilgilerini muhakkak bilmeleri için köy hocalarını teşvik ederdi. Mektebi olmayan köylere mektep yaptırmak için yardım toplar, bu yolda halka yüz suyu dökmeyi de kendisine mukaddes bir hizmet sayardı.

Bu harp çıkmadan iki sene evvel, fakır, bir iş için Erzincan’a gitmiştim. Hocayı orada tanıdım. Aklım erdiği kadar tetkik ettim. Allah onu korusun! Fazilet, cömertlik, kerem, ilim ve irfan bir vücut giymiş de bu Hazret olmuş sanılırdı. Konağında ve sofrasında her zaman beş on misafir ve garip bulunur, bunların hepsine bizzat hizmet etmesini severdi.
Öncü ve Karakol Hizmetleri Yapardı
Bizim süvarilerimizin çoğu Eleşkirt ordusu ile beraber olup, henüz bize yetişemedikleri, derlenip toplanmaları daha bir iki güne bağlı olduğu için öncü ve karakol hizmetlerini görecek kimse yoktu. İşte bu mühim vazifeyi, muhip ve müritlerinden 70-80 kadar süvari ile Erzincan’dan gelip orduya katılan Hacı Fehmi Hazretleri üzerine aldı.Hacı Fehmi Efendi, diğer başı bozuk süvarilerden toplayabildiklerini de yanına alarak, ordunun öncülük ve karakolluk hizmetlerini îfâ ediyordu. Şeyh Efendi Hazretlerinin, hareketini durmadan değiştiren düşmanın niyetini sezerek her saat başı kendi eli ile yazdığı istihbarat, Kumandan Paşa’ya peş peşe gelmekteydi.
Düşmanın İçine Dalıyor
Gedikler muharebesinde, öğle ile ikindi arasında ve savaşın tam kızıştığı sırada, hemen hemen üç saatlik mesafe uzunluğundaki savaş hattı boyunca, iki taraftan ateş eden topların adedi 250 ile 300 arasında tahmin olunuyordu. Artık tüfekle kurşun sesleri, aslan kükremesi yanında sivrisinek vızıltısı kalıyordu.
Bu ara bizden atılan güllelerden birkaçı düşmanın bir top kapaklısının bütün hayvanlarını öldürdü. Yukarıda ismini hürmetle yâd ettiğim mücâhid Erzincanlı Hoca Hazreti Fehmi Efendi, yanındaki süvari ve müritleri ile koşarak kapaklıyı yakalayıp sürükleyerek ordumuza getirmiştir.
Gerçi öyle bir orduda, bir kapaklının kazanılıp kaybedilmesinin zikre bile değeri yoksa da, böyle ufak şeylerin askeri teşvik ve cesaretlendirmede pek büyük faydası vardır. Muhârebenin  kazanılması ise askerin kalp kuvvetine bağlı olduğundan,  Hazreti Hocanın himmeti, bunu bilenler için pek kıymetlidir. 

Bugün 22 Şubat, Enver Abinin Vefat Sene-i Devriyesi Yrd. Doç. Dr. İsmail Kapan 1

Formel olarak patronumuz, esasen hocamız, rehberimiz, büyüğümüz, velhâsıl  abimizdi. Onun için de herkes ona “Abi” diyordu. Hiçbirimiz ona patron gözüyle bakmamıştık. Zaten o da öyle bir konum istemezdi ve müsaade etmezdi. Eski millî eğitim bakanımız Hüseyin Çelik’in bir sözünü, kendisinden ödünç alarak burada tekrarlayacağım. Vefatı sırasında onun hakkında şöyle demişti: “Abilik sıfatı bazı insanlara çok yakışır…”

Evet, Enver Abiye bu sıfat o kadar çok yakışıyordu ki… Yaşça kendisinden büyük olan pek çok iş adamı ve rical-i devlet de, ona ‘Abi’ diye hitap ediyordu.Enver Abi, hâl-i hayatında bu sıfatın hakkını fazlasıyla verdi. O bir gönül adamı olarak, her daim insanların gönlünü hoş etmeye çalıyordu. Diyordu ki: 
“Bizim işimizin en önemli kısmı gönül yapmaktır…” Böyle düşünen ve inanan ve buna göre de yaşayan insan kalp kırar mı? O, kimsenin kalbini kırmadı. Beşeri ilişkiler noktasında kendisini çok üzenleri dahi hep affetti, üstelik onlara çok iyilikler yaptı. Binlerce insan onun kurduğu müesseselerde geçimini temin etti. Sayısız fakir ve muhtaç kimse, onun ihsanlarıyla ihtiyaçlarını karşıladı. On binlerce insan, Türkiye Gazetesinin, İhlâs Holding ve bağlı kuruluşlarının ürünlerinden istifade etti. İhlâs Vakfı’nın yurtlarında binlerce talebe, barınıp tahsil yapma imkânı buldu. Bilhassa çeşitli İslâm ülkelerinden gelen fakir talebeler için bu yurtlar, huzurlu bir barınma yeri oldu… İhlâs Kurumu ile bir şekilde yolu kesişen herkes, gördüğü iyilikler karşısında şükranlarını ifade etti. Enver Abiye karşı sevgi ve minnet duygularıyla dolu o kadar çok insan var ki…

Hatırlayalım tam bir sene önce, onun cenaze namazına katılan mahşerî kalabalığın yüzlerindeki hüznü ve dillerindeki duaları… Hakiki sevgi işte böyle olur. Enver Abi örnek hayatıyla ve memlekete-millete, insanlığa hizmetiyle bu sevgiyi kazanmış ve hak etmişti. O, kendisi ne kadar sıkıntı içinde olursa olsun, her zaman başkalarının sıkıntısını gidermek ve insanları sevindirmek için çırpındı. Kendi ifadesiyle,

“Geceleri ağlayıp, gündüzleri gülerek…” insanlara ümit vermeye, hizmet etmeye çalıştı. Onu hep tebessüm eden yüzüyle gördük. Şahsen bana da hep tebessüm etmeyi tavsiye etti!.. “İsmail biraz gül!..” ikazını birkaç defa kendisinden aldığımı itiraf etmeliyim. Bu hüzünlü günde, onun güler yüzüne ithafen tatlı bir hatırayı da buraya derc edelim:

1990 yılında, ABD’de böbrek nakli olup Türkiye’ye döndüğünde, kendisini ziyarete gitmiştik. Her zamanki gibi neşeli idi… Odasının girişi biraz kalabalık oldu. Omuzlarımdan sıkıca kavrayıp çekti. “İsmail ne kadar şişmanlamışsın. Kapıya sığmıyorsun!..” diye takıldı. Ne güzel günlerdi o günler… Allahü teâlâ gani gani rahmet eylesin, derecesini âli eylesin!

Sultan Murad Hân’ın Bağdat’taki Topu Manevi Ziyaretgah Ömer Ceyhun B

Ve topla ilgili bir menkıbe… Araplar bu topa “Abuhüzame” adını takmışlar hüzame arap kadınlarının süs olarak burunlarına taktıkları halkaya denir. Cahiliye devrinde erkekler karılarına kızınca, bu halkayı çekerek burunlarını yırttıkları gibi Sultan Murad Han da isabetli atış yapmadığından dolayı, topa kızarak hüzamesini koparmış, bu yüzden namlunun ağzı yarık kalmış. Sultan Murad Han, bununla da kızgınlığını yenemeyerek topa bir yumruk vurunca onu Dicle nehrine yuvarlamış. Yumruğun yeri namlunun geri kısmında içeriye çöküklük yapmış. Sonra topu sudan tekrar çıkarmışlar, namlusunun üzerinde yapışık olarak balıklarda beraber çıkmış. Bu balıkların da namlu üzerine kazınmış resimleri var. Sultan Murad Han, Hazreti Ali gibi bir kuvvet sembolü olarak asırlarca Bağdat ve Irak taraflarında yâd edilmiştir. Kaynak: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları. -E. Kur. Alb. Rahmi Apak-

Tarih ve Türk Milleti A. Selçuk Emre Tarih, insanlığın mazisi boyunca insanların yaptıklarını anlatır. Devrimize kadar gelip geçen bütün toplulukların, kültüre, medeniyete, kısaca insanlığa hizmet eden milletlerin hâtıralarını ihtimamla saklayan tarih, muhakkak ki, Türkler için müstesna sahifeler ayırmıştır. Türkler dünyanın en eski ve en büyük milletlerinden biridir. Son yıllarda Orta Asya’da yapılan arkeolojik araştırmalara göre, tarihimiz milâddan önce 2750 yıllarına kadar gitmektedir. Beş bin seneye yakın bir zaman kesintisiz olarak yaşamak her millete nasip olmayan bir mazhariyettir ve büyük milletimizin hayatiyet, canlılık, yaşama, azim ve kudretinin de bir işaretidir. Meselâ 1500 yıl önceleri bir Alman, bir Fransız veya İngiliz milleti mevcut değildi. Orhun kitabeleri, Türklerin daha sekizinci asırda gelişmiş bir edebî dilleri olduğunu göstermektedir. Batılıların büyük çoğunluğunun kendilerine ait bir alfabeye sahip bulunmadıkları o çağlarda Türkler kendi alfabeleri ile okudyup yazıyorlardı. Eski Yunanlıların, Romalıların, Cermen kavimlerinin İslâvların, Hindliler ve İranlılarla birlikte, ataları olan Hind, Avrupalıların tarih sahnesine çıktıkları anlarda Türklerden kültür ve medeniyet aldıkları gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Dünya medeniyet tarihe yeni ufuklar açan eski Türklerin kendine mahsus bir hukuk nizamı bir inanç sistemi ve bir san’atı vardı. Hususi hukuk hükümlerini olduğu kadar âmme hukuk esaslarını da ihtiva eden töreye göre kadına hürmet edilirdi, âile müessesesi kutsaldı, zinanın cezası idamdı, hırsızlık yasaktı, barış zamanında silah çekmek şiddetle menedilmişti. Bundan dolayı katil, cinayet gibi suçlar çok nadirdi.  İnsana sırf insan olduğu için saygı gösterilirdi. Bu sebeple toplum ve fertler arasında ayırım yapılmazdı. Eski Türklerde, insandaki hissini çiğneyen her türlü sosyalist eğilimden uzak, çok kuvvetli bir sosyal adalet duygusunun mevcudiyetini gösteren bu durum oldukça gelişmiş bir demokrasi hayatının da varlığını ortaya koyar. Birçok kavimlerin çok tanrıcılık inancında bulundukları ve bunlara ait efsanelerle oyalandıkları devirlerde Türklerin tek tanrı inancına doğru kuvvetli bir adım attıkları görülmektedir. Zaman geçtikçe sağlamlık kazanan bu düşünce, 10. yüzyılda atalarımızın İslâmiyeti kabul etmelerini kolaylaştırmıştır. Evvelce Budizm, Manihaizm, hatta Hıristiyanlık ve Musevilik gibi dinlere de intisap ettikleri bilinen Türkler, her halde, hiçbir dinde kendilerini İslâmiyetteki kadar bahtiyar hissetmemişlerdir. İslâmiyetin ciddiyet, vekar, yardım ve saygı şiarları Türk ahlâkına tamamen uyuyordu. Adalet, eşitlik ve diğer mevzularda İslâmın asaleti, Türk karakterinde aksediyordu.  Askerlikte ve orduların teşkilinde Türkler eski dünyanın hocası durumunda idiler. Çinliler, Romalılar, Bizans ve başkaları askerlerini Türkler gibi teşkilâtlandırmışlardır, onların kullandığı silahları kullanmışlardır. Süvarilik, Türkler vasıtasiyle bütün dünyaya yayılmıştır. Ortaçağ Avrupası ilim ve medeniyeti Türklerden ve de Müslüman milletlerden öğrenmiştir. Muhteşem mazisi ile övünen Türk istikbale gururla bakmakta haklıdır. 
S. Ahmet Arvasî ve Gençlik M. Hâlistin Kukul

“Ben, onun filmini görmüştüm, artist olsa gerek!”; ya, “Gördüm galiba!..Şey!..” ; ya , “Geçenlerde rastlamıştım herhâlde…”  ya, “Bilemiyorum ki, ne desem!” ; ya, “Futbolcu değil ama ne?” …gibi cevapları -maalesef- almamız mümkündür.Yakın zamanların şâir, edîb, ilim ve fikir adamları da bunlardan farklı değil. Belki, İstiklâl Marşı’nın şâiri olarak Mehmet Âkif  ve  son Sutan’üş – şuarâ Necip Fâzıl biraz daha fazla göze batıyor ammâ, Yahya Kemal,  Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Peyami Safa, Ârif Nihat Asya, Hüseyin Nihal Atsız, Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Şeyh’ül Muharrirîn Ahmet Kabaklı, Reis-ul Âşık Feyzi Halıcı, Mehmet Çınarlı, Nihat Sami Banarlı, Abdülhakim Arvasî, Zeki Velidi Togan, Bahtiyar  Vahabzâde, Orhan Şaik Gökyay, S. Ahmet Arvasî  gibi şahsiyetler sorulduğunda ise, gençlerimiz, umûmiyetle, önüne bakıyor ve ” Şey!..Yâni!..Ne desem ki!.. Bilmem ki!..” benzeri ifadelerle lâfı geçiştirmeye çalışıyorlar.Ve bu gençlik; Batı T(ı)rakya’yı, Doğu Türkistan’ı, Kerkük’ü, Azerbaycan’ı, Türkmenistan’ı, Kırım’ı, Kırgızistan’ı…yeterince tanıyamadıklarından, ” dil, din, tarih ve coğrafya” olarak, bağlarımızın inşâcılarıyla irtibatı sağlayamamanın tezatlarını yaşamaktadır.Gençliğimiz, eğer, bu mekânlar/coğrafyalar ile, bu mekânlardaki “kültür inşâcıları”mızı tanıyamıyorsa, elbette ki, “suçlunun / mes’ul’ün” , artık, ayağa kalkıp diklenmesi gerekir. Ardından; “Ne günlerdeyiz?” diye hayıflanmak yerine, “çâreyi”, bir ân önce tatbike başlaması şarttır.Çâre, ne midir?Elli yedi yılını doldurmak üzere olan ömrünü Türk-İslâm dâvâsına hasreten ve bilhassa -mesleği yanında- gençlerin ruhen ve bedenen gelişmesi üzerinde ciddî ilmî çalışmalara kafa yoran büyük sosyoloğumuz S. Ahmet Arvasî’nin, vefâtından iki yıl önce yazdığı ” Kültür Problemlerimiz” adlı yazısındaki görüşlerine kulak kesilmemiz gerekir.Tabiî ki, bu yazının yazılmasından sonra geçen çeyrek asırlık zamanın hesabını kimler verecektir, o da, ayrı!Bu yazısında Arvasî Hoca :“Millî kitaplığından koparılmış genç nesiller, yabancı kültürlerin ” yayın ve propagandaları” karşısında, desteksiz ve mukavemetsiz kalmakta, kolayca ” yabancı rüzgârlara” kapılıp gitmektedirler.”  Dedikten sonra, gençliğimize karşı alâkasızlık ve usûlsüzlüğümüzün / sistemsizliğimizin faturasını da şu esef verici sözleriyle reçete olarak sunar:Yıllarca öğretmenlik yaptım ve maalesef şu acı gerçeği tesbit ettim: Türk halkı, hükümetlerimizin” Millî Eğitim ve Kültür Politikalarından” şikâyetçidir ve hatta ondan ürkmektedir. Bu konuda nice acı hatıralarım var…Bunları anlatmayacağım. Ancak, Türk “eğitim sosyologlarına” ve “siyâset adamlarına” şunu tavsiye edeceğim: Lütfen, Türk Milletini örnekliyecek bir anket tatbik ederek ve ciddiyetle değerlendirerek halkımızın, nasıl bir eğitim ve öğretim ” istediğini ” samimiyetle öğreniniz. Bu, asgarî bir namus borcu değil midir? Millete, istediklerini veremezseniz, “yabancılaşmalara”, “Kültür emperyalizmine” , “kültür ikizleşmelerine”, “aydın-halk boğuşmasına”, “nesiller arası çatışmalara” ve “kültür anarşisine” çanak tutmuş olursunuz (Bknz: Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, sy. 280).Gençlik mes’elesi; uydurma kavramların peşinden sürüklediği  ” içi boş-hayâlî – Batıcı kozmopolit – diyologcu – ittifakçı – emperyal ”  tasarılarla değil ; yine S. Ahmet Arvasî’nin:“Tarih, bir milleti ‘geçmişte’, kültür bir milleti ‘hâlde’ ve ülkü, bir milleti ‘gelecekte’ birleştirir. Bu üç bağ, millî birlik ve bütünlüğün sağlanmasında çok önemli rol oynar. Onun için, başarılı ve akılcı devlet adamları, cemiyetlerinin güçlenmesi için ‘millî târihe’ ve ‘millî ülkülere’ gerekli önemi verirler.” (Bknz: a. , g.,e., sy. 305)Düşüncesi, hedeflerin tesbitini ve tahakkukunu zarûrî  kılar. Biz, Türk Milleti olarak, muasır medeniyetin gereğini, kendi sistemimizle kurmak, yaşatmak ve geliştirmek mecbûriyetindeyiz. Bir milletin gençliği ancak bu şekilde birbirine kenetli olabilir; ve bir millet, ancak bu şekilde dimdik ayakta durabilir.Fakat; “Ne yazık ki !” demekten usanır hâle geldiğimizi de söylemelim!

Tayland’da Türk Donanması Yılmaz Öztuna Biz Batı (Türkiye, Osmanlı) Türkleri, 1538 yılından beri Pasifik’e (Büyük okyanus) adım attık. Daha önceleri için Portekiz kaynaklarında bir kayda rastlamadım. Bu tarihten itibaren Endonezya adalarına, bilhassa Sumatra’ya binlerce Osmanlı Türkü gitti. Mühim kısmı yerleşti. İslâm âleminin doğu ucu idi. Bugün de öyledir. Daha ilgi çeken, Tayland’dır (Siyam). Zira hiçbir zaman ne Türk, ne Müslüman hâkimiyetine girmediği gibi, asla bir Batı devleti sömürgesi olmayan 6 Asya devletinden biridir (diğerleri Türkiye, İran, Afganistan, Çin, Japonya). Cihan Hâkanı  Kanûni Sultan Süleyman devrinde (1520-1566), Osmanlı denizcileri, Tayland’a da geldiler. Babadan Denizci…
Hayreddin Mehmet Reis, babadan denizci idi (babası deniz subayı olmayan deniz subayı olmazdı, istisnalar kuralı bozmaz). Mısır beylerbeyi (sonradan sadrâzam) Süleyman Paşa, 1538 Hindistan seferine, kaptan (bahriye albayı) olarak onu da almıştı. Seferin sonunda Paşa, Mehmed Reis’i, daha doğudaki suların keşfiyle görevlendirdi. Kapdanımız, Batı Hindistan’da Gücerât’ın Div (Diu) limanında, paşasına veda etti. Bugünkü bilgilerimize göre bir Osmanlı kaptanı olarak ilk defa Bengal Körfezi’ne girdi. Tenaserim limanına demirledi. Bugün adı Myanmar olan Birmanya (Burma)’da kalan bu liman, o çağda Siyam krallığına aitti. Bengal Körfezi’nde kadırgası bozulan ve bu tekne ile dönemeyeceğini anlayan Mehmed Reis, Siyam Krallığı’na hizmet arz etti. Kral P’rajai tahtta idi (1534-1549). Bu vasıfta bir denizciye şiddetle ihtiyaç duyan Kral, Osmanlı denizcisini taht şehri Ayuthia’ya çağırdı. Süveyş’ten beri 15.000 kilometre yol geçen Mehmed Reis, kralın huzuruna çıktı. 15 yıl Siyam’da kaldı ve gerçekten büyük işler yaptı. Ülkede Katolik dininin yayılmasını önledi ki, bu hususu Ayuthia’daki Portekizli Cizvit râhibi Peder Fernao Mendes Pinto, Lizbon’a yazdığı 5.12.1554 tarihli mektubunda bizzat ifade ediyor. Ve misyoner olarak, Mehmed Reis’in İslâm propagandası karşısında âciz kaldığını itiraf ediyor. Siyam’a 7 Cami Açtı
Bugün Siyam nüfusunun yüzde 5’i Müslüman’dır ki, 3.5 milyon eder, Mehmed Reisimiz’in himmetidir. Katolik ve Protestanlar’ın toplamı ise 550.000’dir. Ülke, Budizm’in kalelerindendir. Mehmed Reis, Ayuthia şehrinde 7 cami açtı ve 30.000 aileyi ihtidâ ettirdi. Osmanlı denizcisi, Siyam devleti amirali sıfatıyla, bu krallığa askerlik ve denizcilik alanlarında da büyük hizmet etti. Krala, fetih fikrini aşıladı. Kraldan ayda 1.000 altın maaş alıyordu. Bizzat hazırladığı bir ordu ile Laos krallığına girdi. Siyam’a çok toprak kazandırdı. Aynı yıllarda Türk denizcileri, Açe’nin Müslüman sultanları adına Sumatra ve Malezya’da büyük fetihler yapıyorlardı. Laos Krallığı tamamen ele geçirildi. Sonra Birmanya (Burma/Myanmar) Krallığından da 1556’da fetihlere başlandı (Siyam, bu fethedilen eyaletleri 1590’da kaybedecektir).Üçüncü Murad devrinde (1574-1595), Güney Hindistan’a bir Osmanlı deniz seferi vardır. Güneybatı Hindistan’da Malabar racasının Portekizliler’e karşı yardım istemesi sonunda açıldı. Gene bu yıllarda Osmanlı denizcileri, Ganj deltası üzerinde bir adayı ele geçirdiler, deniz üssü ve tersane kurdular, bugün Bangladeş’te kalıyor.
Osmanlı’nın Köpekleri de Asildi Claude Farrére Türk dostu Fransız yazar Claude Farrére, İstanbul’a ilk defa geldiğinde bir kedi gemilerine girer. İnsanlardan hiç kaçmaz. Daha önce İstanbul’a gelen gemicilerden biri Claude Farrére’e; “Bu Müslüman kedisidir.” der. Başlangıçta bu sözü yadırgar. Ancak şehre çıkınca kendisi de durumu yakînen görür ve hatıralarında, İstanbul sokaklarında Müslümanların kedi ve köpeklerinin yanlarına yanaşıldığında insanlardan hiç kaçmadıklarını; oysaki Müslüman olmayanların kedi – köpeklerine yaklaşınca selameti kaçmakta bulduklarını söyler.
Aşağıda Claude Farrére’in İstanbul’un köpekleriyle alakalı olan bir makalesini sunuyoruz:Türkiye’nin sokak köpekleri ilk bakışta aklınıza geleceği gibi, öyle an’anesiz, örf ve adetsiz, kanunsuz, nizamsız, anarşist bir hayat sürmez. Onların cumhuriyeti, tam aksine harikulade bir düzen içindedir. İstanbul, hür köpek nüfusuna sahipken, ben İstanbul’un pitoresk medeniyetine hayrandım. Paris’ten biraz büyük bir hükümet merkezi olan İstanbul, yüz kadar mahalleye ayrılır. Aynı şekilde, sokak köpekleri de yüz kadar sürüye ayrılmıştır.  Bunların her biri kendi mahallesinde oturur, asla oradan çıkmaz ve başka köpeklerin de kendi mahallesine girmelerine izin vermez. Böylece cumhuriyet, sulh içinde hayatını sürdürüp gider. Her aile annesi, yavrularını rahat rahat büyütür. Ve halkın, fakir varlığından ayırıp attıklarından meydana gelen çöplükte, en iyi yeri edinme hakkını elde eder. Evet… Doğrusu orada ziyafet, yahut öyle bol yiyecek filan yoktur, ama Türkiye’nin köpeği kanaatkârdır. Zavallı köpekler, iki meteliklik kara ekmek alacak yabancıyı büyük bir sabırla bekler. Böyle bir ikram ise bütün bir aile için efsanevî bir ziyafet olur, artık günlerce oyalanır dururlar. İşte, bu hikâyeyi yazan ben, günün birinde, kara ekmeği alan o yabancı oldum… Çok iyi hatırlıyorum, güneşli bir gündü. Aradan yıllar geçti, bir Temmuz günüydü. Evet; 20 Temmuz 1904… Hikâyem gerçektir, görüyorsunuz ya uydurmuyorum. Vakit öyle sularıydı, Süleymaniye Camii’nin avlusuna girmek üzereydim. Burası, muhteşem İstanbul’un camilerinin en muhteşemidir. Taş duvarlarla çevrili çok geniş bir avlusu vardır. Avluya girmek üzereydim. Yalnız da değildim: Bir dostum vardı yanımda. İkimiz de yorulmuştuk. Avlunun bir kenarında, yerde, üç büyük porfir sütun vardı. Asırların kahrını çekerek devrilmiş üç sütun… İşte bu üç sütundan birine yorgun argın oturduk. Biraz sonra, sütunun altındaki bir delikten bir sokak köpeği çıktı. Gencecik bir dişi köpekti; sarkık ve yassı memeleri, yavrularına süt vermeyi yeni bitirdiğini gösteriyordu. Zavallının kemikleri, derisinin altından sivri sivri görünüyordu. Herhalde mahallede yiyecek pek azdı, hele yavrularını besleyen, onları koruyan bir anneye yetmiyordu. Belli ki açtı hayvan. Dostum, köpeği çağırdı; köpek, önce bir düşündü, sonra yaklaştı. Tam o sırada bu maksatla dolaşan bir kara ekmek satıcısı geçiyordu. Çağırdım adamı ve dostum, çok, pek çok kara ekmek satın aldı. Şaşkınlıktan deliye dönen hayvan, bir anda, ayaklarının altında, kendisine bir hafta yetebilecek ekmeği buluvermişti. Büyük bir minnettarlık hisseden köpek, sevincini ve itimadını hemen göstermek istedi. Ve bunu belirtmek için de, yeryüzündeki diğer bütün annelerin yapabileceği şeyi yaptı: Alelacele sütunun altındaki deliğine girdi ve çok geçmeden, ağzında iki minik yavruyla çıktı. Kendi yavrularıydı bunlar. Ve onları bize gayet merasimli bir şekilde takdim etti. Güzel yavrulardı. Annelerinin aksine yumuk yumuk, tombul hayvanlardı. Besbelli ki bu hal, anneye bir gurur veriyordu. Bu zayıflığın sebebini belki de yanlış anlarız diye, gözlerimizin önünde, aldığımız ekmekleri iki yavrusuna paylaştırdı, fazla kalanları bir kenara ayırdı. Yavrularından artanları da kendi yedi ki, zaten pek fazla bir şey artmamıştı. Nihayet bütün aile tekrar yuvaya çekildiler. O zaman dostum:
Buradan ayrıldığım zaman da, dedi, buraya dönüp, bu yavrulara ve hayvanlara ekmek vereceksiniz değil mi? Söz veriyor musunuz? (Zira uzak, çok uzak bir ülkeye geri dönecekti; kardan, buzdan daha soğuk bir ülkeye…)  Söz verdim ve sözümün tuttum. Tekrar geldim. On beş gün sonra yine aynı yerdeydim. Aynı sütuna oturdum. Etraf yine muhteşemdi. Güneş yine aynı şekilde parıldıyordu. Ama bu defa, yalnızdım, eskiden beraber olduğumuz yerde yalnızdım. Ve bana çevredeki ihtişam azalmış gibi geldi. Sütunun altındaki delik yine duruyordu. Ama anne köpek yoktu ortada. Uzağa gitmiş olmayacağını tahmin ettim; bu arada, elimi deliğe sokup içini bir yoklamak aklıma geldi. Evet, gerçekten içeride yumuşacık tüylere dokundu elim. O zaman hayvanları göreyim diye ikisini de tuttum, dışarı çıkardım. Ağlayıp, viyakladılar. Pek fazla çıkmadı sesleri; biraz viyaklama. Ama çok geçmeden, muhtemel bir cinayeti önlemek maksadıyla, mahallenin bütün köpekleri imdada koşmuştu. Bir anda kendimi beş yüz köpekten meydana gelmiş bir dairenin içinde buldum. Hepsi de hırlıyordu. Ama hiçbiri dişlerini göstermiyordu. Çünkü, gayet rahat, ayaklarımın dibinde duran yavrular, masumiyetimi gösteriyordu onlara. Ama ben, kendimi suçlu buldum ve baldırlarımın tehlikeyle karşı karşıya olduğunu hissettim. İşte o sırada gerçek bir tiyatro sahnesi oynanmaya başladı… Tehlikeden haberdar edilen anne köpek, yavrularını kurtarmak için hadise yerine yetişmeye çalışıyor; en kötü ihtimali düşünerek, dili bir karış dışarıda deli gibi koşuyordu. Ama birdenbire beni gördü ve tanıdı. O zaman en tuhaf, en harikulade sahne cereyan etmeye başladı! Bir an içinde etrafımdaki köpekler yok oluverdi. Ana köpeğin bir havlaması, onlara tehlike olmadığını ve dağılmaları gerektiğini anlatmıştı. Ve kendisi… Karnı yere dokunurcasına yere eğilmiş, ayakkabılarımı yalayarak, aşikâr bir şekilde arkadaşlarının yaptığı muamele için benden özür diliyordu. Bana nasıl yapmışlardı bunu ve yavruları, şaşkın küçükler, nasıl olmuş da beni tanımamışlardı. Olur şey değildi bu! Unutmam lazımdı bunu. Zavallı hayvanın başını okşadıktan sonra, kara ekmek satıcısını çağırınca, birden kalktı ve çeşitli maskaralıklarla sevincini göstermeye başladı. Ama hemen ardından, analık vazifesini hatırladı ve başka hiçbir hayvan dünyasında görülmeyecek bir zekâ ve medeniyet örneği vererek, art arda iki yavrusunu dişleri arasına alarak hırsla gözlerimin önünde hırpaladı, şüphesiz onları cezalandırıyordu. Kendilerine kara ekmek alan bir insandan korkmamak gerektiğini onlara anlatıyor, bu faydalı gerçeği yavru köpeklerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Kulaklarındaki bir-iki diş darbesi onlara iyi bir ders olacaktı. Kaynak: Prof.Dr. Ümit Meriç-Seyyahların Aynasında İstanbul.
Türk Medeniyeti ve İslâmiyet Seyyid Ahmed Arvasi Vefatının 25. yılında Merhum Seyyid Ahmet Arvâsi hocayı rahmetle anarken, bir makalesini aşağıda sunuyoruz.
Türk Medeniyeti bir bütündür. O, Türk Milleti’nin tarih sahnesine çıkışıyla başlar, zaman içinde güçlenerek gelişir. Gelişimini “Türk kültür malzemesine” bağlı olarak sürdürdüğü için, orjinaldir.

M. Ö. 2500 veya 1700 yıllarında Asya bozkırlarında “küçük bedenli, kısa başlı,  geniş alınlı” atlarla dolaşan “savaşçı kavim” ile Türk-Altay Kültürü arasında bağ arayan pek çok ilim adamı vardır. Atı terbiye eden, demiri yoğuran, göçebe olmakla birlikte, kendine mahsus yurdu, aile ve cemiyet yapısı, teşkilâtı, hakanı, töresi bulunan ve “Tek Tanrı”ya inanan Türk Milleti, çok eski ve köklü bir medeniyetin sahibidir. O tarihlerde başlayarak İslâm dinine, büyük bir aşkla katılana kadar Türk, asırlar boyunca “Tanrı istediği için”, cihana hükmetmek için savaşmıştır… O zamanlarda dahi, Türk medeniyeti’nde iki muteber insan tipi vardır. “Bilge insan” ve “Alp”ler…
Haberdar olduktan sonra, bütün varlığı ve heyecanı ile İslâmiyet’e koşan Türk, hasretle beklediği “vahiy nizamına” kavuşmanın mutluluğunu tâ yüreğinde duymuştur. “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyen, “cihad” emri ile “Alplik ruhunu” besleyen, “Âlimlerin hak yolda akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek” tutan İslâmiyet, kısa zamanda Türk’ü fethetmekle kalmamış, Türk’ü, yeniden Türk’e buldurmuştur.
İslâm’dan önce, Budizm gibi, inzivayı teşvik eden, yaşama sevincini yok eden, kitleleri sahte mâbudlara ve putlara tapındıran, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi, Allah’tan gayrı “Tanrılar” kabul eden dinleri deneyen ve karmaşık inançlar içinde bulunan Türkoğlu, gerçekten de İslâm’da kendini yeniden keşfetmenin de heyecanını tatmıştır. Kaldı ki, İslâm’dan önceki bazı inançlar, Türklüğün yok olmasına da sebep olmaktaydı. Şöyle ki, Tabgaçlar, Budizmin etkisi ile Çinlileşirken, Hazarlar Yahudi kültürüne yenik düşüyor, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar ve Bulgarlar da Hıristiyanlığın tahribatına maruz kalıyorlardı.
İslâmiyet, millî kültür değerlerini inkâr ve tahrip etmeden yücelten “âlemşümûl bir din” olduğundan, “millî medeniyetlerin” güçlenmesine büyük imkân sağlar. İslâmiyet, milletleri zayıflatmaz, yok etmez; aksine güçlendirir ve korur. Nitekim, İslâm ile şereflenen milletler, bu dine samimiyetle sarıldıkları müddetçe, güçlü, sağlıklı ve parlak medeniyetler geliştirmeyi başarmışlardır. Türkler, Araplar, Farslar, Hintliler, Berberîler,… tarihi hayran bırakan üstün medeniyetler geliştirmişlerdir. Böylece, farklı milletlerin, farklı “kültür malzemesine” kendi iman ve esprisi içinde orijinal birer kompozisyon imkânı sağlayan İslâmiyet, birçok milletin “millî medeniyetine” damgasını vuran bir “üst-sistem” olmuştur. Bilindiği gibi, “üst-sistem” tâbiri, meşhur sosyolog P. Sorokin’e aittir.
Biz, “İslâm Medeniyeti” tâbirini, İslâm dinini kabul eden, çeşitli ve çok sayıda milletin “millî medeniyetlerine” yeni bir ruh, iman ve şuur kazandıran “ortak bir üst-sistem” mânâsında kullanıyoruz. İslâmiyet, bir “üst-sistem” olarak medeniyetlerin terkibini değiştirirken o, mîllî medeniyete kendi damgasını da vurmuş olur. Böylece gelişen, medeniyetlerden biri de “Türk-İslâm Medeniyeti”dir. Bütün tarihi boyunca “tevhidi” özleyen Türk Milleti, en az bin yıldan beri, tevhidin en muhteşemini savunan yüce İslâm güneşinin aydınlığında kültür ve medeniyetini, çağları hayran bırakacak ölçüler içinde geliştirmektedir. Milletimiz, bu ruh ve imanını ebedîyen kaybetmemek azim ve imanını daima göstermiştir ve göstermekte devam edecektir.

İstanbul Efendisi Samiha Ayverdi Çelebilikten, terbiye ve nezâketten yana kadim İstanbullular için kullanılan “efendilik” vasfı, burada bambaşka bir mânâda yer almıştır. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıt’aya uzayan kollarından devamlı işleyen adâlet çarkını çeviren kadılara ve kadıların peyki olarak adâlet tevziinde hizmeti küçümsenmiyecek olan ihtisap ağalarına verilmiş olan bir ünvandır. Koskoca devletin uçsuz bucaksız köşelerinde ihtikârı önlemek, ticârî nizâmı sağlıyarak halkın mağdur olmasına mânî olmak kolay işlerden değildir. Pâdîşâhın, çeşitli vilâyetlerin kadılarına, beylerbeyilerine ve defterdarlarına gönderdiği hükümlerinde daha neler ve neler yoktu ki… Bir yeniçeri ağasına gönderilen hükümde, belediye işleri ve temizlik hakkında verilen emirler, mezbelelerin kaldırılması ve bunların döküleceği yerin gösterilmesi, “At Meydanı” (Sultanahmed) ve “Bayezit Meydanı” gibi meydanların temiz tutulması, sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesi yolundaki emirler dikkati çekmektedir. Evkaf Nezâreti’ne yazılan hükümlerde câmi, medrese ve çeşmeler hakkında dikkatli davranılması, câmilerin etrâfını sarmış lüzûmsuz binâların kaldırılması ve câmiye tecâvüz edilmemesi gibi îkazlar yer almaktadır. Merkezden memleketin her bir köşesine uçarcasına giden bu hükümler, Halep’ten Bağdad’a Şam’dan Sûriye, Lübnan, Filistin ve Mısır’a varırdı. Her gittiği yerde kadılar ve ihtisap ağaları bu devlet emirlerini aldıklarında onu ayakta kabûl ederler, ferman pâdişahımın diyerek onu saygı ile karşılarlardı. Bu hükümlerin tatbik ve icrâsında narhların konması ve konduktan sonra da halkın zarar görmemesi için tatbik edilmesi hep ihtisap ağalarının vazîfesi cümlesindendi. Osmanlı devleti harp ekonomisine de çok ehemmiyet vermeğe mecburdu. Kadılarla ihtisap ağalarının vazîfeleri arasında tâlih oyunlarının da yasaklanması vardı. Emek sarf etmeksizin havadan para kazanmak demek olan tâlih oyunlarının bir nevî kumar olduğu mâlûm bulunduğuna göre devlet, piyango ve yarışlar gibi, çalışmadan elde edilen kazançları yasaklamakta idi. Halkın huzurunu bozacak, engelliyecek hususlara da gene ihtisap ağaları dikkat kesilir ölçü ve tartılara hîle karıştırmamak, kalite düşürmek ve çeşitli yolsuzluklara mânî olmak, fiyat ayarlamak, bozuk eşyâ çıkarılmasının önüne geçmek, arşında endâzede hîle yapanları cezâlandırmak, bulaşıcı hastalıklara karşı dikkatli koruyucu tedbirler aldırmak hep ihtisap ağalarına düşen vazîfelerdendi.

Tasavvuf Terbiyesi Asırlarca şerîatle el ele yürüyerek kütlenin nabzını tutan ve insanlara sevgi, adâlet ve şefkat duygularından örülmüş kaftanlar giydiren tasavvuf terbiyesi, adâlete gözcülük edecek olanları, bu anlayışa sâhip bulunanlar arasından seçtikleri için ihtisap ağalarının yükü ve mes’ûliyeti çok ağır olurdu. Bugün de yıllar yılı okuyup diploma alan bir genç elde ettiği bu kâğıt parçası ile mektep ve imtihan yükünün bitmediğini ve bitmeyeceğini de bilerek yetiştiği takdirde, artık hayâtında bir hoca ve dershâne kalmamış olmakla berâber, tâbi olacağı imtihanların bitmediğini ve hayâtının sonuna kadar da devam eyliyeceğini, zîra, hâdiselerin dili ile sınanacağını bilmesi lâzımdır. Bunlar ne gibi imtihanlardır diyecek olursak, meselâ, doğruluğa karşı rüşvet teklîfi ile, îman zırhını delmeğe uğraşan münkirin kandırmacılığı ile ve hayat boyu daha bin türlü imtihanlar karşısına çıkacaktır. Bunlara vereceğimiz karşılıkla dünyâda hayat mektebindeki imtihanı kazanmayı veyâ kaybetmeyi bilmek gerek. Eğer bu imtihanlara ne lüzum var? Diyecek olursak, rûhî tekâmülümüz için olduğunu söylemeğe bilmem lüzûm var mı? Bir buğday tânesi sürülüp didiklenmiş tarlada kara, yağmura gögüs vermiyecek olursa başak verir mi? Her bir tânenin bir iken yüz olması ve anbarlarımızın dolması için buğday tânesinin bu çilelere katlanması gerekmez mi? Eski devir insanlarının tasavvufun eğici ve olgunlaştırıcı terbiye çapası ile ayıklanıp sürülen bir tarla gibi olgunlaştırıldıktan sonra bu terbiye çarkından geçen kimselerin iş başına getirilmesi tercîh olunurdu. İşte, kadıların sağ kolu denmeğe sezâ olan âmme haklarının gören gözü gibi koruyuculuğunu yapan ihtisap ağalarına bu yüzden olacak bir zamanlar “İstanbul efendisi” denmiştir.

Osmanlı Çekilince Afrika Yetim Kaldı; Barış Bitti, Huzur Gitti. AA Kendisini Afrika’daki son Osmanlı olarak tanımlayan Eski Cibuti Cumhurbaşkanı Burhan, önemli açıklamalarda bulundu. Burhan, “Osmanlı bölgeden çekilince Afrika yetim kaldı. Bölgede barış bitti” dedi.Kendisini “Afrika’daki son Osmanlı” olarak tanımlayan eski Cibuti Cumhurbaşkanı Ali Arif Burhan, Osmanlı’nın çekilmesinin ardından Afrika’da barışın sona erdiğini belirterek, “Bu coğrafyaya tekrar geri dönün, bizi Batılıların boyunduruğundan kurtarın” ifadesini kullandı.“Osmanlı tarihini tamamen yok ettiler. Cibuti’de kızlar evlenirken, düğünlerinde ‘İstanbul feneri gibi parla, ülkeni aydınlat’ diye şarkı söylerlerdi. Hatıralarımız siliniyor” diyen Arif Burhan, Osmanlılar ile olan bağını şöyle anlattı:“Dedem Ebubekir Paşa yaklaşık 40 sene Afrika Boynuzu’nu yönetti. İdaresi boyunca Osmanlı Paşası’ydı. O dönemde Cibuti diye bir ülke yoktu. Ebubekir Paşa, Osmanlı Devleti’ne bağlı olarak vergi topluyordu. Osmanlı çekilince dedem İngilizler yerine Fransızlarla himaye anlaşması yapmak zorunda kaldı. Dedem Ebubekir Paşa öldükten sonra babam Burhan Bey, Fransızlardan bağımsız olarak Cibuti’yi kurdu.”Arif Burhan, daha sonra Fransızların ülkeyi kolonileştirmek istediğini, babasının bu durumu farkederek önlem almaya çalıştığını vurgulayarak, sözlerini şöyle sürdürdü:“Fransızların planlarını farkeden babam, sömürü politikasına karşı koymaya çalıştı ama engelleyemedi. Bütün çabalarına rağmen Fransızlar, 1910 yılında ülkeyi sömürge altına almaya başladı. Sömürüye karşı koyduğu için Fransızlar babamı tutukladı. Cibuti, 1977 yılına kadar sömürülmeye devam etti.” “Türk halkı maalesef kendi tarihini tanımıyor”Türkiye’de bulunmaktan dolayı büyük mutluluk duyduğunu dile getiren Arif Burhan,“1885 yılında bağlarımız kopmuştu ama şimdi Türk halkıyla buluşmuş oluyorum” diye konuştu.Türk halkının Osmanlı’nın tanıdığı coğrafyaları tanımadığını savunan Arif Burhan, “Anadolu halkı kendi coğrafyasına kapanmış uyuyor.  Oysa diğer coğrafyaları tanımaları gerekiyor. Türk gençleri, dedelerinin izinden gitmeli ve eski topraklarını tanıyıp, tarihine sahip çıkmalıdır. 1885’te bıraktığı toprakları yeniden keşfetmelidir. Ayrıca Türk halkı maalesef kendi tarihini tanımıyor.  Gençler eski metinleri okuyamıyorlar” şeklinde konuştu.
Hindistan’da Türk Hâkimiyeti ve İdaresi Prof.Dr. Azmi Özcan Hindistan, 1206’dan 1857’ye kadar 650 sene bizzat Türkler tarafından yönetilen sayıları yirmiyi aşan Türk-İslam devletinin kurulduğu, bu devletlerin kimilerinin yüz yıl, üç yüz yıl hüküm sürdükleri muazzam, kocaman bir ülke. Bu devletlerin bir kısmında yakın zamana kadar resmi dil Türkçe idi. Türk-Hindistan tarihçiliği yakın zamana kadar çok ihmal edilmiş. Prof. Dr. Yusuf Hikmet Bayur’dan sonra Hindistan tarihi üzerine genel anlamda Türkiye’de çalışma yapan pek olmamış, olanlar da belli konularla sınırlı kalmış. Prof. Dr. Yusuf Hikmet Bayur’un Hindistan Tarihi de, genellikle yaşanan dönemin geleneklerine bağlı olarak, Batı literatürlerine dayalı yazılmış bir kitap. İngilizler Hindistan’a hakim olduktan sonra oradaki Türk devletlerine Moğol devletleri demişlerdir. Bunun tarihi alt yapısı da vardır. Nasıl ki Avrupa’da kuzeyden gelen bütün göçlere Barbar diyorlarsa Hindistan’da da aynı şeyi söylemişler ve o günden günümüze böyle gelmiş. Hindistan’ın bizim için önemine ve tarihteki bağlantılarımıza dair bazı rakamlar vermek istiyorum. Hindistan’daki arşivlerde bulunan belgelerin Türk tarihçileri tarafından bu güne kadar kullanılamamış olmasının bende uyandırdığı hüznü de ifade etmek istiyorum. Hindistan yarımadasında ilk kurulan Türk devleti 1206 yılında Bengal bölgesinde kurulmuş. Ondan sonra Delhi Sultanlığı kurulmuş. Bu devletleri ilk kuran Türkler kimler biliyor musunuz? Hint yöneticileri o zamanlar kendi hakimiyetleri altında bulunan bölgelerde, o bölgenin bilgi ve teknolojisine daha çok hakim olan Türkleri asker ve komutan olarak istihdam etmişler. Asker ve komutan olarak istihdam eden o Türkler, zamanla Hindistan üzerinde bulunan racalıkları, sultanlıkları etkileri ve hakimiyetleri altında almışlar. 1206’da bu yarımadada kurulan ve 1857’ye kadar yarımadayı hakimiyetleri altında bulunduran Türk devletlerinin, yarımadaya kattıkları pek çok değer var. Şimdilerde dünyada moda haline gelen ve adına “Çoğulculuk” denen değişik kimliklerin ve farklı değerlerin kavga etmeden bir arada yaşadıkları modeli, iftiharla belirtmek gerekir ki o zamanlar bu yarımadada Türkler gerçekleştirmiş. Şimdilerde ise üzülerek belirtmek isterim ki; ayın dili konuştuğumuz, aynı değerleri paylaştığımız yarımadada kan var, gözyaşı var, değişik etnik grupların mücadeleleri var. Zaten o dönemden günümüze kadar Türklüğün en önemli özelliklerinden birisi, hakim oldukları topraklarda yaşayan insanlara verdiği “Bana tâbi ol, kamu düzenini bozucu faaliyetlerde bulunma, buna mukabil, devlet olarak senin mal, can ve inanç hürriyetine kefil olacağım” güvencesidir. Modern dünyanın günümüzde ulaşmaya çalıştığı fakat bir türlü ulaşamadığı seviyeye o zamanlar Türkler Hindistan yarımadasında ulaşmışlar. Hindistan’da yüzlerce ayrı dil var, farklı inançlar var. Türkler bu yüzlerce farklı dilin konuşulduğu, farklı inançlara, farklı etnik veya kültürel kökenlere mensup insanların yaşadığı coğrafyada bir bakıma altı yüz elli sene hüküm sürüyorlar. Hintliler bu altı yüz elli senelik tarihlerine, Türklerin tarihi olarak bakmıyorlar, bizim tarihimiz diyorlar. Türkler geldi, bize hakim oldu, bizi sömürdüler demiyorlar. Türk tarihi bizim tarihimizdir diyorlar. Böyle bir iftihar vesilesi başka milletlerin tarihinde olsa, bunun takdimi farklı olurdu. Türkler Türkistan’dan hakim unsur olarak gelmişler, Hindistan yarımadasında komutan ve asker olarak yani hakim unsur olarak görev yapmışlar. Nasıl ki alt kültür gurubu üst kültür gurubu bunu taklide çalışırsa, Hint yarımadasında bulunan yerliler de, Türklerin dilini öğrenmeye, konuşmaya başlamışlar. Böylece Urduca adıyla bilinen ortak bir dil oluşmuş. Bu dil Orduca’dır. Yani Ordu mensuplarının, Türklerin konuştuğu dildir. Bu bakımdan, Hintlilerle anlaşabilmeniz kolaydır. Çünkü Urduca’da şu anda kullanılan birkaç bin Türkçe kelime var. Sadece telaffuz ve şiveleri biraz farklı. Onun için Hindistan ile geçmişte yaşanan altı yüz elli yıllık tarihe bakarak, günümüz tarihine kayıp tarih diyorum.
Hindistan Müslümanlarının Osmanlı Hilafeti İçin İngilizlere Büyük Tepkisi Prof. Dr. Azmi Özcan

B

irinci Dünya Savaşında İngiltere, Osmanlı Devletine savaş açtığı zaman, Hindistan’ın desteğini alabilmek için bir kısım taahhütlerde bulunuyor ve Müslümanlara: “Biliyoruz ki, siz bu Osmanlıları ve Türkleri çok seviyorsunuz. Bu Osmanlılar hata ettiler ve bizimle bir savaşa girdiler. Size söz veriyoruz ki savaşın neticesi ne olursa olsun, Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki haklarına ve Hilafetin konumuna hiçbir halel gelmeyecektir.” Diyordu.

İngilizler bu taahhüdü Hindistanlıların tepkisini dindirebilsinler, söndürebilsinler diye verdiler. Ama savaş sonucunda  bu taahhütlerinde durmayınca, Müslümanlar “Hilafet Hareketi” denilen bir hareket oluşturdular. 
İngiltere’ye, kendilerine verilen sözü tutmadıkları, taahhütlerini yerine getirmedikleri için kendilerinden bundan sonra bir şey istenmemesini talep ederek “Hilafet Hareketi”ni başlattılar, önce pasif direnişe geçtiler. İngilizlerle her türlü işbirliğini sona erdirdiler. Memurlar devlet dairelerine gitmedi, esnaf dükkânlarını açmadılar.
Bir kısım insanlar da, özellikle Müslümanlar arasından bazı uç kesimlerde bulunanlar, artık Osmanlı Devleti’ne ve bizlere karşı verdiği sözleri yerine getirmeyen İngiltere’nin hakimiyeti altında yaşamanın caiz olmadığını, bu sebeple başka bir Müslüman ülkesine giderek orada yaşamalarının farz haline geldiğini öne sürerek “Hicret Hareketi” adıyla da bir hareket başlattılar. 
Altmış binden fazla Müslüman bu harekette soğuktan, hastalıktan, açlıktan yollarda öldü. Bu nasıl duygudur? Bu insanları motive eden güç nedir? Bizler bunu kaybettik. Bizler bu motivasyonu kaybettiğimiz için bizlere başka kimlikleri çok kolay giydirebiliyorlar. Biz kendi kimliğimizi açığa çıkartamadığımız için bizi farklı kimliklerle sokaklarda yürütebiliyorlar. 
Biraz önce bahsettiğim pasif direniş’te de çok sayıda Hintli İngilizlerle girdikleri çatışmalar sırasında hayatını kaybediyor. Hintliler İngilizlere, İstanbul’u da Osmanlı Devleti’nin ve Müslümanların elinden alırlarsa toplu olarak isyan başlatacaklarını söylüyorlar ve tehditte bulunuyorlar. 
Aralarında heyetler oluşturuyorlar, bu heyette Fransız başbakanı ve dışişleri bakanı, İngiltere başbakanı ve dışişleri bakanı ile görüşüyorlar, daha sonra Papa ile görüşmek üzere İtalya’ya gidiyorlar. Dünyada yaşayan üç yüz milyondan fazla Müslüman’ın rencide edildiği, kendilerine verilen taahhüdün yerine getirilmediği ve adeta dünya Müslümanlarının isyana teşvik edildiklerini dile getiriyorlar. 
Bütün bunların, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti ile yapılan görüşmelerde etkili olduğu kanaatini taşımaktayım. Birinci dünya savaşı sırasında da çok sayıda Hintli gönüllü Osmanlı saflarında İngilizlere karşı savaşmıştır. 
Bunlardan sağ kalanlar daha sonra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşlar ve Türkiye’de kalmışlardır.  Çok sonraları, 1947’de Hindistan’ın ilk Türkiye büyükelçisi ülkesine yazdığı raporlarında Türkiye’de yaşayan Hint asıllı çok sayıda kişinin bulunduğunu ve zaman zaman elçiliği ziyaret ettiklerini yazmaktadır.

Türklük ve İslamiyet S. Ahmet Arvasi Türk, dünyanın ve tarihin en eski kavimlerden biridir. Çeşitli tarihi belgelerden öğreniyoruz ki, bu kavim, aynı zamanda tarihin kaydettiği en medeni ve dinamik “içtimai ırklardan” biridir. Öte yandan, bu kavmin dikkati çeken bir yönden de kavimler gibi “ putperest” olmayışıdır. Yani Türklerin yontulmuş ve müşahhas tanrıları yoktur.

Türkler, bütün tarihleri boyunca, hep “ doğrusu” olan dini aramışlar. Musevilik, İsevilik başta olmak üzere çeşitli dinlere girip çıkmışlardır. Türlerin eski dinleri olan “ Gök-Tanrı” dininde de “ Tanrı tek”tir ve asla müşahhas bir varlık değildir, fezaları ve semaları istila eden yüce bir varlıktır. Kaldı ki, bu dinde, Cennet (Uçmak), Cehennem (Tamu), İblis (Yalbız), Melek (Erçin), Ahiret (Öte dünya), Peygamber (Yalvaç)… inançları.

Öyle anlaşılıyor ki, Şanlı Peygamberimiz’den önce, buradan da birçok peygamberler gelip geçmişlerdir. Nitekim, yüce dinimizden öğrendiğimize göre, bütün zaman ve mekânlara peygamberler gönderilmiştir. Böyle olunca, hiç şüphesiz, Orta-Asya’dan da kim bilir kaç peygamber gelip geçti? Çünkü, Cenab-ı Hak, bir peygamber göndermedikçe, hiçbir kimseye ve kavme azap etmeyeceğini bildirmektedir. Bu hususta, yüce ve mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“ Biz, bir peygamber gönderinceye kadar azab ediciler değiliz” (El-İsrâ/15)

Bu açıklamalardan sonra, şu noktaya gelmek istiyoruz: Şanlı peygamberimiz’in tebliğleri ile şereflenmeden önce, bütün Türkler, kâfir değildi. Kimi Musevi, kimi İsevi, kimi de yukarıda belirttiğimiz tarzda “muvahhid” idi. Tıpkı, putperest Araplar’ın arasında bulunan “Hanif”ler gibi Türkler’in içinde de doğru inanan çoktu. 

Kısaca, belirtirsek, Türkler, adeta, bütün tarihleri boyunca, İslam’ı aramışlar ve beklemişlerdir. Nitekim, İslam’la karşılaştıkları zamanda aradığını bulan insanların heyecanı ile kitleler halinde Müslümanlar olmuşlardır. Bihassa, ilk Müslüman hakan olan Abdulkerim Satuk Buğra Han’dan sonra, başta Karahanlı’lar olmak üzere, bütün Oğuz ve Türk beyleri İslam’â koşmuşlardır. Böylece 10.asırdır, hemen hemen bütün Türk âlemi, İslam ile şereflenmiş, bulunmakta idi. 

11. asırda ise Türklük, artık İslam’ın hizmetinde ve “ İla-yı Kelimetullah” için canla başla çalışacak, birçok İslam büyüğünün de belirttiği üzere, Eshab-ı Kiramdan sonra, İslam’ı yücelten en büyük millet olacaktır. Selçuklu, hakanı Tuğrul Bey, “Sultan-ül Müslimin” ünvanı alacak, “tevhid bayrağını” yücelterek elden ele, nesilden nesle devredecek, Nihat Osmanoğullarından Yavuz Sultan Selim Han ile “ Şanlı Peygamberin Kutlu Vekili” olmakla zirveye ulaşacak idi.

Türkler,yalnız askeri sahada değil, içtimai, iktisadi, ahlaki, bedii ve fenni konularda büyük eser ve hamlelerde İslam Dünyası’nın şanını ve şerefini yüksek tutmasını bilmişlerdir. Gerçekten, Selçuklu ve Osmanlı kültür ve medeniyeti bunlara ait eser ve belgeler, incelendiğinde, hayran kalmaktadır. Kendi zamanın en ileri, teknolojisine, mimarisine, toprak sistemine, devlet teşkilatına, hukuk sistemine, bediî mahsullerine, tıbbına, ilmine ve fennine sahip olmuş, dünya çapında ilim ve fikir kadroları yetiştirilmiş, 11. asırdan 17.asrın başına kadar, Türk-İslam medeniyeti, insanlık âlemine ışık tutmuştur.

St. Petersburg’da Türk İzleri Mehmet Can St. Petersburg 1703 yılında kuruldu. Rusya’nın Moskova’dan sonra en büyük şehridir. Tarihi mekânları ve müzeleriyle meşhurdur. Adeta bir açık hava müzesi gibidir. Türkiye’nin St. Petersburg Başkonsolosluğu tarafından hazırlanan “ Geçmişten Günümüze St. Petersburg ve Çevresinde Türk İzleri” isimli yayında Osmanlı devleti zamanında ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki Osmanlı-Rus münasebetleriyle ilgili dokümanlar kaydedilmiştir. 

Yayında kaydedilen dokümanlardan bazıları şunlardır:

Devlet Ermitaj Müzesi’nde: Bu müzede sergilenen eserler arasında Türk silah ve sikkeleri, Osmanlı dönemine ait değerli takılar, el işleri, Rusya ve Osmanlı imparatorlukları arasında yaşanan savaşlar sonrasında elde edilen savaş ganimetleri bulunmaktadır. Müzenin üçüncü katında Sultan II. Mahmud tarafından İmparator Nikolay’a hediye edilen at koşum takımı sergilenmektedir. Ayrıca 1421-1451 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sultan II. Murat Han’ın isminin yazıldığı altın ve gümüşle işlenmiş bronz kâse, Türk silah koleksiyonu (kılıçlar, hançerler, palalar ) bulunmaktadır.

Ermitaj Müzesine bağlı Koruma Altına Alınan Eserler Müzesi’nde de Osmanlı sultanı III. Selim Han tarafından, Yaş Anlaşması vesilesiyle Rus Çariçesi II. Katarinaya hediye edilen çadır bulunmaktadır. Bu çadır, günümüzde sapasağlam durumdadır.

Askeri Talim Müzesi’nde: Türk Silah sanatının engüzel örneklerinin sergilendiği bu müzede kalkan, kılıç ve silahların yanı sıra Gazi Osman Paşa’nın kılıcı da bulunmaktadır. 

Askeri Deniz Müzesi’nde: Osmanlı-Rus savaşları dönemine ait pek çok eser bulunmaktadır. 

Doğu El Yazmaları Enstitüsü’nde: Bu müzede Osmanlı dönemi Türk tarihine ait üç binin üzerinde el yazması eser mevcuttur.
Tatar Camii: Dönemin din adamlarından G.Bayazıdov’un teşebbüsleri, Buhara Emiri Seyyid Abdülehad Han (Ö.1910) ve şehirdeki Tatar iş adamlarının destekleriyle 1909-1920 yılları arasında inşâ edilmiştir. Resmî olarak 22 Şubat 1912 yılında açılan cami, 1927-1930 ve 1940-1956 yılları arasında kapatılmış veya başka maksatlar için kullanılmıştır. Yaklaşık beş bin kişilik kapasiteye sahiptir. Cami günümüzde açık olup, Cuma namazlarında tam dolmaktadır. 
Türkler İçin Çok Hazin Bir Anıt: Şan Sütunu (Kolonnı Slavı)
Bu zafer anıtı, Troiteskiy kilisesi önündedir. Gören Türklere büyük bir hüzün vermektedir. (1877-1878) Doksan Üç Harbi olarak bilinen, Osmanlı-Rus Savaşı hatırasına dikilmiştir. 28 metre yüksekliğindeki anıtın tamamı Türklerden ele geçirilen top namlılarının üst üste yerleştirilmesiyle yapılmıştır.  Sütunun üstünde elindeki defne çelengini göğe doğru uzatarak kazananları selamlayan bir melek heykeli bulunmaktadır. Tabanı yaklaşık 6,5 metre olan anıtın dört bir yanında savaşa katılan askeri bölükler ile savaşın ana olaylarının anlatıldığı bronz plakalar vardır. Anıtın sağında ve solunda iki Türk topu ile anıtın tabanının çevresinde yine Türklerden ele geçirilen toplar bulunmaktadır. 

Bir Hazin Tablo Daha

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, İsmail (Ukrayna), Varna (Bulgaristan), Silistre (Bulgaristan) ve Tulca’da (Romanya) yapılan savaşlarda ele geçirilen yaklaşık 102 Osmanlı topunun bir kısmı eritilmiş, diğer bir kısmının namlusu ise kilisenin demir parmaklık ve dış kapılarının yapımında kullanılmıştır. Kapıdaki sütunların bazılarında Osmanlıca yazılar ve tuğralar görülmektedir.
1990 yılında St.Petersburg (Leningrad) ve İstanbul arasında Kardeş Şehir Anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma, 2003 yılında dönemin St. Petersburg Valisi Vlademir Yakovlev ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna arasında imzalanan işbirliği protokolü ile pekiştirilmiştir.

Medeniyet dairemizde tarih unsuru Rahim Er T arih’te 17 devlet kurmuşuz. Her birinin tarihi var. Zengin hazinelerimiz sıralamasında saray, müze ve arşivlerimiz başta gelir. Başbakanlık Devlet Arşivleri bu coğrafyadaki bütün devletlerin ortak mazisi. Maden, bor vs. birer servettir. Fakat tükenmek kaderleridir. Kültürel zenginlikse zamanla kıymetine kıymet katar. Orta Asya bozkırlarından tutun, Orta Avrupa’ya, Orta Afrika’dan Karadeniz’in kuzeyine kadar çok geniş bir coğrafya kültür sahamızdır. Çok şehrimiz âdeta açık hava müzesi. Daha başka beldelerimizin de “bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.” Çok şehrimizin “sade bir semtini sevmeye bir ömür yetmez.” Çünkü İstanbul, bütün bu yerlere asırlarca bir güzellik yansıtıcısı olmuştur.  Tarihimizin bir bölümü, İslam öncesi-sonrası Türk tarihi.  İslam tarihi ise üçe ayrılmakta Sevgili Peygamberimizden -aleyhisselam- önceki tarih/ Peygamberler tarihi, Peygamberimizin hayatı/Siyeri Nebi ve İslam tarihi.  Bunun dışında mekâna bağlı tarihimiz de var. “Osmanlı Tarihi” dediğimiz de Asya, Afrika, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu tarihi. Anadolu tarihi ise kendi içinde dönemlere ayrılarak Finikelilere, Hititlere kadar gidiyor. Bizans, yakın vakit. Önceki kavimlerin bıraktıklarını bugün tevarüs etmiş bulunmaktayız. Ayasofya için, surlar için “bizim değil” demek mümkün mü? Disiplinlerin tarihi de var. Edebiyat, mimari gibi. Bunlardan haberdar olmak insan olmanın şartıdır. Bunlardan haberdar olmamak cehaletten haberdar olmaktır.  Sosyal liselerin çoğalması lazım.  Buralarda Osmanlı Türkçe’si mecburi ders.  Bir milleti ifade eden iman yüceliği, tarih şuuru, hukuk muhkemliği, edebiyat, mimari, sanat ve estetiktir. Buna “kültür” kültüre de “hayat üslubu” diyebiliriz. Tören tarihçiliği, tatil tarihçiliği, ders başına para kazanma tarihçiliği, edebiyatçılığı olmaz.  Sosyal ilimlerin kitleye mal edilmesi lazım. Çocuklara zorla divan şiiri kalıbı değil, andlaşma maddeleri değil, bir başka ülkenin akar suları hiç değil. Yerli ruh ve şuur aşılanmalı. Araştıran ve değerlerine âşık gençlere muhtacız.
Osmanlı’nın Çok Güçlü ve Cesur Padişahı: Sultan IV. Murad Hân Peçevî İbrahim Efendi Osmanlı Padişahları’nın en kuvvetli ve cesurlarından birisi de Sultan IV. Murad Hân idi. 1635 yılında Doğu’da İran üzerine yaptığı seferde İran’ı mağlup ederek Revan’ı feth etmişti. Devrin Osmanlı Tarihçilerinden İbrahim Peçevî Sultan’ın cesaret ve cömertliğini şöyle dile getiriyor:

———–

Revan Kalesi yakınlarında büyük bir ırmak akar. Diki adı verilen bu nehir o sırada taşkın durumda idi. Üzerinde köprü kurulması bu sebeble imkânsız görüldüğünden, bütün asker ayakta suyu geçmek zorunda kaldı. Saadetli padişah da, söylendiği gibi, cins atına binmiş, sudan geçiyordu.

O sırada, padişah maiyetinde giden solak taifesinden biri akıntıya kapılmış sürükleniyordu. Saadetli padişah, durumu görür görmez atını mahmuzladı ve sular ortasında yetişerek sağ eliyle solağın yakasına yapıştı. Sanki bir elma imiş gibi uğurlu eliyle kaptı ve sudan çekip öylece selametle kıyıya çıkıncaya kadar yakasından elini çekmedi. 
Solağın ayağı karaya basınca, saadetli padişah da yakasını salıverip bir avuç altın ihsan etti. Böylece onu iki bakımdan mutluluğa kavuşturdu. Birincisi, onu boğulmaktan kurtardı; ikincisi de kaderindeki ecel anına kadar geçimini güvence altına alacak eşsiz bir sermaye verdi. 
Sayıları defter ve rakamlara sığmayacak kadar kalabalık olan İslam askerleri, bu manzarayı görünce hep bir ağızdan gür sesle söyledikleri övgü ve dualarla gökyüzünü çınlattılar. Bu çağıltı askerde öyle bir duygulanma uyandırdı ki, birçokları Diki ırmağı gibi gözyaşı döktü, birçokları da başlarını açıp padişah uğrunda canlarını feda edeceklerine yemin ettiler.
Bilirkişi olarak büyüklerden birkaç kimse seçilerek, ordugâh ve padişah otağının kurulacağı uygun yerleri belirlediler. Ertesi gün kalkıp tespit yerlere çadırları kurdular. Ondan sonra saadetli padişah alaylar ve saflar bağlayıp, dünyanın bir benzerini daha görmediği bir ihtişamlı, uğurlu saatta otagına girdiler. 
Hiç zaman yitirmeden metrisler (mevzi) yapılmasını emrettiler. Rumeli Beylerbeyi Canbolatzade Mustafa Paşa Tebriz kapısında; sağ yanında Anadolu askeri ile Anadolu valisi olan Vezir Gürcü Mehmet Paşa; bu iki büyük metris arasına Sadrazam Mehmet Paşa ve o zaman yeniçeriağası olan şimdiki Sadrazam Mustafa Paşa hazretleri, kalenin bir köşesi karşısına metris kurarak, yirmi büyük top ile gece ve gündüz aman ve zaman vermeden öyle şiddetle dövdüler ki, daha üstünü düşünülemezdi.
Burada İslam askerinin yalnız var gücüyle çaba harcaması ve yapılabileceğinin en mükemmelini göstermiş olması ile yetinilmiş değildir. Âlemin sığınağı olan padişah hazretlerinin kendisi de Rumeli kolundaki metrise defalarca girmiş ve topların başına geçerek, kendi eliyle nişan alıp ateşlemiştir, oradaki İslam gazilerini avuç avuç para ile mükâfatlandırılmıştır. 
O zamana gelininceye kadar bir padişahın metrise girdiği ve nişan alarak topu ateşlediği ne bir tarih kitabında görülmüştür, ne de halkın ağzından işitilmiştir.
Kaynak: Peçevi Tarihi Cilt II

Alfabe ve Bilgisayar Ayşe Göktürk Tunceroğlu
Amerika’da Türkevi’ndeki törende konuşan devletimizin çok, çok yüksek bir makamının temsilcisi, mikrofonu balyoz olarak kullandı ve savurdu darbeyi: “Ya Latin harflerine geçmemiş olsaydık, ne yapardık bugün?… Bilgisayarı nasıl kullanırdık…” Türk toplumunun kültürlü kesimini temsil eden salon ahalisinden bir kısmı “Ya… doğru tabiî” diyerek başını salladı. Başını sallamayanların ne düşündüğünü bilemem. O alfebe olsun, bu alfabe olsun isteği değil, zaten olan olmuş… Sefir beyin korkmasına gerek yok, bin yıllık harf standardını atmışız. Fakat bir ilmî düşünce disiplini vardır, gerçeklere saygı vardır. Konuşmacı ya kendisi bilmiyor ki o makam için ayıptır. Ya salondakileri echel ü cühelâ kabul edip kandırmak, uyutmak istiyor, bu da ayıptır. Çok rica ederim efendim, bu bilgisayar dediğiniz aletin Latin alfabesiyle, şu alfabeyle, bu alfabeyle ne alâkası var? Nüfusu 1,5 milyarı geçen Çinliler, Japonlar bilgisayar kullanmıyor mu? Sovyet Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri krill alfabesini bildiklerine göre bilgisayar nimetinden faydalanmıyorlar mı? Arap ülkeleri kullanmıyorlar mı? Bilgisayar, alfabe bilmekle hallolan bir iş değil, sadece şu anki üretim İngilizce üzerine olduğu için İngilizce’ye bağlı… İngilizce milletlerarası ilim dili olduğu için… Standartların dili olduğu için… Latin alfabesi kullanan Almanlar, Fransızlar da bu aleti ellerine aldıklarında İngilizce emirlere cevap veriyor. İngilizce “bilgisayar dili” olmuş. Tuşa İngilizce kumanda ettikten sonra da ekranda, hangi alfabe ile hangi dili yazarsanız yazın! İsterseniz kuş dili yazın!  Çince destan döktürüyorlar, görüyorum. Bir Cezayirli tanıdım, her çalışmasının üstüne Arap alfabesiyle “Besmele” yazıyor. Siz hâlâ “Latin alfabesi lâzım!” diyorsunuz. Lâtin alfabesi dediğiniz 29 tane harftir. Geri zekâlılar bile öğreniyor. Bilgisayar kullanacak bir insanın öğrenmesi zor olmasa gerek! Uzak-Doğuluların, her biri Picasso resmi gibi harflerine rağmen, bu konudaki göz kamaştırıcı hamleleri, alfabe farkının korktuğunuz kadar önemli olmadığını ispat ediyor. Bin yıllık standardımızı yıkış tesellimizi 29 harfte aramayalım. Öyle bir gerekçe gösteriyorsunuz ki müspet düşüneni de çileden çıkarıyor. Hadiseleri haklı gösterme gayreti insanoğlundan fıtrîdir ama ilmi gerçek diye de bir şey vardır. Standartlarımızı yıkıyoruz; hiç olmazsa mertçe yıkış sebeplerimizi söyleyebilelim. Sizin makamınızda bu tevil yakışık alır mı? Buna çam devirmek mi denir bilmem, pot kırmak mı? Hacivat’ın dilinden bir sitemi hak ettiniz: “Yıktın perdeyi eyledin viran..”
Türk Olmak Şereftir Yavuz Bülent Bâkiler
 1983 yılında resmî bir vazifeyle Pakistan’a gittik. Cumhurbaşkanı Ziya-ül Hak hayatta idi. Bizi, bir öğlen yemeği için kalmakta olduğu Beyaz Saray’a davet etti. 
Sofra başında dedi ki: “İstedim ki Türk kardeşlerim, ülkelerine gitmeden önce bir öğlen yemeğinde benim soframı şereflendirsinler!” 
O yıllarda, Pakistan Büyükelçimiz Baki İlkin de soframızdaydı. Ben de cevaben dedim ki: 
“Bu dâvetiniz, bizim için olduğu kadar, çocuklarımız için de büyük şereftir. Derin minnettarlığımızı arz ederim. Türkiye’de biz deriz ki: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur! Pakistanlılar müstesna! Biz millet olarak Pakistan’ı ve Pakistanlıları çok seviyoruz!”
Benim bu sözlerim üzerine Ziya ül Hak şunları söyledi: 
“Biz de Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyoruz. Siz, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Millî Mücadele bayrağını açtığınız zaman, biz daha İngiltere hâkimiyetinden kurtulmamıştık. Bağımsızlığımızı kazanamamıştık. O yıllarda, bizim bir Şeyülislâmımız vardı. İsmi Ahmet Medenî idi. İngiltere devleti ona çok baskı yaptı. İstedi ki Şeyhülislam Efendi Türkiye’nin ve Millî Mücadelenizin aleyhinde bir fetva versin. Ahmet Medenî, İngilizlerin istediği fetvayı vermedi. Ona çok baskı yaptılar. Ahmet Medenî İngilizlere dedi ki: 
-Dilimi kesseniz Türkiye aleyhine bir fetva hazırlamam! Siz değil Türkler benim dilimi kesseler, ondan ayaklarına çarık yapsalar Türkiye’nin ve Türklerin aleyhinde tek kelime yazmam ve söylemem!.. 
Ve yazmadı ve söylemedi. Böyle davranışıyla bütün milletimizin duygularına tercüman oldu! Daha çok sevildi, sayıldı!” 
Bir başka gün, başkent İslâmabad’da yaşlı bir profesör bize dedi ki: “Siz, Milli Mücadele yıllarında, emperyalist Batı’ya karşı çarpışırken ben yakın bir arkadaşımla birlikte Türkiye’ye gelmek, sizin ordularınızın saflarında düşmanlarınıza karşı savaşmak istedim. O münasebetle burada, ilgili mercilere başvurduk. Talebimizi kabul etmediler. 
Gerekçe olarak dediler ki: “Siz daha 17 yaşınıza yeni girdiniz. 18 yaşında olmadığınız için yurt dışındaki bir savaşa katılamazsınız. Yaşımız tutsaydı. Türk ordusu saflarına mutlaka katılacaktık. Çünkü Türk olmak, Türklerle beraber Türk’ün düşmanlarına karşı savaşmak bir şereftir! Biz o şerefi maalesef yaşayamadık!” 

Bir de Necip Fazıl Kısakürek’i çekip çeviren Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘nin bir açıklaması var. Diyor ki: 
“Ben seyyidim. Yani Türk değilim. Ama dünyada üç Türk kalsaydı, o üç Türkten biri ben olmak isterdim. Dünyada iki Türk kalmış olsaydı, o iki Türk’ten biri ben olmak isterdim. Dünyada tek Türk kalmış olsaydı, o Türk, ben olmak isterdim!..” Türk olmak, Türkle beraber yaşamak, idrak ve iz’an sahipleri için şereftir. Bilmem anlatabildim mi? “

Bir Güzel Mektup Rahim Er Cumartesi günü Malta Köşkü’nde “Doğumunun 171. Sene-i devriyesinde Büyük Cihan Devleti, Devlet-i Ali Osmaniyye’nin Ulu Hakan’ı II. Abdülhamid’i anma programı” ismiyle bir panel yaptık. Paneli, Osmanbey esnafından Abdülhamid Han sevdalısı Sn. Mehmet Tosun tertiplemişti. Fevkalade seviyeli bir çalışma oldu. Oturumu Sn. Hasan Celal Güzel idare edecekmiş. Ancak ağır bir rahatsızlık geçirmiş. Buna rağmen hasta yatağından bir mektup göndermiş. O mektubu, sizlerle paylaşmak isterim. O kanaatteyiz ki bu mektuptaki fikirler, Abdülhakim Arvasi deryasından kalemine nur çekmiş bir üslubun eseridir:
“Doğumunun 171. Sene-i devriyesinde İslâm Halifesi, Türk Hakanı, Osmanlı Padişahı cennetmekân Abdülhamid Hân’ı daimî muhabbet ve hurmetlerimle yâd ediyorum. O, hiç şüphesiz ki Cenab-ı Hakk’ın sevgili bir kulu, bir evliyaullah ve kutb’üz zaman idi. Tarihimizde Hulefa-yı Râşidîn haricinde O’nun kadar büyük İslam Halifesi yoktur. Gelmiş-geçmiş Türk Hakanlarının da en büyüğüdür. Tarihçiler, O’nun Osman Gazi, Fatih, Yavuz ve Kanuni kadar büyük olduğunu kabul ederler. Hükümdar olduğu devrin şartları değerlendirilince aynı zamanda en büyük Osmanlı Padişahı olduğunu da bilmek lazım.

Osmanlı İmparatorluğu 1923 yılında değil, O’nun tahttan indirildiği 1909 Yılında yıkılmıştır. O esnada Devlet-i Aliyye’nin yüz ölçümü 5 milyon km2’nin üzerindeydi. Ulu Hakan Abdülhamid Han, Kanuni kadar hüküm sürebilseydi bugünkü mevcudun en az üç misli büyüklüğünde muazzam bir devlete sahip olabilirdik. Ne yazık ki O’nun ve Osmanlı’nın kıymetini çok geç anladık. Hâlâ devlet olarak şanlı ecdadımıza layık oldukları şekilde sahip çıkabilmiş değiliz.

Paneli şereflendiren Abdülhamid Han’ın asil, necip ve kıymetli torunlarına en derin hurmetlerimi arz ediyor abd-i âcizi de o mübarek Hakan’ın ve Hanedan’ın bir muhibbi ve hâdimi olarak kabul buyurmanızı istirham ediyorum. Abdülhamid Han kuddise sirruh Hazretlerine Allah’tan -celle celalüh- rahmet diliyorum.”

Abdülhamid Han, sürgüne gönderildiği Selanik’teki Alatin’i köşkünün bahçesinden girip de daha ilk basamağa adımını attığı anda akşam ezanı başlar. Ulu Hakan, o vaziyette durur ve tevekkülünü terennüm eder:-Azîz Allah!..

Buhara-Bursa’dan Bosna’ya Gönül Köprüsü Kuranlar Prof. Dr. Mustafa Kara Seyyid Ahmed Buhari Buhara’dan başlayan Bursa’dan geçerek Bosna’ya ulaşan tarihî “köprü” nün kültürümüz açısından önemli özellikleri vardır. Bugünkü Özbekistan’ın sınırları içinde kalan Buhara gibi, Bursa ve Bosna da Türk-İslâm dünyasının ilim, fikir ve sanat alanlarında büyük şahsiyetlerin yetişmesine zemin teşkil etmiş “mübarek” beldelerinden sadece üç tanesidir. Buhara’da yaşayan ve orada 1389 yılında vefat eden Bahaddin Nakşibend’e nisbet edilen Nakşibendîlik ise bu kültür coğrafyasında gelişip serpilen mistik/derûnî/tasavvufî yolların en meşhurlarından biridir. Türkistan’dan dünyanın dört bir tarafına yayılan bu anlama ve yaşama tarzının “demir attığı” limanlardan biri de Bursa’dır. Nakşibendîliğin Osmanlı dünyasındaki ilk büyük temsilcisi Simavlı Abdullah İlâhî’dir. Buhara-Semerkant-Taşkent bölgesinde Ubeydullah Ahrar’ın yanında tasavvufî terbiyesini tamamlayan Abdullah İlâhî memleketine dönmüş, daha sonra İstanbul üzerinden Balkanlar’a geçmiş, Vardar Yenicesi’nde dergâhını kurarak hizmet vermiş ve 1490’da orada vefat etmiştir. Abdullah Simavî Türkistan’dan ülkesine dönerken Ahmed Buharî’yi de yanına almış, onu yetiştirmiş, daha sonra İstanbul’a göndermiştir. Fatih’de Emir Buharî tekkesinde irşada devam ederken 1516’da vefat etmiştir. İşte Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Lâmiî Çelebi’nin mürşidi bu zâttır. Arapça, Farsça ve Türkçe’ye hâkim olan Lâmiî Çelebi nazım ve nesir elli kadar esere imza atmış, sûfî biyografilerini konu alan “Nefehâtü’l-Üns” ve “Şevâhid’ün Nübüvve” isimli tasavvuf eserlerini Farsça’dan Türkçe’ye çevirmiş bir Nakşî dervişidir. Hisar’da Satı caddesiyle Bedizci Sokağı’nın kesiştiği köşede bulunan nakkaş Ali Zaviyesi ise onun feyz alış-verişinde bulunduğu önemli yerlerden biridir. Bilindiği gibi Nakkaş Ali, Yeşil Câmii’nin muhteşem nakışlarının ustası olup, Lâmiî’nin dedesidir. Muhammed Murad (Münzevi) Buhari Bahsetmek istediğimiz ikinci dergâh için tekrar Türkistan’a gitmek ve oradan bu bölgeye doğru yürümeye başlamak gerekmektedir. Abdullah İlâhî’nin mürşidi Ubeydullah Ahrar XV. Yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biridir. Onun yanında yetişen gönül adamları Güney Asya adını alan bugünkü Hindistan-Pakistan bölgesine de ulaşmışlardır. Bu bölgede yetişen en meşhur sûfîlerden biri Mektûbat isimli eseriyle tanınan İmam Rabbânî’dir. Rabbânî’nin müceddid -yenileyen- lakabından ötürü Nakşibendiye’nin Müceddidiye kolu olmuştur. Bu kolu İstanbul ve Bursa’ya ulaştıran şahıs da yine Buharalı bir Türk’tür: Muhammed Murad Buharî. Çocukluk döneminde geçirdiği felç sebebiyle “yürüme engelli” olan Buharî Hindistan’da İmam Rabbânî’nin oğlu Muhammed masum’un yanında gönül ve ahlâk terbiyesini tamamladıktan sonra ömrünü Mekke-Medine/Şam/Bursa/İstanbul şehirlerinde yaşayarak tamamlamıştır. Buharalı Murad Efendi ömrünün altı yılını Bursa’da geçirmiştir. Bu esnada tasavvufî sohbetlerine devam etmiştir. İşin enteresan tarafı şudur: Buharî’nin, Temenna Mahallesi-Menteş bahçesinde yaptığı tasavvufî sohbetler dostlarından Hüseyin Ladikî tarafından kaleme alınmış ve “Menâkıb ve Takrîrât-ı Muhammed Murad-ı Buharî” adıyla bize intikal etmiştir. Yıl: 1714. Arapça ve Türkçe başka eserleri de vardır.
Türklerde Kavmiyetçilik Yoktur Prof. Dr. Fahri Unan Türklerin millet ve milliyetlerini üstün görmelerine İslâm’ın da engel teşkil etmediği açıktır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey insânlar! Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık! Hem de sizi cemaat cemaat, kabîle kabîle yaptık ki, tanışasınız. Haberiniz olsun ki, Allâh katında en keremliniz en fazla takvâ sâhibi olanınızdır.” (Hucûrât, 13) buyurulur. Demek ki hepimizin yaratıcısı olan Yüce Allâh, bir anne ve babadan vücut bulmamıza rağmen, iyilikte, doğrulukta, fazîlette ve kendisine itaat husûsunda birbirimizle yarışmamız için farklı milletler hâlinde hayat sürmemizi murâd etmiş; birbirimize üstünlüğü de takvâ şartına bağlamıştır. Bu şartlara riâyet husûsunda, Türklerin ön sıralarda bulunmadıklarını kimse iddiâ edemez. Bir fetret devri olarak nitelendirilebilecek olan şu son asrı bir tarafa bırakırsak, Türklerin Müslüman târihleri boyunca hâkim oldukları toprakları birer İslâm beldesi hâline getirmek için nasıl çabaladıklarına; şehirleri câmilerle, medreselerle, ilim ve irfan yuvalarıyla, hayır ve hasenât eserleriyle nasıl süslediklerine, İslâm beldelerini korumak, Allâh’ın adını yaymak için yüzyıllarca Haçlı sürüleri önünde kanlarını nasıl sebil ettiklerine ihtiyar târih şâhittir. İslâm’ın en doğru şekliyle yaşanmasını sağlamak üzere sayısız eser te’lif edenlerin ekseriyeti de Türkler arasında yetişmiştir. Altı mûteber hadis kitâbının dördü, Türk asıllı âlimlerin kaleminden çıkmıştır. İki îtikâdî mezhep imâmından birisi Türk asıllıdır. İslâm dünyIasının medreselerinde İslâmı öğreten ders kitaplarının çoğu Müslüman-Türk ilim adamlarının kalemlerinin mahsülüdür. En ünlü tefsirlerin sâhipleri de Türk asıllıdırlar. İslâm felsefesinin en büyük isimleri olduklarını Doğu’nun da Batı’nın da teslim etmek mecbûriyetinde kaldığı Fârâbî ve İbn Sînâ da Türk’tür… Bu isimlere yüzlercesini eklemek hiç de zor değildir. Türklerin, Allah’ın evi olarak kabûl ettikleri câmi ve mescidlerdeki davranış şekilleri bile başka milletlerinkinden farklıdır. İslâm’ın doğduğu topraklardaki insanlar, câmilerde yan gelip yatarken, Türkler aynı mekânlarda bırakınız sere serpe hareketi, yüksek sesle konuşmayı, Allâh kelâmı dışında söz etmeyi bile saygısızlık saymışlardır. Kur’ân-ı Kerim’i göğüsleri hızâsından aşağıda taşımayı veyâ evlerinin rastgele bir köşesine koymayı, ona karşı edepsizlik olarak görmüşlerdir. Kur’ân harfleriyle yazılmışlardır diye, sıradan eserleri bile îtinâ ile muhâfaza etme edebî belki de sâdece Türklere mahsustur. Bugünkü duruma bakarak, bu söylenenler dünde kaldı demek doğru değildir. Gelecekte İslâm’a hizmet husûsunda bir potansiyel yoklaması yapılacak olursa, her türlü olumsuzluğa rağmen, bu potansiyelin en fazlasının yine de Türklerde bulunduğu görülecektir. Hazreti Peygamber’in yaktığı ilk kıvılcımı ve O’nun rahle-i tedrîsinden geçen sahâbenin gayretlerini bir tarafa bırakırsak, dünyâda hangi millet Türkler kadar İslâm’a hizmet etmiştir? Türkler, İslâm’ı sâdece benimseyip savunmakla kalmadılar; onu Hindistan içlerine kadar taşıyarak bugünkü Pâkistan’ın temellerini attılar. Viyâna önlerine kadar taşıyarak, bugünkü Boşnakları ve Arnavudları İslâm dünyâsına kattılar. Kafkaslar mühim nisbette Türklerin bayrakları altında İslâm’la tanıştı. İslâm dünyâsının büyük bir bölümü, Türklerin bayrakları altında beş yüz, altı yüz yıl süren bir huzur ve istikrâr dönemi yaşadı… Peki ya bugün Türklerin karşısında benlik dâvâsı güdenler, İslâm’a ve İslâm dünyâsına hangi hizmetleri sundular? Türklere karşı cinâyet şebekeleri kurarak Kürtçülük yapanların bu soruya tek bir örnekle verebilecekleri hangi hizmetleri oldu? Son olarak şunu söyleyebilir: Türkler, diğer milletlere nisbetle elbette bir adım öndedirler. Bu gerçeği, târihleri, târih boyunca taşıdıkları misyon ve îfâ ettikleri hizmetler açıkça ortaya koyar. Ancak, yine Türkler târihin hiçbir döneminde pür kavmiyet dâvâsı gütmediler. İdâreleri altındaki etnik unsurları kendilerinden ayrı tutmadılar; onların çocuklarını en yüksek makamlara getirmekten gocunmadılar; onlarla aralarına kalın duvarlar örmediler. Bir Acemi, bir Sırp’ı, bir Hırvat’ı, bir Arnavudu, bir Rum’u Sultanlarının hemen altındaki makamlara getirmekten çekinmediler; Türklüklerine, Kürtlüklerine, Çerekezliklerine, Gürcülüklerine, Boşnaklıklarına, Rumluklarına, Ermeniliklerine veyâ başka kimliklerine bakmayı akıllarına getirmeden, onları paşa, vezir, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olarak görmeyi anormal bulmadılar; kucaklarını ve evlerini her etnik kökten insana açmaktan kaçınmadılar. Türkler ve Türk milliyetçileri kavmiyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık dâvâsı gütselerdi, bunların hiç birisini yapmazlardı. Türkler, Türklüğü bir kan dâvâsı olarak değil, kültürel bir zemîn olarak gördüler. Durum bu olduğuna göre, bu derece cihan-şümûl ve insânî bakan, bu ölçüde müsâmakâr davranan bir milletin adıyla, diliyle, milliyetiyle, kültürüyle oynamak, tek kelimeyle nankörlük olur.
Türk’ün Kızıl Elması Prof.Dr. Zekeriya Kitapçı

K

ızıl Elma Ülküsü; Oğuz Han’dan beri eski Türklerin cihan hâkimiyeti ve “Nizam-ı âlem”e giden yolda, onları başarıya götüren en büyük sosyal bir dinamik, kolektif bir gaye, maşeri bir iman ve heyecan olmuştur. Türkler bu sayede, en eski çağlardan beri hür yaşamış, daha İslâm dinine girmeden önce bir çok devlet ve imparatorluklar kurdukları gibi, İslâm dinine girdikten sonra da büyük devlet ve imparatorluklar kurmuşlar; dil, din, ırk bakımından farklı bir çok milleti, insanlığın hayrına, asırlarca idare etmişlerdir. Bilindiği gibi eski Türk inancına göre üstte, nasıl bir Tek Tanrı, Gök Tanrı olduğu gibi yeryüzünde de onun bir tek temsilcisi vardı. O da Türk Hakanı idi. Bu bakımdan Türk Hakanı, yeryüzünde, Gök Tanrı’nın ilâhî hakimiyetini tesis ve “Nizam-ı âlem”i kurmakla görevli olduğu için mübarek bir varlık olarak kabul edilmiş ve onların bir damla bile olsa kanlarının akıtılmaması istenilmiştir. Bu inanç daha sonra bütün Türkleri yakıp tutuşturan “Kızıl Elma Ülküsü”ne dönüşmüş ve cihan hâkimiyeti ve nizâm-ı âleme giden yolda ilâhî, kutsal bir fetih sembolü olmuştur. Bu manada Kızıl Elma; Türk Hakanının; cihan hakimiyetine giden yolda ufuk tanımayan fetih hareketlerinin müntehasını gösteren bir sembol, pırıl pırıl ışık saçan ve kendisine yaklaşıldıkça uzaklaşan bir “altın top” tur. Bu ışık demeti, yani altın topun nerede asılı olduğunu ancak Türk Hakanı bilir ve ordusunu o yöne sevkederdi. Bu ilâhî duygunun ilk temsilcisi Oğuz Han’dır. O yeryüzünde böyle bir hakimiyetin gerçekleşmesi için ilk defa koca bir cihan imparatorluğu kurmuş, Türk’ün töresini koymuş ve böylece Kızıl Elma Ülküsü’nün temellerini de atmış aynı zamanda ilk Kağanı’dır. İ’lay-ı Kelimetullah Türkler Müslüman olduktan sonra onlardaki bu Kızıl Elma Ülküsü; İslâm’ın “İ’lay-ı Kelimetullah” –Allah’ın dinini her iklimde ve her kesim insan arasında yüce ve aziz kılma – tutkusu ile birleşmiş ve İslâm’ın ilâhî hakikatini tesis etmede sınır tanımayan bir güç, bir iman coşkusu olmuştur. Bu sâyede Orta-Doğu ve hilâfet ülkeleri, bütün insanlık tarihinde en mutlu, en bereketli, emniyet ve huzur içinde bir devir yaşamışlardır. Bu bakımdan ünlü Türk sultanlarının her birinin bir Kızıl Elma ülküsü, bir fetih maksadı vardı. Gazneli Mahmud’un Kızıl Elma ülküsü Hindistan’ın ele geçirilmesi ve İslâm dininin bu topraklarda yayılması, Selçukluların özellikle Sultan Melikşah’ın Kızıl Elması; Anadolu yaylaları ve Akdeniz’in mavi kıyılarına kadar uzanan koca bir Orta-Asya, Osmanlı sultanlarının Kızıl Elması ise İslâm da dahil bütün semâvî dinlerin mukaddes bildiği kutsal şehirler bu arada İstanbul ve Roma’yı da içine alan ve Viyana’ya kadar Orta Avrupa da dahil İslâm namına koca bir cihan imparatorluğu kurmaktı. Hele hele İstanbul ve Roma’nın fethi, Osman Gazi’den itibaren bütün Osmanlı sultanları, özellikle Roma’nın ele geçirilmesi Yıldırım Bayezid ve Fatih sultan Mehmed Han’ı yakıp tutuşturan çok büyük bir Kızıl Elma Ülküsü olmuştur. Müjdeci Hadisler Diğer taraftan ne ilginçtir ki Peygamber Efendimiz de Mekke’de, dinin devlet ve şeriatının insanlığı mutluluğa götüren ilâhî bir yol olması için nübüvvetinin daha ilk yıllarında ufuklara bakmış, İslâm’ın Orta-Avrupa’ya giden yolunun açılması için Anadolu’ya nazar etmiş, İstanbul’u ümmetine kutsal bir hedef olarak göstermiş ve Roma’nın onlar tarafından ele geçirilmesini istemiştir. Bu bâbda bir çok hadis rivayet edilmiştir. Bundan sonraki açıklamalarımızda Peygamber Efendimiz’in hadislerine göre Roma’nın fethi ve bu hadislerin Osmanlı sultanlarının Kızıl Elma Ülküsü açısından gerçek manada; derli toplu bir değerlendirilmesi yapılacaktır: Amr b. Avf’dan rivayet edildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Roma’yı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasip etmedikçe kıyamet kopmayacaktır”.[1] Abdullah el-Müzenî’den rivâyet edildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Sizler şüphesiz Beni Asfar (Rumlar)la çarpışacaksınız. Ne var ki; onlarla önce sizler çarpışırsınız. Sizden sonra müminlerden bir ordu gelir ve onlarla asıl onlar çarpışır. Onlarla harp eden bu müminler öyle insanlardır ki onlar Allah yolunda cihâd ederler, Allah yolunda yürümekten ne bir kınayanın kınamasından ne de ileri geri konuşmasından (tehdit etmeleri) hiç çekinmezler. En sonunda onlar İstanbul ve Roma’yı tesbih ve tekbir getirerek fethederler.”[2] Abdurrahman b. Sünne’den rivâyet edildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki (bir zaman gelir) iman, yılanın kavuğuna çekildiği gibi şu iki mescide (Mekke ve Medine) çekilir. Daha sonra (müminler ordusu) Rum topraklarına dalarlar… En sonunda Herakle’nin şehrine gelirler… Sonra orasını tekbir sesleri ile fethederler, sonra Roma’ya yürürler ve orasını da tekbir sesleri ile ele geçirirler.”[3] Abdullah b. Amr b. El-As’dan rivâyet edildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle demiştir: “İstanbul fethedilir. Sonra Roma’ya sefer edersiniz, Allah orasının fethini de size nasip eder.”[4] Abdullah b. Amr şöyle rivâyet etmiştir: “Biz bir defasında Hazreti Peygamberin huzurunda (hadisleri) yazıyorduk. Bu sırada; iki şehirden hangisi önce fethedilecektir, İstanbul mu, Roma mı?” Diye soruldu. O şöyle demiştir: “Roma mı? Hayır. İlk önce Herakle’nin şehri (İstanbul) fethedilecektir.”[5] Kızıl Elma İstanbul’u fetheden ve büyük bir ihtişamla Ayasofya Camiine gelen ve burada bütün yer ve gök ehli ile birlikte Ayasofya’nın büyük kubbesi altında saf saf namaz kılan cihad erleri, daha sonra Türk’ün Kızıl Elması’nın bir ilâhi nur topu gibi ışıl ışıl Roma’ya kaydığı ve Seint Pier kilisesinin mihrabının önünde asılı olduğunu duymuşlardır. O halde yeni hedef Roma’yı ele geçirmek ve Seint Pier kilisesinin mihrabında, parlayıp duran Kızıl Elma’ya ulaşmaktır. Zira Osmanlı Kızıl Elma ananesine göre bir Kızıl Elma hedefi ele geçirilince sultanların orduya hemen yeni bir Kızıl Elma hedefi göstermeleri gerekirdi. Osmanlı cihad erleri derhal bu beklenti içine girerler ve bir ilâhî tekbir uğultusu hâlinde şöyle derlerdi: “Heman bize düşman göstersünler, dal kılınç olup düşman ordusuna dalarız, harbederiz ve kralın tahtını başına geçirip Kızıl Elma’ya dek gideriz!”[6] Cihan hakimiyetine giden yolda Seint Pier kilisesinden sonra Paris’teki Notr Dam Katedrali görünüyordu. Bu bakımdan Hazreti Peygamber’in Müslümanlara mukaddes bir hedef olarak gösterdiği Roma’nın ele geçirilmesi, Osmanlı Sultanları’nın Roma Kızıl Elması ülküsü ile daha ilk devirlerde birleşmiş oluyordu. Zira Kosova meydan muharebesinde Murad Han’ın Sırp ordusunun birkaç saat içinde işini bitirdiği ve koca Sırbistan topraklarının Osmanlı akıncılarının önüne bir çarşaf gibi serildiği zaman (1389) Osmanlı dalkılınçlarına yeni hedef olarak “Engerus Kızıl Elması” (Roma) gösterilmişti. Saint Pier’in Mihrabında Murad Han; harp meydanlarında şehid olmak için bir önceki gece, sabahlara kadar Allah’a yalvaran bu cihâd eri, bir Sırp’ın indirdiği uğursuz bir hançer darbesi ile Yüce Mevlasına kavuşmuş bulunuyordu. Onun yerine oğlu, akıncı ruhunun yeni temsilcisi Yıldırım Bayezid Han geçmişti. Yeni Osmanlı Sultanı, kendisini tebrik için gelen Venedik, Ceneviz ve Roma elçilerini Edirne sarayında huzuruna kabul etmiş ve onlara şöyle demiştir: “Roma’ya kadar gidip Saint Pier kilisesinin mihrabında atıma yem vereceğim!” Yıldırım Bayezid Han böyle demekle bizatihi Hazreti Peygamber’in Roma’nın fethi hedefine sahip çıkmış ve bir Kızıl Elma ülküsü ve onun nurlu aydınlığında Hazreti Peygamberle kucaklaşmış oluyordu. Fakat Roma’ya doğru giden yolda İstanbul vardı, asıl oranın alınması gerekiyordu. Bu bakımdan derhal İstanbul kuşatılmıştı. Ne var ki fethin çok yakında kendisine nasip olacağını söyleyen başvezirine, fetihte ufuk tanımayan bu dinamik Osmanlı Sultanı şöyle diyecektir; “Lala! Benim asıl arzum Roma’yı fethetmek ve Saint Pier Kilisesi’nin kubbesi altına atıma yem vermektir.” Roma Yolunda Bunun için Balkanların ele geçirilmesi ve Roma’nın olgun bir meyve gibi dalından koparacak bir hâle gelmesi gerekiyordu. Genç Osmanlı Sultanı bütün bu sosyal ve siyâsî şartları hazırladıktan sonra buna karar vermiş ve Gedik Ahmed Paşa komutasında yüz gemiden oluşan bir Osmanlı filosunu İtalya’ya sevketmiştir. Bu onun İstanbul’un fethedileceğini müjdeleyen Hazreti Peygamber’e karşı bir minnet ve büyük ceddi Yıldırım Bayezid Han’a karşı ise bir şükran borcu idi. Osmanlı levendleri yeni Kızıl Elma gereği ve bu ulu fethe bir başlangıç olmak üzere hem de bir Cuma günü İtalya’nın güneyinde çok önemli ve stratejik bir bölge olan Otranto şehrine çıkmışlar ve bütün o çevreyi ele geçirmişlerdir (1480). Zahirde Napoli krallığına karşı açılan bu seferin hakiki hedefi “Rim Papa” yani  “Roma Kızıl Elması” idi. Zira Bizans’ı ele geçiren Osmanlı Sultanı;  hem Doğu Roma’nın vârisi ve hem de İslâm gaza ve cihadının en büyük mümessili olması sıfatıyla Batı Roma üzerinde tarihi ve hukukî haklar iddia edebilecek bir vaziyette idi.[7] Ne var ki Fatih’in bu gerçekleştirmek üzere açtığı seferin başlangıcında zehirlenerek öldürülmesi bu büyük hareketi akamete uğratmış ve ölüm haberi, Roma’ya ulaştığında, bütün Avrupa ayağa kalkmış ve Papalık makamının emriyle bütün kiliselerde günlerce şükür ayinleri icra edilmiştir. Burada aklımıza bir soru gelmektedir. O da, bundan sonra Roma’nın fethi ne olacaktı? Bu soruya Hoca Saadettin Efendi şu hikmetli cevabı vermektedir: “Ama kaza ve kader yazısında bu maksadın gerçekleşmesi yazılmadığından ve o ülkenin fethi takdir buyrulmadığından, bu iş yürümedi ve tasarlanan biçimde yüz göstermedi.”[8]
[1] ed-Deylemi, Ebu şuca’ el-Firdevs, Beyrut, 1986, No:7524, Gümüşhanevi, Râmuz el-Ehâdis, İstanbul 1982, II,  Bilmen, Ö.N. Suretu’l-Fetihin Türkçe Tefsiri, İstanbul, 1953, s. 311. [2]  et-Taberânî, VII, s. 22. [3]  el-Fiten, s.339, no: 1270. [4]  el-Fiten, s.327, no: 1236. [5] Hakim en-Neysâburî, el-Müstedrek, Tah. M.A. Ata, Beyrut, 1990, IV, s. 553, Ahmed b.Hanbel, II, s. 176, ed-Dârimi, I, s. 126, İbn Ebi Şeybe, V, s. 324, el-Fiten, s. 331, no: 1242, Krş. Havva, Said, a.g.e., IX, s. 200. [6]  Pakalın, M.Z., Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1971, II, s. 278. [7] Hoca Sadettin Efendi, Tâcû’t-Tevârih, Hzr. İ.Parmaksızoğlu, İstanbul, 1992; III s. 165. [8] Hoca Sadettin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, III, s. 166.   Kaynak: Tarih ve Medeniyet

Hindistanlı Müslümanların Osmanlı Hilafetine Bağlılığı Müşir Hüseyin Kıdwai Balkan ve Birinci Cihan savaşı sıralarında İslamın ve Osmanlı Hilafetinin geleceği hakkında haklı endişeler duyan ve bir Türk olmadığı halde sırf samimi bir Müslüman sıfatı ile Osmanlı Hilafetini batının emperyalist devletlerine karşı savunan Hindistan’ın Müslüman münevverlerinden Müşir Hüseyin Kıdwai yazdığı “Paris Sulh Konferansı ve Osmanlı’nın Çöküşü” isimli eserinde, Osmanlı Türklerine ve Hilafetine Hindistanlı Müslümanların ne derece güven duyduklarını ve bağlılıklarını dile getiriyor. Osmanlı Hilafetine büyük sevgi ve sempati duyan Hıdwai, “Osmanlı  Devleti Müslümanların vahdet merkezidir” demektedir. Hüseyin Kıdwai eserinde şunları kaydediyor:
Balkan Harbinin ortaya çıkması ile bütün Hindistan Müslümanları çıldıracak derecede sinirlenmişlerdi. Üniversitelerdeki talebeler günlerce uykusuz geceler geçirmişler, et yemekten vazgeçerek biriktirdikleri paraları yardım maksadıyla toplamışlar ve ülkenin müdafaası için İstanbul’daki hükümete göndermişlerdi. Müslüman kadınlar ayrıca paraları olmadığından mücevher ve altınlar vermişlerdi. Bunun yanında birçok mitingler tertip edilmiş bu mitinglerde Müslümanların en büyük mütefekkirleri konuşmalarda bulunmuşlardır. Hepsi de Osmanlı Saltanatının eskiden olduğu gibi yine Payitaht olan İstanbul’da kalmasını istemişler ve bu husus üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hindistan’da Muhteşem Bir Gösteri Bombay’da yayınlanan Times gazetesinin 27 Teşrîn-i Evvel (Ekim) tarihli nüshasından: Bugün Müslümanlar, bütün Hindistan’da hilafetin devamı için namaz kıldılar ve dua ettiler. Bombay’ın en büyük camiinde namaz kılındıktan sonra umumi bir toplantı yapıldı. Toplantıda Osmanlı Devleti’nin taksimini ve mukaddes beldelerin hilafetten koparılacağı rivayetlerden duyulan endişe ve devleti âliyenin istikbaline dair olan teminatının kabulü dile getirilerek Müslüman teb’anın Halife’ye olan bağlılığının devam etmesi temennileri tekrar edildi. Bugünkü namaz ve oruca bütün Müslümanlar istisnasız iştirak ettiler. Hem de Bombay’da tek bir Müslüman lokantası açık olmadığı halde… Bu duruma Ramazan günlerinde bile tesadüf edilemez. İslam Halifesi İçin Dua Londra’da yayımlanan Muslim Outlook gazetesinin 23 Teşrîn-i Sâni (Kasım) 1919 tarihli nüshasından: 21 Teşrîn-i evvel tarihiyle Hindistan’ın Luknow şehrinde toplanan İslâm konferansı 17 Teşrîn-i Sâni Cuma günü camide bir araya gelmeye karar vermişti. Aynı gün Londra’da bulunan Müslümanlar da camide toplanarak Cuma namazından sonra şu duada bulunmuşlardır: Ya Rabbi! Peygamber efendimizin halifesi ve senin itaakâr hizmetçin olan Müslüman kardeşimiz, Osmanlı Devleti’nin padişahı ve İslâm Dini’nin koruyucusu, Emîru’l Mü’minîn Mehmed Vahidüddin Han hazretlerini sana emanet ediyoruz. Bu korkunç felaket ve imtihan ânında ona yardım eyle. İslâm halifesi ile saltanatını bizim için muhafaza eyle. İslâmî vahdeti parçalamak, İslâm’a cahiliye âdetlerini sokmak isteyenlerin bütün çalışmalarını boşa çıkar ve kafirlere karşı bize yardım eyle ya Rabbi! Ey Allahımız! Yanlış yollara saptık, hatamızı anladık. Bizi affeyle. Günahları affedecek ancak sensin ya Rabbi! Affınla kalblerimizi temizle, yollarımızı aydınlat. Ta ki, mazide İslâmî görevini hakkıyla yerine getirmemiş olan bizler gelecekte senin ilahî yardımına kavuşabilelim. Senin yeryüzündeki saltanatın ve İslâm’ın gücü, Osmanlı hanedânının hilafeti etrafında sulh ve güven, hak ve adalet, insânî kardeşlik ve ilerlemenin sığınağı olsun. Yeryüzündeki bütün insanlar için bir nimet olsun ya Rabbi! Duanın bitiminden sonra muhterem kardeşimiz Marmaduck Pickthall’ün başkanlığı altında bir miting düzenlenmiştir. Başkanlık makamında bulunan Pickthall şu hitabede bulunmuştur: “Müslümanlar! Bugün bütün Hindistanlı kardeşlerimiz Osmanlı hilafetinin devam ve muhafazası için ibadet ve dua etmek üzere toplanmayı kararlaştırmışlardır. İslâm hilafeti tehlikede midir? diyeceksiniz. Biz İslâm hilafetinin tehlikede olmamamsını temennî ediyor ve bunun için Allah’a niyaz ediyoruz. Fakat bizi endişeye düşüren hususlar var. Harb-i Umumî’nin ilk günlerinde İslâm hilafetinin, Hıristiyan devletlerinin mümessilleri tarafından Müslümanlarca kesin olarak tanınmıyacak şahıslara sipariş edildiğine dair hoş olmayan şayialar duyulmuştu. Hıristiyan devletler, din ve insanlıkla ilgisi olmayan ve saldırgan bir özelliğe sahip bulunan milliyetçilik zehiriyle, dünya nüfusunun yarısını yok eden bu müthiş zehirle, İslâm’ı zehirlemek için teşebbüslerde bulunmuşlar ve hâlâ bu teşebbüslere devam etmektedirler. Hristiyanlar, hilafetin Ehl-i Beyt tarafından devam ettirilmesi ve Peygamberimizin Arap olması sebebiyle onun halifesinin de Arap olması gerektiğini bize kabul ettirmek için uğraştılar. Gerçek şu merkezdedir ki, Peygamberimiz bir saltanat hânedânı bırakmamıştır. O, halifenin tayinini Müslümanların ihtiyârına bıraktı. Bunun için de Müslümanların desteğini, hilafete seçilecek şahsın kuvvetini ve takvâsını şart koştu. Salih amel işleyen bir Habeş kölesinin, Allah rızasına aykırı harekette bulunan bir Kureyş’liden riyaset için daha hayırlı olduğunu söyledi. Peygamber efendimiz bir Arap milliyetçisi değildi. O, Allah’ın ona peygamberlik verdiği günden beri –millî anlamıyla- bir Arap olmaktan çıktı. Müslümanlar arasında Arap milliyetçiliğini ortadan kaldırarak yerine İslâm kardeşliğini oturttu. Bu sebeple bir Habeş kölesiyle bir Kureyş şerifi eşit idi ve ancak takvâlarıyla yükseliyorlardır. Hilafet, Allah’ın iradesiyle bir Araptan bir Türk hânedânına geçti. Bugün Osmanlı hânedânının hilafeti bütün Müslümanlarca tanınmış bulunuyor. Müslüman kamuoyunun Avrupa aleyhinde olmadığı şununla sabittir ki, bizim en büyük arzumuz İslâm hilafetinin Avrupa devletleri arasında kalmasıdır. Avrupa’dan tek istediğimiz İslâm hilafetine ve bize tecavüz etmekten vazgeçmesi ve diğer milletlere tanıdığı hukuku bize de tanımasından ibarettir. Biz, İslâm halifesi için Allah’a yalvarmakla, doğu ile batının selameti için çalışmış bulunuyoruz.” Miting tarafından alınan kararların derhal Londra İslâm Cemaati adıyla İngiliz Başvekili’ne tebliğ edilmesi ve Müslümanların halifesi olan Mehmed Vahidüddin Han’a da bir telgrafla bildirilmesi hükme bağlanmıştır. Halife hazretlerine çekilen telgraf: Bugün Londra’da muhtelif milletlere mensup sünnî ve şii Müslümanlardan müteşekkil İslâm Kongresi zât-ı âlînize duada bulunmuştur. Kongre, hilafetinize sarsılmaz bağlılıklarını arzeder. Mitingde şu kararları almıştır: I- Osmanlı Padişahı asırlardır İslâm dünyasının halifesi, mukaddes beldelerin muhafızı ve İslâm’ın şerefinin müdafii olarak tanınmıştır. Bugünkü Osmanlı Padişahı İslâm dünyasına karşı, seleflerinin sahip olduğu mevkiin aynısına sahip bulunmaktadır. II- Miting İslâm halifesinin mutlak surette müstakil olmasının gerekli olduğunu ilan eder. Ayrıca gayr-i Müslim devletler tarafından hilafetin siyasî istiklali ve Osmanlı saltanatının varlığı aleyhinde meydana gelen teşebbüsleri protesto eder. III- Miting harb esnasında ortaya çıkan hataları düzeltmeye çalışan, her türlü meşrû vasıtayla Avrupalı devletler, Hıristiyan milletler ve hatta Yunanlılar ve Ermeniler tarafından İslâm diyarına yapılan tecavüzlere karşı koymak için çalışan Osmanlı vatanseverleri aleyhinde Avrupa basınının seviyesiz neşriyatını ağır bir dille protesto eder.” Kaynak: Müşir Hüseyin Kıdwai -Paris Sulh Konfereransı ve Osmanlı’nın Çöküşü-
Osmanlı Uzak Doğuda Açe’yi de unutmadı Ömer Ceyhun Portekiz saldırılarına karşı yardım isteyen Açe Sultanı Alaaddin’e donanma ve askerî yardım gönderilmesi hususunda, Osmanlı Sultanı II. Selim Han bir ferman vermişti. Padişahın cevabî mektubu ve bu fermanı, Açe’ye elçi Mustafa Çavuşla gönderilmişti. Sultan II. Selim Han’ın bu fermanı aşağıdadır. Emrim şudur ki: “Açe Sultanı Alâeddin İstanbul’a elçi ve mektup göndererek, Portekizlilerin, hem Açe’ye hem de o bölgedeki  diğer Müslümanlar’a saldırılarda bulunduğunu bildirmiştir. Bu saldırılara karşılık verebilmek için bizden gemi  ve asker istemektedir. İsteyenlere yardımcı olmak âdetimiz olduğundan, ben de o bölgenin Müslümanlar’ına yardım etmek arzusundayım.

Portekizlilerin o taraflardan uzaklaştırılmaları için, 17 gemiden oluşan ve yeterli sayıda asker bulunan bir donanmanın, Kurdoğlu Hızır Reis komutasında yola çıkmasını emrediyorum. Bölgeye gidecek donanma, Açe Sultanı ile tam bir uyum içinde olacaktır. Yapılacak askeri harekâtlarda Açe Sultanı’nın istek ve emirleri esas alınacaktır. Aykırı hareketlere kesinlikle izin verilmeyecektir.” Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi

Osmanlı Sultanların’da Peygamber Sevgisi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Ramazanda Bir Hırka Saâdet Ziyareti Her yıl Ramazan ayının on ikinci günü Hırka-i Saâdet’in içinde bulunduğu sanduka Revan Köşkü’ne taşınır, umûmî bir temizlik yapılır; bu arada duvarlar gülsuyu ile yıkanır, öd ağacı ve buhurlar yakılır, dâirenin direkleri cilâlanırdı. Ramazanın 15’i gelince, bütün devlet erkânı, alimler, yeniçeri ve sipahi ağaları öğle namazına doğru Babüssaade Kapısı önünde toplanırlar ve Sadrazam’ın teşrifini beklerlerdi.  Bu arada Şeyhülislam da hanesinden çıkarak öğle namazını kılmak üzere doğruca Ayasofya Camii’ne gelirdi. Şeyhülislam’ın Ayasofya Camii’ne gelmiş olduğu haberi saraya ulaşınca Sadrazam, Babüssaâde’de kendisini bekleyenlerin yanına gelir ve onlarla birlikte Ayasofya Camii’ne giderdi. Burada bütün cemaat toplu halde öğle namazını kıldıktan sonra büyük bir alay halinde Salavât-ı Şerifeler okuyarak Arz Odası’na gelirlerdi. Padişah ise öğle namazını kendi dairesinde eda eder ve devlet ileri gelenlerinin Ayasofya dönüşünü beklerdi. Bu arada Hırka-i Saadet öğle, namazından iki saat kadar önce, Has Oda vazifelileri tarafından gümüş sandukasıyla birlikte sehpanın üzerinden alınarak, birbiri üzerine konulmuş sim sırmalı, işlemeli yastıklar üzerine bırakılır, daha sonra da Kur’an-ı Kerim okumaya burada devam edilirdi. Padişah ile beraber başta Şeyhülislam ve Sadrazam olmak üzere vezirler, alimler, İstanbul’da bulunan diğer devlet adamları, sipahi ve yeniçeri ağaları, silahdar ağa, çuhadar ağa, rikabdâr ağa, peşkir ağası, anahtar ağası, başçuhadar gibi erkân sırayla ve toplu halde Hırka-i saadet dairesine girerlerdi. Daha sonra yeşil ipek kadifeden sim sırmalı, ince işlemeli yedi bohçaya sarılı, altından yapılmış bu çekmece Padişah’ta bulunan altın bir anahtarla açılır, bunun da içinden yedi bohçaya sarılı bulunan Hırka-i Saâdet meydana çıkartılırdı. Bütün bu işler yapılırken, birinci ve ikinci Padişah imamları ile Has Oda imamı ve diğer güzel sesli müezzinler, diz çöktükleri yerden hiç durmaksızın Kur’an-ı Kerim okumaya devam ederlerdi. Hırkayı önce Padişah öper, yüz ve gözlerini hırkaya sürerek, Peygamber Efendimizin şefaatini dilerdi. Padişahtan sonra Şeyhülislam, Sadrazam ve Padişah’ın işaret ettiği diğer şahıslar büyük bir edep ve saygı ile huzur-ı hırkaya dahil olurlar, öpüp iki gözlerine sürdükten sonra gerisin geriye giderek bir kenara çekilirlerdi. Bu arada Padişah üzerlerinde Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’e ait olan; “Hırka-i Hazret-i Fahri Resûle
Atlas-ı Çarh olamaz pây-endaz,
Yüz sürüp zeyline, takbil ederek
Kıl şefî-i ümema arz-ı niyâz”  (Mavi gök bile bütün Peygamberlerin kendisiyle öğündüğü Muhammed Aleyhisselâm’ın hırkasına yaygı olamaz. O’nun eteğine yüz sererek ümmetlerin şefaatçısına yalvar.) Yazılı tülbetleri Hırka-i Saâdet’e sürerek, ziyarete gelenlere sıra ile verirdi. Bundan sonra ziyaret mekânına büyük bir altın leğen getirilerek içine zemzem suyu doldurulur ve hırkanın eteği hafifçe bunun içine batırılırdı. Eteği suyun içerisine batırılmış olan hırka bir süre altın leğenin içinde muhafaza edilir, bu zaman süresinde vazifeliler içlerinden Kur’an-ı Kerim, ziyaretçiler ise Salat-ü Selam okumaya devam ederlerdi. Daha sonra hırkanın eteği altın leğen içindeki zemzem suyundan çıkartılır ve amber dumanıyla kurutulurdu. Böylece yüz sürülen kısmı da yıkanmış olurdu. Bu su sonra küçük şişelere konulur ve ağızları mühürlenerek devlet ileri gelenlerine hediye edilirdi. Ziyaret tamamladıktan sonra Hırka-i Saâdet’in altın muhafazası yine Padişah tarafından altın anahtarıyla kilitlenir, yedi bohçaya sarılır, hepsinin dışındaki ipek kadifeden bohçasına yerleştirilir ve nihayet sandukası kilitlenerek yerine konurdu.
Vanî Mehmed Efendi ve Türkler Prof.Dr. Zekeriya Kitapçı “Vânî Mehmed Efendî Peygamber Efendimizin soyundan olup seyyiddir. Van’da doğdu. Bundan dolayı Vânî  ismi ile anılır. 1685 tarihinde Bursa’nın Kestel ilçesinde vefat etti. Kabri kendi yaptırdığı caminin girişindedir Kuran-ı Kerim tefsiri ve  birçok kıymetli eser yazdı. ”
Hazreti Peygamber aleyhisselamın Türkler hakkındaki hadislerini, ebediyetlere doğru akıp giden bir zaman nehri içinde değerlendirmek için çıktığımız bu uzun ve meşakatli yolda karşımıza, faziletli bir Türk âlimi daha çıkmaktadır. O da; büyük Türk müfessiri Vâni Mehmed Efendidir.

Vâni Mehmed Efendi; Kaşgarlı Mahmûd ile başlayan, Türk’ün İslâmi şahsiyetine sahip çıkma geleneğinin, kendi devrindeki en büyük temsilcisi olmuştur. 
Bu hususlardaki kıymetli fikirleri, her ne kadar kendi devrinde ve Osmanlı klasik medrese âlimleri arasında pek fazla bir ilgi görmemişse de, bugün, İslâmî Türk milliyetçiliği’nin nerede ise yeniden bir bayrak haline geldiği bir devirde, bu büyük davayı kucaklamak isteyenlere o, yeni bir ilham kaynağı olmaktadır.
Onun bu konulardaki fikirlerinin ana kaynağını, bugün henüz yazma nüshalar halinde Bâyezid Devlet kütüphanesi’nde bulunan meşhur “Arâisü’l Kur’an” adındaki değerli Tefsir kitabı teşkil etmektedir. Büyük Türk âlimi; bu kitabında, Kur’an-ı Kerim’in bir kısım âyetlerini tefsir etmede, alışılagelmişliğin ötesinde ve kendisinden önce gelen birçok müfessirlerden farklı olarak bazı ayet-i kerimeleri târihî geleneklerimize göre çok daha ilginç bir şekilde yorumlamaktadır.
Vâni Mehmed Efendi’nin bu sahada gösterdiği en büyük başarı, Kur’an-ı Kerim’de “Zülkarneyn” olarak zikredilen cihangir, Orta asya Fâtihi’nin şahsiyetini tesbit ile ilgili görüşleridir. Vâni Mehmed Efendi, Kur’an-ı Kerim’de “Zülkarneyn” olarak ismi geçen zâtın Türklerin ulu atası “Oğuz Han” olduğunu söylemiştir. Nitekim bu konuda aynen şöyle demektedir:
“Türkler; Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur.” 
Onun bu görüşlerini güçlendiren bir diğer rivayet daha vardır. O da Rüstem Paşa’nın “Tevârih-i Al-i Osman” adındaki meşhur yazma kitabında kaydedilen görüşleridir. Burada da aynen şu rivayetler yer almaktadır:
“Biz Zülkarneyen’e dedik ki, deyu zikretdügi meğer bu Oğuz Han’dır dirlerdi.”
Vâni Mehmed Efendi, Osmanlı Türkleri’nin İslâm’a hizmetlerin anlatırken de: 
“… Biz, uzun zamandan beri karada ve denizde, şarkta ve garbta Rumlar ve Frenkler’le mücâhedede bulunan gazilerin, bütün Bizans ülkelerini zaptedip oralarda yerleşmiş olan Türkler olduğuna inanıyoruz. Bu suretle Rum, Ermeni ve Gürcü ülkeleriyle Frenk memleketlerinin bazıları ve Rus diyarının bir kısmı Türk memleketi haline gelmiş, Türk dili oralarda teammüm (umumileşmiş)  ve intişar etmiş. Türkler tarafından bu memleketlerde İslâm ahkâmı tatbik ve icra edilmiş ve Türkler’in yümnü bereketi sayesinde Hıristiyan cemaatlerin ekserisi İslâm Dini’ni kabul ederek evvelce Rum, Frenk ve Rus oldukları halde bilâhare Türkleşmiş, İslâmlaşmışlardır. Çünkü Allah’ın fazlu inayeti büyüktür.” demektedir. 
 Vânî Mehmed Efendi, Hazreti Peygamber aleyhisselamın Türkler hakkındaki hadislerine de büyük bir iman gürlüğü ile sahip çıkmakta ve bizim birçok vesilelerle zikrettiğimiz meşhur: “Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz!” hadisini bütün bu görüşlerine çok esaslı bir delil olarak zikretmektedir.
Kaynak:  Tarih ve Medeniyet

Bin Yıldır Anadolu’dayız Yılmaz Öztuna Türkler, VIII. asırdan başlayarak, Abbasî Halîfeliği’nin hizmetinde yüzyıllarca Toros yamaçlarında ve Fırat kıyılarında at koşturdular. Fakat XI. asra kadar Bizans imparatorluğu, Anadolu’yu elinde tutmayı başardı. Anadolu’ya yapılan Arap ve Türk seferleri, geçici birer akın olmaktan ileri gidemedi. 1018 yılında Selçukoğulları’nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi’nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran’ı baştanbaşa geçerek Anadolu’ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1021’deki akma bizzat Çağrı Bey komuta etti. Selçukoğlu Çağrı Bey, tam yarım asır sonra Anadolu’yu Türkler’e açacak olan Alp-Arslan’m babasıdır. Selçuklular, 1040 yılında Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturarak İran ve Türkistan’ın en önemli ülkelerine hâkim oldular. Selçukoğlu Tuğrul Bey, ilk hakan, ağabeyi Çağrı Bey de başkomutan oldu. 1049’da Selçukoğulları’ndan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal Beyler, Anadolu’ya ilk büyük Türk seferini yaptılar. 18 Eylül’de Pasinler’de Bizans ordusunu yenerek Erzurum’a kadar geldiler. 1053’te Selçukoğlu Kutalmış Bey, Kars’ı kuşattı, fakat alamadı. 1054’te bizzat imparator Tuğrul Bey, Anadolu’ya geldi. Bayburt’a kadar ilerledi. 1061’den başlayarak Kutalmış Bey, Anadolu seferlerini sıklaştırdı. Artık Türkler, her yıl Anadolu’ya giriyor, Bizans savunma noktalarını zayıflatıyor, ülkeyi tanımaya çalışıyorlardı. Bu sıralarda Tuğrul Bey öldü. Ağabeyi Çağrı Bey’in oğlu Alp-Arslan, Büyük. Türk Hakanı oldu. Sultan Alp-Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu’da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış Bey’in oğlu Süleyman-Şah komuta ediyordu. Süleyman-Şah; Gümüştekin, Afşin Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu’ya ı akınlar yapıyordu. 1070’de Afşin Bey, Denizli’ye kadar ilerledi. Bizans ordusu, ne zaman nerede görüneceği belli olmayan Türk akıncılarını yakalıyamıyor, durduramıyordu. Bu sıralarda Bizans tahtına geçen Romanos Diogenes, Türkler’i Anadolu’dan uzaklaştırmaya kararlıydı. Türkler üzerine birkaç başarılı askerî hareket yaptı. Fakat Afşin Bey, Bizans’ın Anadolu’daki belli başlı üslerinin tahrip edildiğini, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu’da Türkler’e karşt koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu, Sultan Alp-Arslan’a yolladı. 26 ağustos 1071’de Doğu Anadolu’da Malazgirt’de cihanın en büyük askerî kuvvetleri olan Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp-Arslan, Bizans ordusunu yok etti. İmparator, Türkler’e esir düştü. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah’a, Ege’ye, Marmara’ya kadar Anadolu’nun fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman-Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu’yu fethetti. Türkler, Üsküdar’a bile girdiler ve Boğaz’ın karşı yakasından dünyanın incisi olan muhteşem İstanbul şehrini hasretle seyrettiler. Alp-Arslan’m yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şâh, 1077 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyle, Anadolu’yu Süleyman-Şâh’a verdi. Anadolu’da İlk Türk Devleti İznik’te Kuruldu Böylece Anadolu Fâtihi Selçuklu Kutalmışoğlu Nâsıruddevle Ebu’l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman-Şah, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, ölümsüz Türkiye devleti zamanımızdan tam 1000 yıl önce kuruldu. Bu Türk tarihinin en büyük hadisesidir. Anadolu’nun fethi için yüzyıllarca hazırlanan Türkler, 1077’de Türkiye devletini kurduktan sonra da, yeni anayurtlarını savunmak, geliştirmek, ayakta tutmak ve büyük bir devlet haline getirmek için, akıl almaz çileler çekmişler ve en büyük fedakârlıklara katlanmışlardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar, atalarımızın bizim hesabımıza yaptıkları sonsuz mücadelelerin eseridir.
Gençliğin Kimlik Meselesi Abdullah Çelik Gerek insan olarak, gerekse millet olarak gelecek zamanlarda da yaşamak istiyorsak; içinde yaşadığımız zamanda iyi, güzel, faydalı ve kalıcı şeyler yapmak zorundayız. Bundan dolayı her fert, “Neyim, ne yapacağım, ne yapmak istiyorum?” sorularına samimî ve mantıklı cevaplar vermek zorundadır. Kişinin bu sorulara doyurucu bir cevap verebilmesi için, her şeyden önce, millî bir kimliğe sahip olması gerekir.
Mefkûresiz ve gayesiz insan yığınları, devleti idare edenleri her zaman düşündürmelidir. Hele hele eğitimcileri! Bizim boş bıraktığımız insanımızı, başkalarının ne şekilde yetiştireceğini bilemeyiz. Bundan dolayı yetiştireceğimiz gence, onun geçmişini, geleneklerini ve millî değerlerini hangi metotla olursa olsun sevdirmeliyiz. Bu değerleri vermek yeterli değil, önemli olan sevdirmektir. 
Yetkililer, eğitimciden girmediği derslerin parasını istemekten veya her hangi bir maddî karşılığı hak edip etmediğinden daha çok; her şeyden evvel ruhsuz, idealsiz, ülküsüz robotlar haline getirdiği çocuklarımızın hesabını sormalıdır. 
Maddî ihtiyaçlara teslim olmuş bir eğitimciden ve bu ihtiyaçları kontrol peşinde koşan bir idareciden topluma kesinlikle fayda gelmez. Çünkü, kaybedilen her şey zamanla kazanılabilir ama, insan denilen hazineyi, gençliği boş şeylerle uyutarak kaybedersek, tekrar biraz zor kazanırız.
İdeallerin varlık savaşı verdiği günümüzde, gencimizi, her şeyden önce milletimizin güzel hasletleri ile yoğurmalıyız. Bunun yanında gencimize, kendisini ispatlayacak imkânlar da vermeliyiz. Böyle yapılırsa, gelecek günlerde basit ihtiyaçlardan doğmuş korkuların gölgesi değil, memleketimizin kalkınması için gereken hamlelerin oluşturacağı düş ve hayâllerin zengin parıltısı kendini gösterir. Böyle bir ortamda zaman, bizim lehimize işler. Kıymetini bildiğimiz zaman, bizimdir…
Kimlik meselesini halledememiş bir insandan, hiçbir şey beklenemez. O tip insanı nereye çekerseniz oraya gider. “Ne ekersen onu biçersin” sözünün gerçeği, gençliğe ne verirsek onu alırız. Millet tarlasına ekmediğimiz şeyleri, gençlikten nasıl bekleyebiliriz? Evet, bu noktada en büyük sorumluluk eğitimcilere düşmektedir. Yoksa gençliği boşuna eleştiririz. 
Gençlikte bazı olumsuzluklar görüyorsak, önce eğitimcileri harekete geçirmeliyiz. “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesil, lâfla değil; çocukluk çağından itibaren verilen güzel terbiye ve bizi bir yapan değerleri vermekle yetişir.
Bayrak şairimizin “Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan” dediği gençliği nasıl yetiştireceğiz? Kültürümüzle… Eğer ben kendimi Türk milletinin bir ferdi olarak görüyorsam ve bundan da övünebiliyorsam; almış olduğum eğitimden dolayıdır. 
Bir Fransız veya İtalyan gibi yetiştirilseydim, onlar gibi düşünür ve onlar gibi yaşardım. Burada eğitimcilerden duyarlılık beklemek hakkımızdır. Eğitimcilerimiz şuurlu ve samîmî olarak gencimize, kültürümüzün mayası olan “din, dil ve tarih şuuru” nu vermek zorundadır.
Gencimize din şuuru verilmemiş, inançsızlık neredeyse savunulur duruma gelmiştir. Ateist olduğunu rahatlıkla söyleyenlerin sayısı her geçen gün çoğalıyor. Bunun yanında dil şuurunu vermek bir yana, neredeyse güzel Türkçemizi bozmak için ne yapılması gerekiyorsa o yapılıyor. 
Bin yıldır kültürümüz içinde yer alan çoğu kelimelerimizin karşılığını, artık sözlüklere bakarak buluyoruz. Hele tarih şuuru… Dünü bilmeyen, atalarının faziletlerinden haberi olmayan bir kişinin, gelecek zamana milletinin damgasını vurması mümkün mü?
Gencimize, geniş ufuklar çizecek ve dünyaya bakış açısını oluşturacak yüksek idealleri vakit geçirmeden vermeliyiz. Köksüz bir ağaç nasıl ufak bir zorlama ile sökülürse, memleket coğrafyasına yüce değerlerle bağlanmayan insan da, bir gün yabancı biri olacaktır. 
Sonuç olarak, bir kimlik arayışı içinde olan gencimizi, tarihimizin süzgecinden geçirdiğimiz millî değerlerimizle yoğurmalıyız. Bunu yapmak “gaflet” ten öteye “ihanet” e kadar gider. Çünkü, birkaç kişinin değil, zincirleme kuşakların ruhen çökertilmesi sözkonusudur.
Eski ve Yeni Türkiye Claude Farrere C laude Farrere (1876-1957) dünyaca tanınmış bir Fransız romancı ve hikâyecisidir. Hayata deniz subayı olarak atıldı. 1919’da ordudan ayrıldı ve kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yaptı. Eserlerinde daha çok Doğu ülkelerinin hayatını, meselelerini canlandırır. Yazar birkaç defa Türkiye’ye gelmiştir, sonuncu gelişi ölümünden birkaç yıl öncesine rastlar. 1935 yılıda Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiştir. Aşağıda Claude Farrere’nin Türklerin Manevi Gücü adlı eserinden bir bölüm okuyacaksınız: ____ Büyük Türkler’in karşısında titremiş olan Avrupa, Onsekizinci Yüzyıldan itibaren intikamını almaya başladı ve Türkleri her fırsatta küçük düşürmekten geri durmadı. Küçük düşmek sivri bir bıçaktır ki, milletlerin içine kadar işler. Türkler, zamanla Avrupalıların haksızlıklarına kızmaya başladılar.   Bir başka mesele daha vardı: Din meselesi. Türkler hiç şüphesiz iyi Müslüman’dı. Mutaassıp değillerdi. İtikad, muhakemelerini yok etmiyordu. Avrupalıların, “Londra’dan Saint – Petersburg’a kadar, Türkler Avrupadan dışarı!” diye tekrar edip durduğunu biliyorlardı. Onlardan farkları neydi? Müslüman olmaları değil mi?  Türk olanlar sadece kendileri değildi halbuki. Aynı ırktan olan ve ârî kavimler arasına sokulmuş bulunan Bulgarlar ve Macarlar vardı. Üstelik Türkler’in kanında Kafkasyalı, Makedonyalı, Arnavut, kısacası Avrupa kanı vardı; halbuki Macarlar ve Bulgarlarda hiç yoktu. Bununla beraber Avrupalılar sadece Türkleri istemiyorlardı. O zaman Türkler düşünmeye başladılar: “Biz Müslümanız. Ama olmaya da bilirdik: Budist olabilirdik, yahut belki de Hristiyan olurduk…Bulgarlar gibi Ortodosk, Macarlar gibi Katolik olurduk…” İşte bunun için Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Türkleri, cedlerinin mirasını hor görmeye başladılar. Buna hakları yok. Ecdadımız, ecdadımızdır. Tabiat kanunu veraseti hor görmeye izin vermez. Arap alfabesini istihfafla (küçük görmek) ittiler. Ama onun yerine Fransız veya İngiliz alfabesini kabul edeceklerine Macar, Leh ve Çek seslerinden mürekkep acayip bir şey meydana getirdiler. Ve nihayet Londra, New York yahut Paris’ten daha modern olma iddiasındalar; ama bir zamanlar ülkenin resmî dili olan Fransızca’yı (resmi yazışmalarda kullanılan) terk ediyor ve hükûmet merkezini çeşitli dillerin konuşulduğu İstanbul’dan –eli ayağı kesilmiş, ufalanmış bir Türk’ün zorla bir şeyler gevelediği- Ankara’ya götürüyorlar. Bütün bunlar gerçekten çok tuhaf şeyler… Ancak ihtiyar Türkiye’yi, an’anevî dininden koparmak isteyenlerin, gerçekten esrarengiz davranışı bunlardan çok daha tuhaf. Hem bu şekilde davranışları yeni bir din, yahut ne bileyim herhangi bir yeni felsefe sistemini kabul ettirmek için falan da değil. Sadece İslâm’ı ortadan kaldırmak için… Henüz çok saf ve sade olan bir milleti kökünden koparmak için… Hepsi bu! Halbuki bu davranış medeniyeti öldürebilir. Milleti mahvedebilir. Aklı başında hiçbir insanın bu fikrimin aksini söyleyeceğini zannetmiyorum. Türkiye, an’aneleriyle, idealiyle, faziletleriyle, örf ve âdetleriyle, Osmanlı Türkleri’nin Türkiye’sidir. O Türkiye’nin de mükemmel bir bütün olduğunu söylemiyorum. Ama Hiç olmazsa mükemmelleşmeye elverişli bir bütün olduğu muhakkak. Yeni Türkiye ise, bu temeli bir tarafa bırakıp, her şeyi bir tarafa atıp, işe en aşağıdan, sıfırdan başlıyor. Çok zor iş bana kalırsa. Hattâ insanüstü de diyebilirim. Türkler eski hayatlarıyla hiçbir ilgi kurmadan yeni bir hayata kavuşmak için giriştikleri tecrübede muvaffak olabilirlerse çok şaşarım. Bana öyle geliyor ki, bugün kendilerine menfur gibi görünen, ama onlar için tek kurtuluş yolu olan mazilerine yavaş yavaş dönmek zorunda kalacaklardır! Her ne olursa olsun, Türkler’in emin bir geleceğe hakları vardır. Türk halkı, hor görülecek bir halk değildir. Ben Türkler’den bahsederken belki biraz hissî davranıyorum. Pierre Loti gibi, ben de bu dürüst, vefakâr, sade, asil millete gönülden âşıkım. Hadi diyelim ki, benim hususi bir sevgim var. Peki büyük bir otorite olan Rene Grousset’nin Asya Tarihi adlı harikulâde eserinde yazdıklarına ne diyelim? Müslümanlar’a karşı pek fazla sempatisi olmayan bu namuslu insan, Türkler’in hükümran olmak için yaratılmış bir ırk olduğunu yazar ve tarih boyunca kaydettikleri başarıları hayranlıkla zikreder. Hükümet Merkezi Şüphe yok ki, bir memleketin en verimsiz, en yaşanmaz yerini hükûmet merkezi olarak seçmek, belki stratejistlerce uygun görülür ama, herhalde iktisatçılarca değil! Şunu unutmamalıyız ki, içinde yaşadığımız şu asırda, modern dünyayı şekilendirecek olanlar iktisatçılardır; stratejistler ise eski çağların insanlarını taklit etmekten öteye gidemezler. Türk Ocağı binasına bakalım. Çok mermer harcanmış, ama korkunç derecede çirkin. Kısacası yeni Ankarayı ’yı  zevksiz, ruhsuz insanlar yapmış. Bu gibi işlerde çalışanların, ufukta bir fener görmeleri lâzımdır, kendilerine geleceği gösteren esrarengiz bir fener… Ondan ilham almalıdırlar. …Sultan Ahmed Camii, dev bir piramit gibi şâhane kubbesi ve mızrağa benzeyen dev mumlar gibi altı minaresiyle karşımızdaydı. Aslında gördüğümüz manzarayı en küçük teferruatına kadar ezbere biliyorduk hepimiz de… Ama bu kış gecesinin dolunayında, bu şâhane mâbed bambaşka bir güzellik kazanmıştı. Camiyi meydana getiren sayısız kubbelerin, güneşte pırıl pırıl parıldayan âlemleri, kış gecesinin ay ışığında mutlak bir beyazlığa bürünmüştü. Minareler, kubbeler, bunların hepsini çeviren avlu duvarları, etraftaki serviler manzaraya inanılmaz bir asalet, dinî bir saflık veriyordu… Bu haliyle, dev mâbed insanın ruhuna hitap ediyor gibiydi. Bu Müslüman katedrali, gecenin bu saatinde Allah’a doğru kollarını açmış dev bir dua gibiydi.  Manzara öyle büyüktü ki, Parthenon’u, Notre-Dame de Charteres’i düşünüyorduk… Kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum. Bu harika Onyedinci Asrın başlarında yapıldı. O zamanın Türkleri, bizim Orta Çağımızın adamlarından çok Phidias’ın çağının adamlarına yakışırdı. Saf güzelliği keşfetmişlerdi. Ankara’yı inşa enler ise çağımızın adamları gibi, her şeyi unutmuş, yahut keybetmişler. Ne yazık! İçinde yaşadığımız çağın, mimariye uygun bir çağ olmadığı bir gerçektir. Mimarî, müzik ve şiirden önce gelen, önde gelen bir sanattır. Misal meydanda. Üçyüz sene önce böyle eşsiz bir mâbed yapanlar, bugün bunun bir benzerini meydana getiremiyor. Ama insanoğlu bu gerçeği bir tarafa atıyor, muhteşem bir maziye sırtını dönüp, miskin bir gelecek hazırlamanın çabasına girişiyor… Sonsuz derecede üzücü bir şey bu! İşte bunun için, bugünün Ankaralı hanımları bazı kötülükleri öğrenmişse onları suçlu bulmamak lâzım… Ama şunu da belirtmek isterim ki, bu hal onların aleyhine oluyor.. Bu şartlar altında Ankaralı hanımların nasıl bir hayatı olabilir? En yakın komşusu öyle uzak ki, evini görebilmek için dürbünle bakması lâzım. Bunun neticesi olarak kendisini dedikoduya veriyor, hem öyle ki, kulağına gelenlere harfi harfine inanmak şartiyle. Ne diyordum; her yeri dolaştım, birçok kimseyle temas ettim, ama daima hayal kırıklığına uğradım. Ziyaret ettiğim her ev, sanki rastgele oraya kuruluvermiş bir çadır hissini verdi bana. İçindekiler de sanki benim gibi turistlerdi.  Roma ve Washington da dahil olduğu halde belki de dünyadaki hükûmet merkezlerinin en milliyetçisi olan bu şehirde, bana, Türkiye’de olduğumu belirten hiçbir işarete rastlamadım. Öyle ki, kadınların kendi aralarındaki konuşmaları bile, insana Türkiye’de olduğu intibaını vermiyor. Ankaralı hanımlar, Parisli, Berlinli hanımlar gibi konuşmaya özeniyor… İçlerine şahsî, millî olan ne varsa silinip gitmiş gibi. Zaten Ankara’nın kendisi de Şikagovarî bir şehir. Gerçek yuvalarından kopmuş, köklerinden sökülmüş insanların içindeki manevî derinliği bulmak için –elbette ki böyle bir derinlikleri var onların da- istasyona dönüp trene binmek, bu sun’i Türkiye’yi terk ederek, gerçek Türkiye’yi bulmak lâzım… Evet, nerede olursa olsun, ama gerçek Türkiye’yi bulmak gerek!   Kaynak: Claude Farrere, Türklerin Manevi Gücü, Tercüman Gazetesi Yayınları.
Fetih ve Fatih Fuat Bol Tarihimizde nice fetihler vardır ancak; çağ kapayıp çağ açan İstanbul’un fethi bir başkadır. Zira bu fetihte bizzat Hazreti Peygamber’in müjdesi vardır. O ‘kutlu’ müjdeye nail olabilmek için; nice kumandanlar, nice ordularıyla seferber oldu ama, bu ‘kutlu fetih’ hiçbirisine nasip olmadı, olamadı.

Ta ki, Osmanlı tahtına 19 yaşlarında bir civanmert oturdu; tarihin seyri değişti! Babası 2. Murat, oğlunu devrin en seçkin hocaları eliyle yetiştirdi. Yedi lisan bilen genç 2. Mehmet çok iyi bir mühendis (balistik hesaplarını bizzat yapıp tarihte ilk havan topu kullanan kişi) ve bütün zamanların kaydettiği ender askerî dehalardandır.

Delicesine sevdiği; Sevgililer Sevgilisi’nin müjdesine mazhar olabilmek için gece gündüz çalışmakta ve İstanbul’la yatıp İstanbul’la kalkmaktadır. Bu cümleden olarak; lojistik gayeyle inşa ettirdiği Rumeli Hisarı’nın burçlarını Hazret-i Peygamberin ismini yansıtacak şekilde konumlandırıyor ve her nefesinde O’nun manevi ruhaniyetinden yardım istiyordu.

Öyle ki; Padişah’taki Allah ve Peygamber aşkıyla yanıp tutuşma hâli, şaire şu ilhamı verecektir:‘Başını secdeye koyup (Ya Rabbi; bu fethi bana müyesser etmezsen, başımı secdeden kaldırmam deyip) aldığın tekbir sesleri hâlâ yerin dibinden fışkırıyor!’ 

Bizans (Doğu Roma) surları aşılamaz özellikte yapılmıştı (Üç kademeli sur ve her birinin arasında su ile dolu hendekler ve en dıştaki surun önünde nehri andıran büyük hendek); ayrıca Haliç’in girişi de büyük bir zincirle kapatılıp gemilerin geçişi engellenmişti. Genç Padişah, ölümüne kararlıdır; kuşatma sabahı İstanbul surlarına bakıp şöyle haykıracaktır:
‘Ya, İstanbul’u alacağım; ya da İstanbul beni alacak!’ 

Yetmiş parça gemiyi, Balta Limanı’ndan kızaklarla karadan Kasımpaşa’ya indirdi. Karadan ve denizden kuşatılan şehir; muhasaraya 53 gün dayanabilecek ve; tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde 21 yaşındaki Osmanlı Padişahı, şanlı ordusuyla ‘kutlu’ bir zafere imza atacak ve İstanbul’la beraber yeni bir çağın fatihi olacaktır.
Kılıç hakkıyla aldığı İstanbul’da bulunan en büyük kiliseyi (Ayasofya), fethin sembolü olarak camiye çevirdi ve Kıyamet’e kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakf eyledi. 1935 yılında, Ramazan Ayı’nda Ayasofya camii, Fatih’in vasiyet ve vakfiyesinin hilafına müzeye çevrilip kendisiyle beraber milyonlarca Müslüman mahzun edildi.

Osmanlı’yı Anlamak Mustafa Güleryüz
Önemli Bir Avrupalı Tespiti İtalya’da Roma Üniversitesinde Ordinaryüs Profesör Anna Masala isimli Şarkiyatçı (Oryantalist) hanımın Türk milleti hakkında önemli bir tespiti var. Diyor ki: “Türklerin hali şuna çok benzer. Mücevher dolusu sandıkları vardır. Üzerinde otururlar fakat haberleri yoktur. Başkasına el açarlar.Bu Tespit Doğru mu? Nedir mücevher dolusu sandıklarımız? Maddi, manevi anlamda çoktur da esas 150 milyona yakın Osmanlı arşiv belgeleri bizim için bir hazinedir. Yıllardır binlerce yabancı uzman gelir Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yapar bir şeyler bulur alır giderler. (2005 yılında 96 ülkeden 3703 araştırmacı Osmanlı arşivlerinden yararlandı) Neler mi bulurlar? Birkaç örnek: Rahmetli eski bakan Adnan Kahveci: Amerika’da tahsil yaptığı yıllarda ABD’de uygulanan eyalet sistemi ile vergi sisteminin Osmanlıdan kopya edilmiş sistemler olduğunu öğrenir. Hayret eder ve gelir Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’e: “Hocam bunlar doğru mu?” diye sorar. Doğru olduğunu öğrenince: “Peki Osmanlının buna benzer başka faziletleri var mıdır?” der. “Hem de binlerce” cevabını alınca o zaman ne olursunuz bana Osmanlının bu yönünü anlatan bir kitap hazırlayın. Ben de bu kitabı yüz binlerce bastırarak genç nesle dağıtayım. Ve bu nesil ecdadını daha yakından tanısınlar. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “Bilinmeyen Osmanlı” adlı kitabı bu şekilde ortaya çıkar. Bir Başka Örnek Sene 1948. Türkiye’den Londra’ya Maliye Müfettişliği stajı yapmak için giden bir genç vardır. Okuluna kayıt olur. Aradan aylar geçer ülkeyi tanır. Bürokrasinin Türkiye’den çok daha iyi çalıştığını görünce sebebini merak eder ve hocalarına sorar. İngiliz hocalar gence cevap vermek yerine okulun kütüphanesinde bir kitap alıp takdim ederler. Kitap yaklaşık yüz sene önce (1845’li yıllarda) yazılmıştır. Konusu ise; Osmanlı Devleti’nin Topkapı Sarayında Devlet Adamı yetiştirmek için açtığı Enderun Mektebi’nin çalışma sistemidir. Dört İngiliz Parlamenter gelmiş bu sistemi incelemiş, İngiliz hükümetine tavsiye etmiş ve İngiltere 1845’li yıllarda okulun aynısını açar. 1873 yılında Almanlar kopya ederek açar. 1899 Japonlar, Almanlardan kopya ederler. 1960’lı yıllarda Fransa Cumhurbaşkanı General De Gol, okulun aynısını Fransa’da açar. Sadece Amerika’da Enderun Mektebi sistemi konusunda yayınlanmış 350’den fazla doktora tezi vardır. Peki, Biz Neredeyiz? Anna Masala’nın dediği gibi mücevher sandığından habersiz nasıl başkalarına el açıyoruz size bir örnek: 1985’li yıllar Turgut Özal dönemi. Kardeş Yusuf Bozkurt Özal Devlet Bakanı, Metin Emiroğlu Milli Eğitim Bakanı. Bir heyet halinde toplanıp Almanya’ya giderler. Kendilerini karşılayan Alman heyet başkanı: “Yusuf Bey, hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim” deyince Yusuf Bozkurt Bey: “Biz Almanya’daki çıraklık sistemini incelemek için geldik. Bakalım Türkiye’de uygulayabilir miyiz?” Alman Heyet Başkanı tebessüm ederek: “Eyvah! Boşuna zahmet etmişsiniz. Çünkü bizim şu anda Almanya’da uyguladığımız çıraklık sistemi sizin dedeleriniz (Osmanlı’nın) Ahilik Sisteminin tıpatıp kopyasıdır.” Yusuf Bozkurt Bey bu hadiseyi daha sonra bir arkadaşına anlatırken: “Hayatımda bu kadar utandığım başka bir anı hatırlamıyorum” diyecektir. Yusuf Bozkurt Bey ki; Milli ve manevi değerleri çok iyi bilen bir insandı. O bile dedesini bir Almandan öğreniyorsa utanmayıp ne yapsın… Ancak karamsar olmaya gerek yoktur. Çünkü Mustafa Armağan Bey’in yazılarından öğrendiğimize göre Osmanlı arşivlerinde araştırma yapan Türk gençlerinin sayısı son yıllarda oldukça artmış, yabancıları geçmiştir.
Türk’ün Manası Fuat Bol Geçen gün; bir tıp profesörü dostumla sohbet ediyorduk. Konu, hükümetin açılım politikalarına ve Türk-Kürt meselesine geldi. Dostum dedi ki: 

“Bakınız Fuat Bey; ben aslen Boşnak’ım. Novi-Pazar’lıyım (Yenipazar). Sırbistan’da her yanımız Sırplarla çevrili bir avuç Müslümanız. Bizim oralarda; bir gayr-i müslim (Sırp, Arnavut, Makedon; Ulah vb.), İslamiyet’i seçip Müslüman olunca, ona Po Turçiyose; yani ‘Türkleşti’ denir. Onun ırki kökeni ne olursa olsun; Müslüman olduktan sonra o, artık Türk’tür.
Ve yanlış bir ifade kullanılıyor; Osmanlı coğrafyası içindeki Müslüman unsurların (Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Boşnak, Arnavut, Laz, Gürcü vb.) mozaik olduğu söyleniyor. Mozaik; ayrı ayrı unsurların yan yana gelmesi demek. Halbuki bizler, bütün Müslüman unsurlar olarak öylesine iç içe girip kaynaştık ki, buna mozaik denmez. Dense dense ‘ebru’ denir!..”

Dostum haklıydı ve kitabın ortasından söylüyordu! Bizler, suya karışmış şeker misaliyiz. Ruhlarımızın bir potada erimesi gibi, bedenlerimiz de karışarak; ‘ebruli’ olmuşuz. O halde neyin münakaşasını yapıyoruz?! Ne kadar anlamsız değil mi?!

Uzun süren tek partili CHP iktidarları boyunca ve onları takip eden vesayet rejimleri süresince, devamlı olarak İslamiyet’ten uzaklaştırılarak ruhsuzlaştırıldık! Milliyetçiliğimiz havada kaldı; vatan sevgisi imandandır diyerek içini doldurmadık, dolduramadık. 

Halbuki aynı CHP; uzun yıllar CHP milletvekilliği yapan Yahya Kemal’in sözlerine kulak verseydi, hem kendi aslını inkâr etmeyecek ve hem de milleti bu girdabın içine sürüklememiş olacaktı. Ünlü şairimiz Yahya Kemal; ‘Nasıl Türk olunur?’ sualinin cevabını bakın nasıl veriyor: 
“… Doğduğumuzda kulaklarımıza ezanı-ı Muhammedi ve kamet okunur. Beşiğimizde; ninelerimizin, annelerimizin ilahi ninnileri ile uyuduk. Evimizin her köşesinde besmele ve kelime-i tevhitler yankılandı. Her gün beş vakit, semalarımızda  okunan ezanlarla büyüdük. Ramazanlarda ve kandillerde camilerimizde coştuk. İşte biz, bu temrinle Türkleştik!..”

Yaşanan uzunca bir ‘fetret devri’nden sonra iş, aslına inkılap ediyor ve Türk, yeniden asli manasına dönüyor. Susuzluktan şerha şerha çatlayan toprak, “ab-ı hayat”a kavuşuyor.  Çınar; köksüz, gövdesiz, dalsız, yapraksız ve meyvesiz olamayacağı gibi; 
“İslamiyet çınarı da; Türksüz, Kürtsüz, Çerkezsiz, Boşnaksız, Gürcüsüz, Arnavutsuz vb. olamaz!” 

Ne demişti merhum Üstad Necip Fazıl: “Eğer gaye Türklükse, bilmek lazımdır ki, Türk, Müslüman olduktan sonra Türktür!”

Unutmayalım ki, İslamiyet, bütün kötülüklere ve kötülüklere sebebiyet verebilecek her şeye örtüdür. İslamiyet’i çekip alırsanız, işin cılkı ortaya çıkar ki, ayıklayabilene aşk olsun!

Bir Zamanlar Böyle İdik Ö. Serdar Akın Faziletliydik: Kimsenin malına, mülküne göz  dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik. Dürüsttük: Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nın en  görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: “Türklerle alışveriş et, yanılmazsın.” İtibarlıydık: Bir zamanlar Hollanda Ticaret  Odası’nın toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu. Temizdik: Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı  askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor: “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında  sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları  dökülür.” Çevreciydik: Kurak günlerde ücretle adamlar tutup  sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için  saçak altlarına kuş sarayları yapardık.Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez. Harama el sürmezdik: Fransız müellif Motray, 1700’lerdeki halimizi şöyle anlatıyor: “Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere  Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.” Medeni idik: İngiliz sefiri Sör James Porter ise, 1740’ların Türkiye’si için şunları söylüyor:”Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren  emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde isbat  etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.” Dosdoğruyduk: Fransız generallerden Comte de  Bonneval ise, şu hükmü veriyor: “Haksızlık, tefecilik, karaborsacılık ve  hırsızlık gibi suçlar,Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük  gösterirler ki,insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.” Hırsızlık nedir bilmezdik: Fransız müellif Dr. Brayer, 1830’ların İstanbul’unu getiriyor önümüze:”Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” Ubicini, Dr. Brayer’i şöyle doğruluyor: “Bu muazzam payıtahtta (İstanbul)  dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri  ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede  dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün
geçmez.” Naziktik: Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini, yine  1880’lerin “biz”ini anlatıyor bize: “İstanbul Türk halkı  Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga  enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki;  ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz  kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.” Cihana örnektik: Türkiye Seyahatnâmesi’yle meşhur  Du Loir‘un 1650’lerdeki hükmü şöyle: “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.” Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi,  hayvanları, hatta bitkileri bile kapsıyordu. Hayata karşı saygılıydık: Bu konuda dilerseniz Elisee Recus‘u dinleyelim,bize 1880’lerdeki halimizi anlatsın: “Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok  köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır… Türklerle Rumların karışık  olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.” (Küçük Asya, c. 9) Hayırseverdik: Tekrar Comte de Marsigli’yi dinleyelim: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına  şahit oldum.” Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri  gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor: “Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki,  bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.”

Bu tespiti, İslâm ve Türk düşmanı avukat Guer misallendiriyor: “Türk  şefkati hayvanlara bile şâmildir” dedikten sonra şu örneği zikrediyor: “Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar…” Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip  sulatacak kadar merhametli müslümanlara bile rastlamak mümkündür… Birçokları da sırf azad etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk’e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: “Allah’ın rızasını kazanmağa yarar.” Galiba geçmişimizden uzaklaşmak bize çok pahalıya patladı. Yahya Kemal Beyatlı‘nın bir tespitiyle yazımızı noktalayalım: “Eski Türklerin bir dinî hayatları vardı, dinî hayatları olduğu için de çok şeyleri vardı; yeni  Türklerin de dinî hayatları olduğunda çok şeyleri olacak.”

Türk Milliyetçiliği ve Turancılık Felsefesi Yrd. Doç. Dr. Elnur Hasan Mikail
Dünya üzerinde insan toplulukları milletler halinde yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, daha müreffeh yapmaya çalışmaktadır. 
Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular halinde birleşmeleri ve müşterek bir milli şuur etrafında toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. 
Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır. 
Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, milli şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıklarını görmekteyiz.
 Türk milletinin yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk milletini meydana getiren kişilerin teker teker milli şuur sahibi olmasına ve kalplerinin millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. 
Türk milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği kin ve garazı esas almayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik; milletini sevmek, vatanını sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. 
Türk milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür. 
Türk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek ve bunun için çalışmak duygusu ve şuuru, Türk milliyetçiliğinin bir başka ifadesidir, denilebilir. 
Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye’de meydana gelen, gerekse Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azami ölçüde yararlanmasını istemek, meydana gelen her olayın Türkiye’ye azamî ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamak da Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Millet tarifini ele almakta Türk milliyetçiliğini belirlemek için yarar vardır. 
Bugün Türk milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkündür: Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve aynı devletin bayrağı altında ve sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk milletinin tarifi bu çizilen çizgilerin dışına da taşmaktadır. 
Türk milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya üzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı ikiyüz yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. 
Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler de Türk milletindendir. Onlar da Türk milleti deyiminin içindedirler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerinin sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci planda ele alınması, korunması ve yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmelidir. 
Türk milletinden olmak; Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve şuuru taşıyan, herkes Türk’tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini, özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür. İşte Türk milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur.
Ancak Türk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyetini tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyetine zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır.
Türk Toplumu Nereye Götürülüyor Prof. Dr. A. Mazhar Özman Devletleri milletler kurar ve belli kanunlar onu yaşatarak hayatlarını devam ettirirler. Aynı zamanda devleti güçlü kılmak milletin görevleri arasındadır. Güçlü olmayan devletler adaleti koruyamazlar, halklarını memnun edemezler ve sonunda milletlerin desteğini kaybederler. Milletin desteğini ve gücünü kaybeden devletler de sonunda tarihe gömülürler. Yalnız milletler yok olmazlarsa, değişik sistemlerle de olsa yeni devletler kurabilirler. Yeni kurdukları devletin koruması altında hayatlarını devam ettirirler. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhur başkanlığının forsuna bakarsanız, buradaki on altı yıldız tarihte devlet kurmuş ve yıkılıp kaybolmuş devletlerin sayısını simgeler. Bu devletler Orta Asya’daki Türk boylarının kurduğu feodal devletler olarak dünyaya gelmiştir. Sistemleri Orta Asya’da uzun zaman (1500 yıl) aynı yapıda kalmıştır. Bu Türk boyları isim değiştirerek, bir kısmı ailelerin parçalanmasıyla, bir kısmı kardeşlerin ayrılmasıyla ayrı ayrı birçok devletler kurmuşlardır. Türk milleti sonunda yeni bir sistemle 1040’da Selçuklular devletini kurdu. 300 yıl bu devletle ve bunun devamı Anadolu Selçukluları ile dünyaya medeniyeti yaydı. Avrupalılar Anadolu’ya haçlı seferleri ile gelince Selçuklulardan aldıkları İslam kültürüyle Rönesanslarını yaptılar. Bundan sonra Osmanlılar 600 yıl teknoloji ve medeniyet bakımından dünyaya çok şeyler verdiler. Sonra onlar da tarihe karıştılar. İşte bu Selçuklu ve Osmanlı dönemi Türklerin yeni bir sistemle (İslam sistemi ve kanunları ile) kurdukları son devletlerdir.

Yaşadığımız son Türk devletinin dışında ecdadımız değişik sistemler uygulayarak tarihte çok güçlü devletler kurmuşlardır. Tarihe bakarsak bu devletleri kuranların çok güçlü bir millet olduğunu görürüz. Eğer Osmanlının yaklaşık son yüzyılında ve Türkiye Cumhuriyeti devletinde yer alan milleti kontrol ederseniz, aslına uymayan çok değişik bir insan yapısıyla karşılaşacaksınız. Bu iki yüzyılı içine alan zamanda dış güçlerin yalnız devletimizi güçsüz bıraktığını görmüyoruz aynı zamanda Türk milleti ve vatandaşları ile de uğraştığını görüyoruz. Türklerin İslamla kurduğu güçlü devletler en az  800 – 850 yıl Hıristiyan Avrupa için çok tehlikeli olmuştur. Bunun neticesi Türk-İslam devletlerinin güçlerini kaybetmeleri için Hıristiyan Batı dünyası son 1000 yıllık tarihinde her mücadeleyi ve her yolu denemiştir. Fakat her gelen Türk-İslam devleti yine güçlü gelmiştir. Sonunda Hıristiyan alemi anlamıştır ki, bir devleti asıl güçsüz yapmak, milletin benliğini yok etmek, birliğini bozmak, kültürünü değiştirmek ve birleştirici unsurlarını yok etmekle sağlanabilir.

İşte Batının Türk milleti üzerindeki bu yeni taktik uygulaması 1800’lü yıllarından itibaren dünya düzeyinde açık görülecek şekilde başlamıştı. Bu tarihlerden itibaren günümüze kadar adım adım, dışarıdan kullanılan güçlerle ve içimizden yetiştirilip dış güçlere hizmet edenlerle bu çalışmalar geliştirilmiştir. Sözde ilerici, aslında menfaat için çalışan bu insanlar, milletlerini parçalamak için her birleştirici sistemi, örfü, ananeyi, kültürü yok ederek ülkemiz insanlarını beraber yaşayamayacak hale getirdiler.

İşte Türk mîlleti kurduğu son Türk devleti içinde gittikçe kandırılarak, yeni bir millet yapısına doğru götürüldü. Bu yeni yapı, milletin 1000 yıllık aslına uymuyordu. Aynı zamanda bu yeni düzene millet isteyerek değil, zorlanarak götürülüyordu. Batı Hıristiyan dünyası anlamıştır ki; milletler kültürlerini, milli ve manevi değerlerini kaybederlerse artık aynı millet olamazlar. Bir millet milletliğini kaybederse, artık güçlü devletler kuramaz.

Son iki yüzyıldır Müslüman Türk devleti üzerinde oynanan oyunlar devlete yönelik değildir. Milleti yok etmeyi hedef almıştır. Bu gerçekler ve oynanan oyunlar yeni kuşaklarca daha açıkça anlaşılamamıştır. Bugün ülkemizde devam eden tartışma ve kavgalar, millete yönelik bu çirkin programı örtmek içindir.

Yazdıklarımızı her ülkesini seven, dışa bağımlı olmayan, devlet ve millet menfaatini düşünen millet evlatlarının benimseyeceğine inanıyorum. Kandırılmamış yeni yetişen neslin, Türk milletini bu yanlış yoldan kurtaracağına inanıyorum. İstikbal, yolunu seçen gençliğin olacaktır.  

Ey Dünya İnsanları, Hepiniz “TÜRK”sünüz… Rabi Baştürk Türk dili, Türk Dünyası ve Gene. D. Matlock Batılı olmayan ülkelerin aydınlarının en büyük zaafı, Batı’nın içyüzünü bilmemeleridir. Batılı ülkelere giderler, görürler ve dönerler. Batılı ülkelere gitmeden önce Batı hayranı iken, dönüşlerinde Batı’ya kara sevdalı olurlar. Onlar için Batı bir tanedir, ne yaparsa, doğrudur, her dediği yapılmalıdır! Bu durumda olanların, Batı’nın “küreselleşme politikası”nı idrak etmeleri asla mümkün değildir. Halbuki, “küreselleşme politikası”nda gerçek amaç, Batı sömürüsüne engel olan milletleri ve dinleri etkisiz kılmaktır. Bunların başında Türk Milleti ve İslâm Dini gelmektedir. Küreselleşme politikası, Batının sömürü politikasının günümüzdeki adıdır. Batılı dostlarımız (!), tarihî saplantıları gereği “Türk” ismini dünyadan silmek için çeşitli stratejiler üretirken, Amerikalı Araştırmacı – Akademisyen Gene D. Matlock, dünyadaki insanların büyük çoğunluğunun “Türk” kökenli olduğunu öğrenince; “ Ey Dünya İnsanları, hepiniz “TÜRK”sünüz!” demekten kendini alamamıştır.  Türklerin binlerce yıl önce medeniyetinin kurucuları olup, anayurtlarının Orta Asya olduğunu belirten Araştırmacı Yazarın bu ilginç araştırması, 68 yıldan beri yaşadığı Meksika’da, Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlamıştır. Gene D. Matlock, insanların büyük çoğunluğunun “Türk” kökeninden geldiğini özetle şöyle ifade etmektedir:“Milyarlarca insan Türk diliyle konuştu ve konuşuyor. Karlı Yakutistan’dan ılıman Ortaavrupa’ya, Sibirya’dan kavurucu Hindistan’a kadar. Hatta Afrika’da bile Türk dilinin çınladığı yerleşim yerleri vardır. Türk Dünyası büyük ve olağanüstü. Bu dünya içinde en kalabalık olanlar, Türkler. Onlar, dünyanın her köşesinde tanınan büyük bir ülke’de, Türkiye’de yaşıyorlar. Kendi halkıyla, eski töreleriyle, yüksek ve emsâlsiz kültürüyle. Bu millet hakkında binlerce kitap ve makale yazılmıştır. Ben uzun süre Türk Dünyası’nın bu kadar az bilinmesinin sebebini anlamaya çalıştım. Bu, bir tesadüf müydü? Hiçbir dil, Türkçe gibi, bu kadar ayrıntıya, nüansa ve lehçeye sahip değildir. İnsanların kanları aynı, ataları aynı, tarihleri aynı, fakat dilleri farklı ise, kendileri de farklı milletler olurlar. Türk Dili ve Türk Dünyası Çok Büyük Türk Dünyası büyüktür. Çok muammalı. Bu dünya, bir pırlanta gibi, onun her yüzü, her kenarı bir millettir. Azerbaycanlılar, Altaylılar, Balkarlar, Başkırlar, Gagavuzlar, Kazaklar, Karaimler, Karaçaylılar, Kırgızlar, Kırım Tatarları, Kumuklar, Tatarlar, Tuvalılar, Türkmenler, Uygurlar, Özbekler, Hakaslar, Çuvaşlar, Şorlar, Yakutlar, v.b. Elbette ki, Türkçe yer isimleri Avrupa haritalarında kalmıştır. Bu haritalarda, bazı ülkelerin ve insanların tarihi açıkça okunur. Avrupa haritalarında gösterilen eski birer Türk kentleri olan Kipenj’ın Rus Penza’ya, Shapashkar’ın Cheboksary’e, Buruninej’ın Viranej’e, Bryansk’e dönüşmesinin sebebi anlaşılır hale gelir. Eski bir Türkçe kelime olan “Aleman”, “uzak” anlamına gelirdi. Günümüzde Almanya olan Alemania ismi buradan gelir. Pek çok Germen kavmi mavi gözleri, geniş elmacık kemikleri ile belirgin biçimde Kıpçak görünüşlüydü ve Germen yazılarında, âdetlerinde ve halkın hafızasında da gösterildiği gibi Türkçe’yi konuşuyorlardı. Onlar, uzak Altay’dan gelen kişilerdi. Fransa ve İtalya, İngiltere ve Avusturya, Yugoslavya ve Çek nüfusunun bir  kısmının da benzer bir erken dönem tarihi vardır. Arşivlerden, neredeyse 16. Yüzyılın sonuna kadar Türk dillerinin kullanıldığı anlamı çıkıyor. Aslında daha sonra, engizisyon mahkemesi döneminde, Roma Katolik Kilisesi, arşivlerin büyük oranda temizlenmesini onayladı. Yine de, neyse ki, bazı belgeler kurtuldu. Alışılmadık olanı, Türklerin Orta Avrupa’da yaşadıklarını söylemeye imkân veren de bu belgelerdir. Tuna’nın haritası incelendiğinde Kıpçak isimlerinin bolluğu görülür. Balkan kelimesi Türkçe’de “Ormanla Örtülü Dağ” demektir. Azerbaycan’daki şaşırtıcı biçimde güzel ormanlarla kaplı böyle bir dağa bu ad verilmiştir.1950’lerde Orta Amerika’ya seyahat ederken, Salvadorlular, orada yaşayan varlıklı Türklerin (Turkoların) nüfusundan yakınmıştı. Oysa, onlar ve mevcut Amerikalı Kızılderili kabileleri de, hepimiz gibi, Türklerin torunlarıdır.”(*)(*) Ey Dünya İnsanları, hepiniz “TÜRK”sünüz!, Gene D. MATLOCK Kaynak: Yeşilay  
Şark Meselesi Dr. Veli Yılmaz Osmanlı Devleti bünyesinde ortaya çıkan ve devleti parçalanma ve hatta yıkılma noktasına getiren isyanların temelinde; “Şark Meselesi” yatmaktadır. Başta Balkanlar olmak üzere, Osmanlı Devletinin her yerinde “Şark Meselesi” kavramını ve bu kavramın getirdiği politik sonuçları görmek mümkündür. O halde “Şark Meselesi” nedir ? Napolyon Bonapart’ın alt üst ettiği Avrupa haritasını düzene koymak ve Osmanlı Devleti topraklarının paylaşılmasını esasa bağlamak amacına güden bu politik terim, 1815’de toplanan Viyana Kongresi’nde gündeme getirildi ve resmiyet kazandı. Aslında tarihi menşei oldukça eski olan ve Avrupa’yı fazlasıyla meşgul eden “Şark meselesi “ni iki kısımda mütalaa etmek mümkündür.Birinci Safhası1071-1683 tarihleri arasındaki “Şark Meselesidir. Bu safhada, Avrupa savunmada, Türkler ise taarruz halindedir. Bu safhanın tarihi gelişimi ise şu şekildedir : 1-Türkleri Anadolu’ya sokmamak,2-Türkleri Anadolu’da durdurmak,3-Türklerin Rumeli’ye geçişini önlemek,4-İstanbul’un Türkler tarafından fethini engellemek,5-Türklerin Balkanlar üzerinden Avrupa içlerine doğru ilerleyişine mani olmak. “Şark Meselesi”nin kabul edilen bu hedeflerine rağmen, Türkler Anadolu’ya girmiş, Rumeli’ye geçmiş, Balkanları zaptetmiş ve Viyana kapılarına kadar ilerlemişlerdir. Fakat, 1683 tarihinde Türklerin Viyana’da yenilgiye uğramasıyla “Şark Meselesi”nin ilk safhası bitmiş, ikinci safhası başlamıştır. Bu safhada; Türkler savunmada, Avrupa taarruzdadır. 1920 yıllarına kadar devam eden bu safhada Şark Meselesi’nin gelişmesi şu tarzda olmuştur : “Şark Meselesi”nin İkinci Safhası: 1-Balkanlardaki Hrıstiyan milletleri Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak. Bunun için Hristiyan toplumları isyana teşvik etmek ve önce onların muhtariyetini, sonra bağımsızlıklarım temin etmek.2-Birinci maddede belirtilen hususlar gerçekleşmezse, Hrıstiyanlar için reform istemek ve onların lehine Osmanlı Devleti nezdinde müdahalelerde bulunmak.3-Türkleri Balkanlar’dan tamamen atmak.4-İstanbul’u Türkler’in elinden geri almak.5-Osmanlı Devleti’ne Asya toprakları üzerinde yaşayan Hrıstiyan cemaatlar (azınlıklar) lehine reformlar yaptırmak, onlar için de muhtariyet elde etmek veya mümkün olursa bağımsızlıklarına kavuşturmak.6-Anadolu’yu paylaşmak ve Türkleri Anadolu’dan çıkarmaktı. Günümüzde Ortadoğu Filistin’i Kıbrısı Ege petrol meselesi olarak mevcut olan “şark meselesi” Türkiye için halen fiili olarak mevcut olup “stratejik ve ideolojik” görünümüyle varlığını sürdürmektedir.
Türk Birliği ve Ruslar Bülent Tarhan Türk Dünyasını bölme ve Türkleri birbirine düşman etme politikaları, Rus milleti ve Rus devletlerinin var olma savaşıdır. Çarlık Rusya’sı döneminde Ruslar, mezhep farklılığı, lehçe farklılığı ve bölge farklılıklarını kullanmak suretiyle, Türkler arasındaki birliği sürekli engellemişler, hatta fırsat buldukça çatıştırmışlardır. Çarlık Rusya’sının Türkler üzerindeki politikası Sovyetler döneminde de değişmemiş, hatta acımasız yeni yöntemlerle, Türkler arasındaki birlik neredeyse tamamen yok edilme noktasına getirilmiştir. Komünist dönemde Türklere uygulanan yeni milletler teşkil etme projesi şu safhalardan geçmiştir: 1-Türk, Türkçe ve Türkistan sözleri yasaklanmıştır. Türk adı yerine boy adları millet adı haline getirilerek, o güne kadar Türk kimliği altında yaşayan Türkler, bölge adına veya boy-oymak adına göre yeniden adlandırıldılar. Böylece Kazak, Kırgız, Türkmen, Başkırt, Tatar, Özbek gibi mahalli adlar millet adı durumuna getirildiler. Ortak vatan Türkistan adı yerine Kazakistan, Özbekistan gibi bölge adları,Türk kimliği yerine bölge adlarına dayalı adlar, Türkçe yerine de bölge adlarına uygun dil adları kullanılmaya başlandı. Kazak-Kazak’ça, Özbek-Özbek’çe gibi. 2- Türk ve Türkçe sözleri dışında kimliği olmayan Azerbaycan Türklerine sunî bir ad ve suni bir dil icat edildi. Azerbaycan Türklerine kimlik olarak Azerbaycanlı, dil olarak da Azerbaycan’ca layık görüldü. İçinden Türk ve Türkçe sözlerinin silindiği bu kavramlar zorla kabul ettirilmeye çalışıldı. 3- Türk bölgeleri birbirinden ayrı federatif devletler haline getirilerek aralarına sınırlar çekildi. Sınırlar çizilirken bile kasıtlı olarak problemli ve sınır anlaşmazlıklarına konu olacak bölgeler meydana getirildi. (Mesela; Özbek Türklerinin yoğun olduğu bölgeler Kırgızistan’a, Kırgız Türklerinin yoğun olduğu yerler Özbekistan’a, Türkmenlerin yoğun olduğu yerler Özbekistan’a, Özbek Türklerinin yoğun olduğu bir başka yer Kazakistan’a bırakılmak suretiyle ilerde çıkması muhtemel çatışmalara alt yapı oluşturuldu.) 4- Türk bölgeleri içinde küçük otonom devletçikler kurularak bu devletler içerden de ihtilaflı hale getirildi. Bugün yaşanan Karabağ problemi bu düşüncenin mahsulüdür. Azerbaycan’ın Nahcivan ile irtibatını sağlayan Zengezor bölgesi Ermenistan’a verilmek suretiyle Nahcivan ve Azerbaycan arasındaki toprak bütünlüğü ortadan kaldırılmıştır. Azerbaycan’ın kanuni ve tabii bir parçası olan Nahcivan ile arasında bir su borusu geçecek kadar bile irtibat kalmamıştır. Bu yetmiyormuş gibi bir de Azerbaycan toprakları içinde Ermeni nüfusun kasıtlı olarak yerleştirildiği Yukarı Karabağ bölgesinde otonom bir devletçik kurulmuştur. Sovyetler dağıldıktan sonra bile bu proplemler çözülmemiş, daha da derinleşmiştir. 5-Türkler içinde anlaşmazlığı artırmak için ortak alfabeleri değiştirildi. Her birine farklı bir Kril alfabesi uygulandı.1991’den sonra bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerden yalnızca Türkmenistan ve Azerbaycan Latin alfabesine geçtiler. Ancak burada yine bir gizli el iki Türk devletine birbirinden farklı Latin alfabelerini kabul ettirdi. 6-Türkleri asimle etmek için farklı etniklerle ortak devletçiklerin çatısı altına topladılar. Mesela hiç ilgisi olmamasına rağmen Balkarlı Türkler ve Karaçaylı Türkler farklı Çerkez toplulukları ile ortak devletçikler altında bir araya getirildiler. Bu birleşme ihtilaflı bir birleşmedir. Hem Türkleri hem de Çerkezleri bölen bir birleşmedir. 7-Bazı yerlerde otonom seviyede bile olsa devletleşmesi istenmeyen Türkler anavatanlarından sürgün edilmiştir. Bunun bilinen en iyi örnekleri Ahıskalı Türkler ve Kırımlı Türklerdir. Bilinmeyeni ise Ermenilere tahsis edilen arazide kalan Türklerin durumudur. Azerbaycan içinde kalan Ermeniler Yukarı Karabağ bölgesinde toplanıp otonom bir idareye kavuşturulurken, Ermenilere tahsis edilen arazide yaşayan Türkler Anadolu’ya veya Azerbaycan’a göçe zorlanmıştır. Kalan Türklerin ise akibeti belli değildir. Kısaca Güney Kafkasya’da Azerbaycan dışındaki bölgelerde yaşayan Türklere otonom idareler bile verilmemiş, onlar için sürgün ve asimle politikaları uygulanmıştır. Kırım ve Ahıska Türkleri Orta Asya’ya sürgün edilmiş, Borçalı, Gümrü, Erivan, Gökçegöl, Zengezor bölgelerinde yaşayan Türkler zorla Türkiye ve Azerbaycan’a göç ettirilmiş, Acaristan, Abhazya ve Gürcistan’ın iç kesimlerinde yaşayan Türkler ise zorla Gürcüleştirilmeye, Rusya’nın iç kısımlarında yaşayan Türkler ise Ruslaştırılmaya çalışılmıştır. Özellikle Çarlık Rusya’sı döneminde Karadeniz’in kuzeyinde kalan bölgedeki Türklerin çok büyük bir kısmı zorla veya menfaat karşılığı önce Hıristiyanlaştırılmış, sonra da Ruslaştırılmıştır. 8-Sovyetler döneminde sürgüne tâbi tutulan Kırım Türkleri ve Ahıskalı Türkler ağırlıklı olarak Özbekistan’a yerleştirildiler. Diğer bir kısmı ise Kazakistan, Kırgızistan, Karaçay-Balkar Özerk Cumhuriyetleri, Ukrayna ve Rusya Federasyonu içindeki bölgelere yerleştirildiler. Aile bütünlüğü bozulan Türkler yerleştirildikleri yerlerde de rahat bırakılmayıp yerli halka çatıştırıldılar veya KGB’ye ajanlığa zorlandılar. Sonra da sürgün Türklerin KGB ajanı oldukları yalanını el altından yaymak suretiyle yerli halk ile sürgün Türkler arasında çatışmalar çıkardılar. 1989 yılında Özbekistan’ın Fergana bölgesinde Özbek Türklerini kışkırtarak Ahıskalı Türklere saldırılması da bu düşüncenin bir neticesidir. Kaynak: Ahıska Dosyası   
Osmanlı Elçilerinin Büyük İtibarı Haydar Sanal “Ben Bab-ı Ali’nin Sefiriyim” Osmanlı Devleti’nin yabancı ülkelere gönderdiği elçilerinin büyük bir itibarı vardı. Bu hususta eski milletvekili ve bakanlardan hariciyeci Kâmran İnan diyor ki: “Bizde maalesef kökleşmiş bir hadise var; Batı’ya karşı kompleks ve gözlerinin içine bakarak konuşamamak, hayır diyememek. Sizi temin ederim, hayır derseniz saygınlığınız artar. İlk daimi Paris büyükelçimiz 28 Çelebi Mehmet Efendi hatıralarında yazmış. Onun temsil ettiği kendi devletine bir bakış açısı var. Paris’te ona diyorlar ki; Dışişleri Bakanı’nı ziyaret edeceksiniz. ‘Hayır diyor; ben Bab-ı Ali’nin sefiriyim, o beni görmeye gelecek.’ Böyle bir memleketin bugünkü bakanları kapılarda el pençe duruyor! Bir haber geldi mi Helsinki’den adeta uçakların kanatları üzerinde hissediyoruz. Bu kadar büyük potansiyeli olan, bu kadar büyük tarihi olan bir memleketin bu kadar küçük iltifatlara kendini kaptırmasını anlamakta güçlük çekiyorum.” Osmanlı Devleti yabancı ülkelere elçilerini mehter takımı ve törenle gönderirdi. Elçiler İmparatorların saraylarına mehter marşı ve merasimle girerlerdi. Mehterin elçi marşı vardı. 1665 yılında Nemçe’ye (Avusturya) elçi olarak gönderilen Kara Mehmet Paşa, elçilik hizmetini ifa ederek, bir sene sonra 1666 Mayıs ayında Edirne’ye döndü. Padişah da orada idi. Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa kendi otağında IV. Sultan Mehmet Han’a verdiği bir ziyafette Kara Mehmet Paşa ile Padişahı buluşturdu. Padişah, Kara Mehmet Paşa’nın maruzatını dinledikten sonra Budin’den Beç’e (Viyana) kadar seyahatini ve Beç’te Çasâr’ın (kral) huzuruna çıkmasını ve sair gördüklerinin yazılmasını istedi. Bu emir üzerine Kara Mehmet Paşa’nın anlattıkları aynen yazıldı ve Padişah’a sunuldu. Bu hatıratın bir bölümünü aşağıya alıyoruz. (Editör)                                                            ****“…Evvelâ 1075 (Miladi 1665) Zilkadesinin dokuzuncu günü alay ile Budin kalesine inilerek burada bir gün kalındı. On birinci günü oradan dahi Budin’ in gönüllü askeriyle kalkılıp dört saatte Estergon’a varılıp konuldu. Ol Estergon sancakbeyi cümle neferleri ve vilâyet askeriyle karşılayarak, istikbal merasimine riayeten azim alay eylediler. Bu menzilde dahi bir gün kalındı ve ertesi gün kalkıldı, İstolni Belgrad Valisi Hacı Paşa dahi cümle sancağı askeriyle gelip Estergon beyi ile kavuştular. Gene dört saatte Ögüfleve adlı kasabaya varılarak buraya inildi. Ertesi gün, gene adı geçen alaylar ile karadan; Budin, Peşte ve Estergon azap neferleri eskiden âdet olduğu üzere şaykalar ile Tuna suyundan, mübadele mahalli olan menzile gelindi. Burası merhum Sultan Süleyman Han hazretlerinin sınır tayin eylediği mahaldir. Sonra, bahsi geçen mahalle yarım saat kadar yakın yerde cümle İslâm askerleri alaylarını tertip üzere dizip, zelil ve hakir olasıca kâfirler tarafından gelen elçi dahi Tuna nehrinden ve Komaran generali Joje namındaki Grafın başbuğuluğundaki sair asker karadan gelerek batıl ayinleri ile alaylarını hazır ettiler. Ertesi gün, bu menzilden gene kâfir askeri alayları ile kalkıp sekiz saatte Yanık kalesine dahil olduk. Kale içinde olan cümle piyade ve süvari askerlerini harp âletleri ile dışarı çıkarıp alay ile dizmişler. Kulları dahi alem ve sancaklarımızı açıp, tabıl ve nakkarelerimizi (küçük ve büyük mehter davulları) döğerek alaylarının önünden ve Yanık kalesinin orta yerinden geçip Beç tarafında olan varoş ile kalenin arasında, kaleye yakın bir yere inildi. Bir gün kalındıktan sonra gene alay ile kalkılıp yedi saatte Uyvar palangası menziline konuldu. Kapudanları (kale muhafızları) gelip bizimle buluştu. Oradan dahi evvelki gibi alaylar ile gidilerek yedi saatte Nemçe Çasarı’nın hassı olan Anpork denilen yere inildi. Bu menzilden de mutad tarzda kalkılıp altı saatte, Beç kalesine üç saat yakınlıktaki Eşigil adlı varoşa gelindi. Kale ve palanga olmadığından, ancak kasabaya benzer bir varoş idi. Bu menzilde iki gün bekletildik. Sonra tercümanları geldi: “- Kaleye yaklaştığınızda tabıl ve nakkareleri dindirip; alem, sancak ve bayrakları devşirip kaleye öyle girilsin! Osmanoğlu merasimi üzere kale içine girilmesi âdet değildir. Bütün defterlerimizi yokladık; bu âna değin hiç bir tarihte dahi vaki olmamıştır.” Diye haber getirdi.  Ben de:“-Şevketlû ve azametlû, âlemin ilticahgâhı olan Padişah hazretleri efendimiz bu kullarına işbu tabıl, âlem ve sancaklarını ihsan edip dostluğuna dayanarak gönderildi. Osmanlı âyini (usulü) üzere girilmedikten sonra bizim buraya dostlukla geldiğimiz nereden malûm olur? Elbette kendi ayin ve erkânımız üzere girilmeye razı olurlarsa, ne âlâ ve illâ gayri yüzden girmek ihtimalim yoktur,” diye cevap verdim. Birkaç defa muradları üzere çok ısrar ve gayret gösterdiler. Allahü Tealâ’ın yardımı  ve padişahlık devleti  sayesinde men’ine (mani olma) kadir   olamayıp   nihayet istediğimiz gibi girmeye rıza verdiler. Ve Zilkade ayının yirmi beşinci günü oradan dahi kalkılıp Osmanoğlu’nun cümle İslâm ayini üzere sancak ve bayraklarımızı açarak, davul ve nakkarelerimizi döğerek, merasimimizi icra ederek gidildi. Nemçe Çasarı’nın karargâhı olan Beç kalesine iki saat mikdarı yakın bir yerde Nemçeli’nin malik olduğu bütün piyade ve süvari askeri alay ile karşı geldiler. Çasar, vekillerinin muteberlerinden bir Graf ile kendi atlarından donanmış bir at göndermiş. Bu kulları dahi gene İslâm âdetini icra ile âlem ve bayraklarımızı açıp, tabıl ve nakkarelerimizi döğerek Beç kalesine girildi ve kalenin orta yerinde ikametimize tahsis olunan konağa inildi. On gün bekleme ve istirahatten sonra Zilhicce ayının beşinci günü Çasar’a buluşmaya izin olundukta şevketlû ve azametlû padişahımız hazretlerinin dostluğa binaen gönderdiği Name-i Hümâyûn (padişah mektubu) ile makbul hediyelerini türlü tazim ve hürmetle alıp, Çasar tarafından ikram ve hürmeten gönderilen hıntolara binilip Beç kalesinin orta yerinden alay ile Çaşar’ın sarayına varıldı. Galebe, Dîvân-ı Hümâyûn’u taklit ederek o dahi batıl âdetleri üzere divân tertip etmişti. Çasar’ın bulunduğu binaya girdik. Melal çekmiş Kral dahi şevketlû ve azametlû Padişahımız hazretlerinin Name-i Hümâyûnlarına hürmeten oturduğu iskemlesinden iki zira’ miktarı yer ayrılıp ayak üzere durdu. Ol mahalde biz dahi Nâme-i Hümâyûnu eline teslim eyledik. O dahi son derece hürmetle başı hizasında hususî bir yere koydu. Tercüman aracılığı ile dostluğun devamı, aktolunan sulh ve salahın uzatılması ve sağlamlaştırılmasının arzusu olduğunu açıklayıp cümle padişah hediyeleri dahi bir bir teslim olununcaya değin bir saat kadar zaman ayakta durdu. Gerçi başka zamanlarda da ayak üzere durur şeklinde iskemleye dayanır imiş. Lâkin bu defa heybetli Padişahımızın Nâme-i Hümâyûn’larına saygı gösterip barış ve iyiliğe ziyade riayet ederek ikramda dikkat eyledi. İzin verilip, oradan konağımıza gelerek dokuz ay kaldık.” Kaynak: Hayat Tarih Mecmuası  
Hindistan’da Bir Osmanlı Amirali:”Seydî-Ali Reis” Seydî – Ali Reis Onbeşinci asır…“Türk Asrı!” Batıda Osmanlı, doğuda Babür Devleti hüküm sürüyor. Batıda padişah Kanuni Sultan Süleyman, doğuda Babür’ün oğlu Hümayun Şah… Osmanlı Devleti’nin en büyük amirallerinden biri olan  Seydî-Ali Reis, Portekizlerle savaştıktan sonra Umman Denizi’nden Hint Okyanusu’na açılıyor. Burada şiddetli bir kasırgaya yakalanan filo pek çok kayıp vererek Hindistan’a varıyor. Ancak kadırgalarının çoğunu kaybeden Seydî-Ali Reis deniz yoluyla yurda dönemeyeceğini anladığı için seyahatine karadan devam etmeye karar veriyor. Hindistan, Türkistan, İran üzerinden İstanbul’a selametle dönen Seydî-Ali Reis’e, başta Hindistan olmak üzere geçtiği yerlerdeki devlet adamları büyük sevgi ve ilgi gösteriyorlar. Aşağıda Seydî-Ali Reis’in  Hindistan’daki hâtıralarından bir bölümünü sunuyoruz.    ________…Sultanpur yoluyla Fîrûzşâh’a geldim. Lâhûr – Delhi yolunu 20 günde aldım. Zilkaade ayı sonunda Delhi’ye vardım. Delhi eskiden beri Hindistan’ın taht şehriydi. Ancak Hümâyûn Şah ve babası Bâbur Şah çok defa daha güneyde Agra şehrinde oturuyorlardı. Ben geldiğimde Hümâyûn Padişah, Delhi’deydi. Gelişim derhal kendisine bildirilmiş. Büyük bir merasimle karşılandım. Böyle bir şeyi ümid etmiyordum. Hümâyûn Şah, beni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin elçisi addediyordu. Binlerce asker, 400 fil, birçok mirza ve emîr, başta sadrâzam olmak üzere beni karşıladılar. Altıma süslü bir at çekip sırtıma üstüste iki hıl’at geçirdiler. O akşam Sadrâzam’ın büyük ziyafetinde bulundum. Bir çok hediyeler aldım. Hümâyûn Şâh’ın  HuzûrundaBirkaç gün sonra Hümâyûn Şâh’ın  huzuruna çıktım. Hümâyûn Padişah beni uzun müddet alıkoydu. Kendisine Çağatay Türkçesi ile yazdığım 3 beyitli bir tarih kıt’ası ile beşer beyitli iki gazel sundum. Kendisi de şairdi. Gayetle hazzetti. Seyahat için ruhsat talep ettim. Rıza göstermedi. Hârçe pergenesinin gelirini bana tahsis etti. Levendlerimden her birine yılda 100.000 akça gelirli tımarlar verdi. Bu ihsanları kabul etmeye mecbur oldum. Hiç olmazsa bir yıl kalmaklığım için o kadar ısrar etti ki, reddedemezdim. Dedim ki: -Saâdetlü Padişahın emr-i şerifi ile deryaya çıkıp küffâr-ı hâksâr ile ceng edip ve tûfân ve diyâr-ı Hind’e düşüp benim der-i devlete varmam lâzımdır ki, küffâr-ı hâksârın ahvâli Devletlû Padişah’a malûm olsun. Hümâyûn Şah:-Padişah Hazretlerine elçi irsal edip senin özrün arz olunur. Bir yıl dahi bunda bizimle ol! Zaten üç ay yağmur vaktidir. Yollar geçilmek mümkün değildir. Öyle oldu. Delhi’de kaldım. Padişahla edebî ve ilmî bir çok mübahasede bulundum. Riyaziye ve heyete de meraklıydı. Bu mevzularda görüştük. Bir çok şiir söyledim. Sind’den getirdiğim nâmeleri sundum. Ora ahvali hakkında şifahen de malûmat arzettim. Ayrıca şahsen, Sind’in bir kısmını elinde tutan Mahmud Bey Kökeltaş’tan iltifatını esirgememesini rica ettim. Hümâyûn Şah, Mahmud Bey’in valiliğini tanıdığına dair perçe vurulmuş bir nâme gönderdi. Gerek Mahmud Bey’den, gerek veziri Molla Yârî’den aldığım teşekkür mektuplarından, tavassutumun çok makbule geçmiş olduğunu anladım . İkinci  Ali Şir Nevâî Hümâyûn Şâh’a Çağatayca yazılmış bir gazel daha sundum. Bana “İkinci Mîr Ali Şîr Nevâî” diye hitap buyurup iltifatlar eyledi. Bunun üzerine iki gazel daha sundum . Hep “Kâtibî” mahlasını kullanıyordum. Az zamanda şair olduğum duyuldu. Bir kât daha itibar kazandım. Devletin büyükleri davet eder, ziyaretime gelirlerdi. Hümâyûn Şâh’ın yakınlarından Abdurrahman Bey adlı şair bir genç vardı. Onunla karşılıklı şiir söylerdik. Bu münasebetle iki Çağatayca gazel daha yazdım. Hindistan mı Büyüktür, Vilayet-i Rûm mu?  Hümâyûn Şâh ile görüşmediğim hiç bir gün yoktu. Bir gün Şah çetin bir sual sordu: -Hindistan mı büyüktür Vilayet-i Rûm mu?-Padişahım, “Rûm” dan maksat yalnız Anadolu ise, Hindistan çok büyüktür. Amma maksadınız “Sultan-ı Rum”olan Süleyman Han Hazretleri’nin bütün ülkeleri ise, Hindistan bu ülkelerin onda birinden küçüktür. Maksadım padişahıma tâbi olan cümle memleketlerdir. Padişahıma ait olan ülkelere hiç bir devirde hiç bir hükümdar sahip olmamıştır. Yedi İklimin Sultanı -Padişahının yedi iklimde de toprakları var mıdır?-Belî (evet) sultanım, vardır. Birinci iklimden Yemen’e,  ikinciden Mekke’ye üçüncüden Mısır’a, dördüncüden Haleb’e beşinciden İstanbul’a, altıncıdan Kırım’a yedinciden Budin’e, hâkimdir. Yedi iklimin her birinde padişahımın beyleri ve kadıları vardır. Mekke ve Medine Sultanı sıfatıyla padişahımın adı hâkimiyeti altında bulunmayan memleketlerde bile hutbelerde anılır. Çin müslümanları cuma namazı hutbesini Sultan Süleyman’ın adına okurlar. Çin Fağfuru bile, cihanın en büyük hükümdarının Sultan Süleyman olduğunu bilir.-Kırım ülkesi Sultan Süleyman’ın mıdır?-Belî padişahım, O’nundur. Kırım Hanı’na saltanatı saâdetlü padişah verir.-Kırım Hanı’nı hutbe sahibi hükümdar diye bilirdim.-Padişahım Sultan Süleyman’ın Kırım Hanı gibi Sahib-i Hutbe ve Sahib-i sikke nice hükümdar kulları vardır.  Hümayun Şah, padişahımı beğendi ve Sultan Süleyman’a dualar etti. Kaynak: Hayat Tarih Mecmuası
Çanakkale’de Rakamların Kanlı Dili İsmail Bilgin Ç anakkale Harbi, fiilen 3 Kasım 1914 tarihinde başlayıp 9 Ocak 1916 tarihinde İtilaf Devletleri’nin çekilmesiyle sona erdi. Çarpışmalar toplam 8.5 ay boyunca devam etti.    Rakamlara bakıldığında Çanakkale Harbi’nin ne kadar şiddetli ve kanlı geçtiği görülmektedir. Bu özelliğiyle dünyadaki eşsiz savaşlardan biridir. Ancak bir özellik daha vardır ki bu özellik zaferi getirmiştir. O da Mehmetçiğin imanı ve vatan severliğidir. Zira dünyada hiçbir asker komutanlarından ölme emri aldıklarında, bu emri on binlerce şehid ile yerine getiremezdi. İlk Şehitler  Düşman 3 Kasım 1914 yılında Boğazın girişindeki tabyaları imha etmek için yapılan saldırıya iki adet denizaltıyla birlikte 28 adet irili ufaklı gemi 68 topla katıldı. 17 dakika süren bu saldırıda bir top mermisi Seddülbahir Kalesi’ ndeki cephaneliğe düşerken 5 subay ile 83 er şehit oldu. Bunlara “İlk Şehitler” denmektedir.   18 Mart 1915 günü İtilaf Devletlerinin toplam irili ufaklı 231 adet gemi ve 1155 top ile hazır bulunuyordu. 18 büyük zırhlıdaki top sayısı 712 idi. Bu toplardan 279’u 18 Mart savaşına katılarak 7 saatlik bombardımanda bulunmuşlardı.   Türklerin boğazda toplam 13 tabyası, 230 adet topu var iken, bu toplardan ancak 82’si kullanılabildiği gibi, bunların da 44’ü hasar gördü ve 8 top da kullanılamaz hale geldi. Mayın Döşendi   Müstahkem Mevkii Komutanlığı tarafından boğaza dik olarak 11 mayın hattı döşendi. Bu hatlardaki toplam mayın sayısı 403’tür. Donanma bu mayın hatlarına kadar gelemedi, ancak ilk hattan 8 kadar mayın sökebildi. Geri kalan 395 mayın döküldükleri yerde durmaktaydı.   8 Mart 1915 gecesi Nusret mayın gemisi de elde kalan son 26 mayını bu defa kıyıya paralel olarak ağırlığında, poyraz-lodos istikametinde iki sıra halinde ve 4.5 metre derinliğe döşedi. İlk mayın hattı Selanik adlı gemi tarafından 4 Ağustos 19l4’te 22 adet olarak döküldü. Ayrıca diğer mayın hatlarının dördünü 159 mayınla Nusret; dördünü 114 mayınla İntibah, ikisini 48 mayınla Selanik, birini de 37 mayınla Samsun gemileri döşediler. İlk Galibiyet   18 Mart 1915 günü, boğaza giren 40 kadar gemiden 3’ü batırıldı, sekizi de ağır hasar aldı. İngiliz ile Fransızların kaybı 800, Türklerin; Türk ve Alman kaybı ise 90 kişidir. O gün Türk tabyalarına atılan yaklaşık 6.000 top mermisine karşı bu kayıp çok çok azdır. 200 yıl boyunca hiç yenilmeyen İngiliz Donanması, ilk defa 18 Mart’ta mağlubiyet acısını tattı. Yine o gün Türk askerlerinin etrafına toplam 1.500 kilo top mermisi düşmüştür.   İtilaf Kuvvetleri Donanmasına ait denizaltılar boğazı tam 27 kez geçti. Daha çok Karadeniz girişini kontrol eden ve Almanlardan satın alıdığını açıkladığımız Yavuz (Goben) ve Midilli (Breslau) gemileri Çanakkale Savaşı boyunca Çanakkale Boğazı’ na gelmediler. Kara Savaşları   Kara Savaşı ise 25 Nisan 1915’te başladı. İtilaf Devletleri toplam sekiz yere birden çıkarma yaptılar. Asıl çıkarma yerleri üç olup diğerleri gösteriş çıkarmasıdır… Çıkarmanın ilk başlarında Gelibolu Yarımadası’nın neredeyse tamamını 9.Tümen Komutanı Halil Sami Bey’in birlikleri savundu (bir tümendeki asker sayısı 2430 kişi, bir tümen 3 Alaydan ibarettir). Bu alan 35 km uzunluğunda olup 200 km2 lik bir yer kaplamaktadır. Karaya çıkmak için gemilerde bekleşen İtilaf askerlerinin sayısı ise 15.000’dir (Toplanan asker sayısı ise 75.000’dir.)  2. Tümenin bazı alaylarının yer aldığı cephe uzunluğu 600 m. olup her 15 cm’ye bir asker düşmektedir. Her bir askerimize 95 adet mermi isabet etmektedir. Karşılıklı siperlerin en yakın mesafesi 5-10 metredir. Türk ordusunun düşmandan 4-5 kat daha fazla taarruz yaptığı ortalama 5-10 bin askerimiz şehit oldu. İtilaf devletleri, kara savaşları için 84 gemi, 75056 asker, 22.771 hayvan, 3.081 araba ayırmışlardı. Toplam 8.5 ay boyunca top ve tüfek ustaları 70 adet top, 80 bin adet tüfek tamir ettiler.   İstanbul’dan Uzunköprü’ye kadar gelen askerler buradan Gelibolu ve dolayısıyla cepheye dek yürüdüler. Bu uzun yürüyüş 8 gün sürdü. Bugün bu mesafe otobüsle 4-5 saatte alınmaktadır. Tarihî Bir Direniş  Sadece Seddülbahir’deki Ertuğrul Koyu’na 2.500 asker çıkarılmak istenir (Bu askerlerin 2.000’ni eski bir Kömür gemisi olan River Clyde’nin içindedir). Ertuğrul Koyu’nu savunmakta olan Ezineli Yahya Çavuş 63 arkadaşı ile 3.000 kadar düşman askerine tam 12 saat boyunca karşı koydu. Gece yarısı Harapkale’deki bölüğüne çekildiği vakit sadece üç kişi kaldılar. Yine Ertuğrul Koyu’na düşman toplam 4.650 top mermisi attı (Bu sayı, Türklerin 18 Martta attığı toplam top mermisinin iki katıdır). Mermiler Havada Çarpıştı   Kanlısırt’a 3 saat boyunca yapılan bombardımanda ise 17.000 top mermisi düştü. Kara savaşları sırasında karşılıklı hücumlar yapılırken, on milyonda bir ihtimal olan mermilerin havada çarpışması vuku buldu. Yine kara savaşlarının en şiddetli anında yere düşen mermi sayısı 1.500 adet olup metrekareye ise 6.000 mermi düşmektedir. 19 Mayıs saldırısında 10.000 kayıp (3.000 şehit, 6.000 yaralı) olmasına rağmen Anzaklarda ise 160 ölü, 468 yaralı vardı. Anzakların o saldırıda makineli tüfeklerle attığı mermi sayısı 948.000’dir. 215 Okkalık Top  Rumeli Mecidiyesi’nde görev yapmakta olan 3. Top numara eri Seyit, bir bombardıman sonrasında 14 şehit, 24 yaralı veren tabyasında, kısa bir süre baygınlık geçirdikten sonra kendine gelip, 215 okkalık top mermisini (275 kg, 600 gr) 6 basamaklı bir merdivenden çıkararak, namluya sürdü ve Ocean zırhlısını vurdu (Dünya Halter Şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu’nun kaldırdığı son ağırlık 165 kg.dır). Okullar Mezun Vermedi   Bu savaşta İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri (100 öğrenci) ile İstanbul Lisesi (50 öğrenci) öğrencileri de katıldı ve 3 saat içinde şehit oldular. Yaralara merhem sürecek, dertlere derman olacak doktor ve doktor adayları vatanın bu onulmaz yarasına canlarıyla merhem, vatanın büyük derdine yine canlarıyla derman oldular. Bu sebeple İstanbul Tıp Fakültesi 6 yıl sonra 1921’de hiç mezun veremedi. O zamanın 1895 doğumlu aydınları ile okumuş ve nitelikli insanımız Çanakkale’ de şehid oldular. Zaferler   Çanakkale Harbi bir muharebeler silsilesidir. 18 Mart’ta Çanakkale Deniz Zaferi, 25-27 Nisan’da Anburnunda, Seddülbahir’de, Kumkale’de, Beşiğe’ de çıkarmalar başarıyla durduruldu. Ayrıca 1. Kirte (28 Nisan), 2.Kirte (6-8 Mayıs), 3.Kirte {4-6 Haziran), 1. Kerevizdere (21-22 Haziran), Zığındere (28 Haziran), 2.Kerevizdere (12 Temmuz), 1 Anafartalar (9 Ağustos), 2. Anafartalar (21 Ağustos) muharabeleri zaferle sonuçlandı. Toplam on üçe yakın muharebe başarı ile yapıldı. Dünyada İlk Defa   İngilizlerin uçak sayısı 55-60 iken Türklerin ise 22’dir. Boz¬caada ve Seddülbahir’de birer uçak pisti inşaa edildi. İngilizler bu savaşta üç adet balon gemisi, bir uçak gemisi (Arc Royal) kullandılar. Dünyada ilk defa modern (kara, deniz, hava, denizaltı) savaş yapıldı. Geri Çekilme   İtilaf Devletleri Gelibolu’dan çekilirken 40.000 ile 20.000 arasında asker kaybı düşünmelerine rağmen bir kişi bile kayıp vermediler. Ancak çekilme esnasında 9.000 at, katır, eşek; 2.000 taşıt arabası, 200 ağır top alınmış, Gelibolu Yarımadası’nı 8-9 Ocak 1916 günü tamamen boşaltmışlardır. Rakamların Dili   Yaklaşık bir sene süren Çanakkale Savaşı’nda her iki tarafın kaybı 500.000’dir. Türklerin o gün için toplam 700.000 askeri bulunuyordu. 259 günü karada geçen bu savaşa, toplam 21 Türk Tümeni katıldı. İngiltere’den bu savaşa 469.000 asker katıldı. Bunlardan 328.000’ni bizzat cephede savaştı ve 141.000’ni ise savaşan askerlere destek verdi. İtilaf Devletlerinin kaybı 252.000’dir. İngilizlerin kaybı= 205.000 (Sömürge askerleri de dahil¬dir) Fransızların kaybı 47.000 Toplam 252.000 ‘dir Çanakkale Savaşı’nda En Çok Şehit Veren İller 1-Bursa=32742-Balıkesir=30033-Konya=26834-Kastamonu=2 5275-Denizli=22586-Ankara=19267-İstanbul=19088-Çanakkale=1876 En Fazla Şehit Veren Köy Kastamonu’nun Güzlük Köyü en fazla şehid veren köyü olup, bu kahraman köyümüzden 25 kişi şehit düşmüştür. Kaynak: Tarih Düşünce
Türk Kimliği Yakup Deliömeroğlu Ayvaz Gökdemir’in, hazırladığı “Türk Kimliği” adlı eseri, 142 sayfa ve milliyetçilik bahsi, Türk milleti ve Türkiye, Anadolu medeniyetleri Türkiye halkları, din milliyet millî kültür, demokrasi, açık toplum, Türk kültürü ve mevlid başlıklarından oluşuyor. Gündemde yer almış ve almakta olan konuların, spekülasyonlara meydan vermeyecek tarzda ve güzel bir üslupla ele alındığı kitapta Türk kimliğine yönelik tesbitler yapılmaktadır. Yazar, kitabın önsözünde tevazu ile şunları söylemektedir:”Bu kadar küçük bir hacim içerisinde Türk kimliğinin bütünüyle teşhis ve teşhir edilmesinin, sergilenmesinin imkânsızlığı aşikârdır. Burada, samimî, iddiasız bir üslûp içerisinde Türk kimliğinin bazı ana sütunlarıyla, bir kısım hususiyetleri işaret edilmeğe çalışmıştır.”   Kitapta uzun izahlardan sonra milliyetçilik şöyle tarif edilmektedir: “Milliyetçilik, fert ve toplum olarak bir şahsiyet ve izzetinefs sahibi olmaktır.” İleriki sayfalarda ise şu görüşlere ver verilir: “Ferdin milliyet duygusundan uzaklaştırılması, millî kültürlerin bozulması ve yozlaştırılması, insan tabiatının bir nev’i tahribidir. Millet ve millî kültür aleyhtarı tutum ve davranışlar, ya bir suikasdin yahut da patolojik bir halin ifadesidir.”   Şahsiyetini korumak, geliştirmek ve gerçekleştirmek, sağlıklı bir kişilik sahibi olmak isteyen hiçbir fert, milliyetsiz olamaz. “Milliyetçilikten uzaklaştırılmış fert ve toplumların hâli, bir kimlik ve kişilik buhranı, yani bir nev’i nesebi belirsizlik demektir ki çözülmeye, bozulmaya, neticeten yok olmaya götürür.”   “Milliyetçilik, kökü insan ruhunun derinliklerine ulaşan, insana sağlıklı bir kişilik ve emin bir kimlik kazandıran psikolojik ve sosyal bir zarurettir.”    Gökdemir, “Bir milliyetçi ne ister?” sualine ise şu cevabı veriyor: “Her şeyden önce, milleti için istiklâl yani bağımsızlık ister, kendi vatanında kendi bayrağı altında, milletinin kendi başına buyruk ve kendi efendisi olarak yaşamasını ister. Bu yoksa, varını yoğunu ortaya atarak istiklâle ulaşmağa, yabancı işgal ve boyunduruğundan kurtulmağa çalışır. İstiklâli varsa, onu korumak ve tam istiklâl haline getirmek baş endişesi ve gayesidir ki, bu da maddî ve manevi kalkınma, ekonomi ve kültürce yükselerek kudret kazanma demektir. Dünyada âcize hak yoktur. Âcizin hiç bir şeyi olmadığı gibi, istiklâli de olamaz ve kalamaz.”   “Bugün Türkiye’de, maalesef, vatanı kuran, kurtaran ve yaşatan kanı, imanı, irfanı inkâr edenler, yok saymak, yok hükmünde tutmak, mahkum vaziyette bırakmak isteyenler var. Türküm ve müslümanım demeyi suç-kabahat halinde görenler ve gösterenler var. Fakat şükürler olsun ki her devirde olduğu gibi, nefes aldığı sürece kanının, imanının ve irfanının davacısı olacak milletin öz oğulları ve kızları da var.”    “Batı âlemi ile kaynaşabilmek, dostluk ve ittifak bağları kurabilmek için de kökümüzün ve kültürümüzün onlarınki ile aynı olması gerektiğini zannedenler çıktı. Hâlâ da var.” “Batıya hayran olduğu ve kendi kökünden utandığı için uygun ve utanılmayacak bir kök arayanlar, “Türkiye” diyebilmek için Anadolunun bütün tarihine ve Anadolu toprağının bütün kültür katmanlarına sahip olmamız gerektiğini düşünenler, Batı dostluğu için onlara akrabalık hısımlık peşinde olanlar.”   “Bütün bunların dışında, bu Türkiye kültürleri” “Anadolu medeniyetleri” iddialarının gerisinde, Türkiye’nin üniter millî devlet olduğu gerçeğini yaralamak ve yıkmak, Türkiye’nin Türklerin değil de” Anadolu kavimlerinin”, “Türkiye halklarının” vatanı olduğu, Türklerin burada olsa olsa, kavimlerden bir kavim olarak bulunduğu hainane iddiasına zemin hazırlamak niyetleri de su yüzüne çıkmağa başladı.”   “Anlaşılıyor ki, Türk’ün bin yıldır bu topraklarda eriyip yok olmadan ayakta kalmasına, birilerinin canı sıkılıyor. Bizi bin yıllık vatanımızda garip ve yabancı bırakmak istiyorlar.”   “Türkiye Cumhuriyeti bir etnik gruba mâl edilemez” diyerek, Türk milletini kendi vatanında, kendi bayrağı altında bir etnik gurup mertebesine düşürmek isteyenler, nihayet baklayı ağızlarından çıkardılar… Bu tertibin kökü dışarıda, ajanları içimizdedir. Gaflet ve dalalet erbabı da, her zaman olduğu gibi, bunların aleti ve kör idrakli yandaşıdır.”   “Biz, Meriç nehri ile Ağrı Dağı, Karadenizle Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ile Kuzeybatı Anadolu arasında yaşayan herkesi, Türklük duygusu ve şuuru taşıyan herkesi, dini ve dili farklı olsa da, devletimize sadık bütün vatandaşlarımızı, insan, dindaş, vatandaş ve millettaş sıfatiyle kardeşbilir ve kardeş diye bağrımıza basarız.”   “Türkiye’de “halklar” yok, Türk halkı, Türk milleti vardır. Türk milleti, Türkiye’de “etnik gruplardan biri” veya “bir etnik grup” değildir. Vatanın ve devletin gerçek ve rakip tanımaz, ortak kabul et mez biricik sahibidir. Yekpare, bölünmez bir millettir.” Kitapta demokrasi ile ilgili bazı tesbitler de şöyle:   “Biz öteden beri, demokrasiyi milliyetçilikle birlikte ele alan bir dikkat içerisindeyiz. Çünkü bu iki mefhum aynı kaynağa bağlıdır, biri diğerini gerektiren, ikisi birbirini tamamlayıp bütünleşen kardeş mefhumlardır. Kaynak millettir. Millet yoksa veya yok sayılırsa, milliyetçilik de olmaz, millî irade rejimi demek olan demokrasi de olmaz.”   “Milleti devre dışı bırakan, “millete rağmen” lik iddiası veya özelliği taşıyan bir idare tarzını, bugünün Türkiyesi’nde milliyetçilikle bağdaştırabilmek, bence, imkânsızdır. Demokrat olmayan bir milliyetçilik “abestir”. Hem büyük millet, muhterem millet, kültürü istiklâli olan millet diyeceksiniz, hem de onu hürriyete, kendi kendini idareye ehil saymayacaksınız, böyle şey olmaz. Milletini hor gören, milletini sopa ile güdülecek sürü sayan bir milliyetçilik olamaz.” Sivil toplum ile ilgili görüşlerini ise bölümün sonunda şöyle ifade eder:  “Kıyamete kadar Türkçe konuşan ve kelime-i şahadet getiren bir millet olarak kalmak ve elbette çağın ilmî teknolojik donanımı ile donanmak istiyoruz. Hedefimiz sanayileşerek bir refah toplumu olmaktır. Bunu beceremezsek sürüneceğimizi, bunu yaparken kökümüzden koparsak da düşeceğimizi biliyoruz. Bunun için de hep kökümüzün üzerinde yükselelim diyoruz.”   Hülâsa, Türk kimdir? Türkiye niçin vatanımızdır? ve günümüzün hayatî konuları üzerinde odaklasan bu küçük hacimli kitap, düşünce ve inanç dünyamızın ortasına atılmış bir avuç kor gibi. Türk milliyetçilik ve vatanseverliğinin çağdaş bir manifestosu niteliğindeki bu veciz satırlar, erişebildiği her temiz vicdanı mutlaka tutuşturacak, her kulakta behemahâl yankı uyandıracaktır. Kaynak: Türk Yurdu
Süt Molası Mehmet Can “Dünya Kadınlar Günü Dolayısiyle Millî Mücadelede Şehit Olan Türk Analarını rahmetle anıyoruz.” Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi taşıyan kadın kollarındaki annelere çocuklarını emzirmek için “Süt Molası” talimatı verilmişti. Milli şairimiz Arif Nihat Asya’nın bu süt molası talimatı için yazdığı nefis bir dörtlüğü ve cepheye mermi taşırken şehit olan bir Türk anasıyla ilgili yazıyı aşağıya alıyoruz.   Süt Molası Ta’limatı Cephane kollarında kadınlardan çoğununEmzikli oldukları kaçmış -demek- gözünden,Ki birşey anlamadı Ta’limat’ta gördüğü                 “Süt Molası” sözünden. Kurtuluş Savaşı’nda Türk Kadını  Vapur ve motorla İnebolu’ya çıkarılan silah ve cephane Kastamonu üzerinden Ankara’ya, oradan da cepheye gönderiliyordu. 1921 yılı Aralık ayında birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. İnebolu’dan Kastamonu’ya hareket eden ve her nasılsa yolda kafileden geri kalmış genç bir kadın, fırtınalı bir gecede sabaha kadar yağan kar altında yoluna devam etmişti. Cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir halde ancak Kastamonu kışlası önüne kadar gelebilmiş, şehre girmek nasip olmadan kağnı arabası yol kenarında durmuştu. Arabanın yanma gidenlerin gördüğü manzara yürekler acısı idi. Bu vatansever kadın, bu kıymetli yükü korumak için yorganlarını top mermilerinin üzerine örtmüş kendisi de bir elinde üvendire kollarını top açarak yorganın üzerine abanmış ve o durumda sabaha karşı donduğu anlaşılmıştır.    Olay yerine gönderilen Cemil ve Rıfat çavuşlar, göz yaşları dökerek şehidin üzerindeki karları süpürüp arabadan indirirken, yorganın altından birdenbire çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesi işitince şaşırdılar ve şehit anayı yana çekip yorganı kaldırınca gördükleri şaheser tablo şu olmuştu: Otlara sarılı top mermileri arasına yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır. Cephanesi ve yavrusu uğruna kendisini feda eden bu kahraman Türk anasının acıklı hikayesini bu vatan topraklarında yaşayan herkesin, özellikle genç nesillerin iyi değerlendirmesi gerekir.    
“Destanlarda Uyanmak” İçin Prof. Dr. Mustafa Argunşah Millî şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, son destanlarını topladığı esere “Destanlarda Uyanmak” adını vermiştir. Bu yazımızda tahlil edeceğimiz esere başlamadan önce, destanlarımız hakkında kısaca görüşlerimizi söylemek istiyoruz.  Destanlar, milletlerin millî yaşantılarını aksettirirler. Çünkü destanlar, milletlerin malıdır, yapıcısı milletin müşterek dehâsıdır. Destanlarda, uyanışlar, silkinişler ve yeniden doğuşlar işlenir. Destanlar, en eski devirlerden günümüze binlerce millî motif ve millî unsurun taşıyıcılığı vazifesini yaparlar. Türkler, destan bakımından zengin bir millettir. Fakat bunların bir kısmı yazıya geçirilmeden unutulup gitmiştir. Tarihimizdeki binlerce efsanevî hadise de henüz destanlaştırılmamıştır.  Millî destanlarımızı günümüz insanına tanıtmadıkça, kendi tarihimize ve millî kültürümüze bakış açımız tam ve doğru olmayacaktır. Çünkü destanlarımız, kültürümüzün gerçek hazineleridir. Fuat Köprülü, bu hazinenin, değerini en iyi idrak edenlerdendir. O, Dede Korkut Destanlarımızla Türk edebiyatını teraziye kor ve destanlar ağır basar. Bu kadar önemli destanlarını Türk çocuğu okudukça, tarihindeki korkusuzluk ve efsanevî yiğitlik seciyesini asla yitirmeyecektir. O, kendisini bazen Börteçine’nin arkasında Ergenekon’dan çıkarken tahayyül edecek, bazen de Kürşat’ın kırk ikinci ihtilâlcisi olacaktır.  Destanlarda Uyanmak’ta, tarihî sırayla işlenmeyen destanları, kronolojik bir sıraya koyarak tahlil etmeyi uygun bulduk. Eserde, İslâm öncesi devirlere ait destanlarımızın bulunmadığı dikkatimizi çekti. Destanlar zincirinin ilk halkasını “Hicret” oluşturuyor, “Hicret Destanı”ndan sonra gelen, değerini yukarıda belirttiğimiz Dede Korkut Destanları’ndan “Bamsı Beyrek Destanı” da üstadın nazma çektiği destanlardan birisidir.  “Ana Yurdum Ata Yurdum” isimli bölümde birçok destanımızın kaynaklandığı ana yurda bir özlem, bir dönüş seziyoruz. Orta Asya bozkırlarında asırlarca devam eden koşular ve Türk’ün bu bozkırlardaki millî yaşantısı “Bozkır” isimli destanda işlenmiş. Şair, en güzel destanları, anayurda, ata yurda, can evi Türkistan’a lâyık görüp, mısralarıyla bizi Orta Asya yaylalarına, toylara, şölenlere götürmüştür: Vatan… Vatan…. Vatan…. diye Gece, gündüz andığımız.Ana yurdum, Ata yurdum Can evim Uluğ TürkistanEn güzel şiirler sana, Sanadır en büyük destan…   Esere ismini veren “Destanlarda Uyanmak” adlı bölüm Hazreti Pîri Türkistan Hoca Ahmed Yesevî ‘nin Rûm’a alperenler gönderişiyle başlar. Vatan tomurcuğu Söğüt’te filizlenir, ilk mehter Söğüt’te vurulur, geçmiş ve gelecek bütün çağların en şanlı devletinin temeli burada atılır. Türkmenlik ruhu Söğüt’te yeniden şahlanır. Destan; Ertuğrul Gazi’nin ölümünden sonra, Osman Gazi’nin uç beyliğine seçilmesiyle devam eder. Viyana’ya kadar sürecek bir koşu başlatır Söğüt’te Rûm Gazileri. “Rûm Gazileri” nde, gerçek destan kahramanlarımız olan alperen tipi çizilir. Bu adsız alperenler, cenk meydanlannda Ezanlı, Kur’anlı naralar salıp küfür diyarını vatan eyler, can ve kan verip bayrağın alı olurlar: Onlar ki, hem gazi, hem şehîdlerdir…Asla denilemez, ölü oldular.Peygamber katında Rûm Gazileri Cennet içre dahi ulu oldular. Dün arslanlar gibi kükremişlerdi Bugün destanların malı oldular…       Rûm Gazileri ardınca yürüyüp, aşkı meşk eyleyerek halkı uyandıran, nifak içindekileri nurlandıran gazilere ve halka manevî kudret aşılayan, Anadolu’nun vatan, Osmanlı’nın devlet olmasında manevî hamuru yoğuran “Rûm Abdalları” destanın diğer kahramanlarıdır.   Yunuslar, Hacı Bektaşî Veliler, Mevlanalar ve nice alperen dervişler Anadolu’nun Türkleşmesinde destanlaşan âmil olurlar. “Rum Ahileri”nde, her biri birer alperen gazi olan ahilerin hayatı destanlaşır. Bu destanlar zincirine, Osmanlı’nın devlet olmasında büyük rolü olan; şehitler, gaziler anası, Oğuz’un diş-tırnak gücü “Söğüt Bacıları” Elifler, Sevgiler, Sunalar’in destanı da eklenir.  Destanlar zinciri “Fethi Mübin” le devam eder. Fethi gerçekleştirmek için, Edirne’de yapılan hazırlıklardan sonra, peygamber müjdeli padişahın yanında, Molla Hüsrevler, Molla Lutfıler, Molla Güranîler, Akşemseddinler Kızılelma kapılarından birini daha açmak için istanbul’a yürürler.  Şair okuyucuya; köslerin gümbürtüsünü, kılıçların şakırtısmı, gazilerin “Allah Allah” naralarını, küffarın çığlıklarını ve tan vakti okunan Ezanı Muhammedi’leri mısralardaki musikî ile hissettirir. Bu mısralarda özenle seçilen kelimeler ve devamlı tekrarlanan seslerle, fetih yeniden canlandırılır.  Bilecik burçları, Erzurum Kapıları, Aziziye, Hamidiye Tabyaları’nda yazılan ihtişamlı destanlar da mısralara işlenmiş. Aziziye’de Moskof kâfirine karşı mücahedeye katılan Türk analarından Nene Hatun’un destanının yazıldığı mısralarda bir burukluk vardır; o günlerin acıları, şehidere duyulan özlem ve dönmeyenlerin arkasından dökülen göz yaşları destanın muhtevasını oluşturur.  Destanlarımız bizi artık çok yakın tarihimize getiriyor. O karanlık günlerde şahit olduğumuz hadiseler, tertemiz alnından vurularak yatan ve destanlaşan yiğitler…Kimliğini kaybetmiş kişilerce şehit edilen nice Türk askeri…İşte bu destanlardan birinin kahramanları iki Anadolu evladı. Biri Palandöken’den, biri Uludağ’dan…Biri Ilbey, biri Gülbey. Biri vatan diye çırpınan yürek“Son ocağımız”…Biri ar damarı, kan sıcağımız.İl… ordumuz demek, Gül… sancağımız…Biri İlbey’imdir, biri Gülbey’im. Kaynak: Mustafa Argunşah-  Dil Yarası
Hadislerde Türkler: ” Yer Yüzünün En Hayırlı Süvarileri” Prof.Dr.Zekeriya Kitapçı P eygamber Efendimizin Türklerle ilgili hadislerinin bir çoğu, ilâhi bir menşee ve Rabbani bir ilhama dayanan ve O’nun kıyamete kadar devam edip gidecek ebedi risaletinin mucizelerini ortaya koyan hadislerdir. O, bu mucizevi hadislerinde Türklerin İslam dünyası ve özellikle Orta Doğu hâkimiyetleri üzerinde durmuş ve bunun nasıl şekilleneceği ve kaç safhada gerçekleşebileceği hakkında çok önemli açıklamalarda bulunmuştur.  Yine bu hadislerde, Türklerin Orta Doğu hakimiyetine giden yolda Arap Yarımadasına doğru yapacakları üç önemli “akın”dan bahsedilmiş ve Türk hakimiyetinin en sonunda Yavşan otu, Ilgın Ağacı biten yerlere, yâni Arabistan’ın en ücra köşelerine kadar ulaşacağı haber verilmiştir.  Bu bir manada Müslüman Türk milletinin bir cihan hâkimiyetine   giden yolda ve tarihi “Kızıl Elma” ülküsü doğrultusunda ve bir ilâhi iman coşkusu içinde Batıya doğru yürüyüşünün bir müjdesidir. Bu yürüsün bir diğer ana istikameti de “Hindistan”dır. Ve onlar Efendimizin buyurmasıyla “Yeryüzünün en hayırlı süvarileri”dir.Bir diğer hadislerinde ise Peygamberimiz bu ilahi yürüyüşün yeni öncülerini Hazreti Ali efendimize şöyle haber vermiştir:“Ey Ali! Sizler Beni Asfar (Rumlar)la bir çok harpler yapacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak İslam’ın yüz akı (bir kavim) gelir. Onlar öyle bir kavimdir ki Allah yolunda cihad etmekten ne bir kınayanın kınamasından ve ne de onların dedikodusundan çekinirler.”  Bu nebevi haber bir ilâhi beyan olarak müminlere Kur’an-ı Kerim’de de bildirilmiştir: “Ey iman edenler! Sizlerden kim Allah ‘ın dininden yüz çevirirse, şüphesiz Allah; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği ve onların da kendisini seveceği bir kavim getirecektir. Onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından (ulu orta tehdit etmesinden) çekinmezler. Bu Allah’ın bir lütfü ve keremidir ki; onu kime dilerse ona verir. Allah İhsanı bol ve çok bilendir.”  İslâm ve insanlık tarihi bu ilâhî ve nebevi beyanın Müslüman Türk milletini işaret ettiğine şehadet etmektedir, İstanbul’un fethinin yine onlara nasip olacağını müjdeleyen şu hadisde bu hakikati teyid etmektedir: “İstanbul mutlaka feth edilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel bir komutan ve onun askerleri ne iyi askerlerdir.”Sahih Kaynaklar  Hazreti Peygamberimizin Türklerle ilgili hadisleri, başta Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim olmak üzere (Kütüb-i Sitte- Altı Büyük Hadis Kitabı) onların şerhi yolunda yazılmış daha birçok eser ve yine bunların dışında, ilk hicret asrından zamanımıza kadar kaleme alınmış binlerce hadis kitabında hem de bütünüyle yer almaktadır. Hattâ bu hadislerin, bin Kısmı Sahih-i Buhâri de Sahih-i Müslim nerede ise aynı metin ve muhtevalarla zikredildiği için literatüründeki özel tabiriyle “Müttefâkun aleyh” mertebesinde hadislerdir ki. bunların sıhhatinden, doğruluğundan hiç kimsenin.şüpheye düşmemesi.gerekmektedir.       Burada hemen şunu ifade edelim ki; gerek Sahih-i Buhâri gerekse Sahih-i Müslim Allah kelâmı Kur’an-ı Kerim’den sonra, dinî kaynak itibariyle en sağlam ve en güvenilir kitaplar olarak kabul edilmiş; Kûtüb-i Sitte, Çin Seddi’nden Atlas Okyânusu’na kadar yayılan İslam ülkeleri ve yeryüzünde yaşayan bütün Müslümanlar arasında, hemen her devirde çok büyük bir saygı ve hüsnü kabule mazhar olmuştur. Bu hususta kıyamete kadar bu külliyeyi, aşan bir başka kitabın yazılması artık mümkün görülmemektedir.   Peygamber Efendimizin bu tür hadislerinin artık tarih metodolojisi dahilinde ve Hadis ilmi ve Hadis Usulü yönünden umumî bir değerlendirilmesinin yapılması, temas ettiği konular itibariyle Türk tarihinin umumî akışı içinde değerlendirilerek, ilmî bir senteze doğru gidilme zamanı çoktan gelmiştir. Zira bu hadisler bugün bizim için bir manada da tarihî bir belgedir. Bu bakımdan Türklerle ilgili hadislerin hem tarih hemde ilim âleminin münâkaşasına bîr an önce sunulmasının zamanı herhalde gelmiş olmalıdır….Velhasıl bizim böyle bir çalışmayı ortaya çıkarırken tek bir gayemiz vardır. O da belâ ve musibetlerin sağanak sağanak yağdığı, millet varlığımıza kasd edildiği böylesine bedbaht bir devirde ve milletimizin manevi bir buhran ve anarşiye süreklendiği böylesine meşum bir dönemde Müslüman Türk milletinin kendisine dönmesi bir alın yazısı ve bir kader borcu olan tarihi misyonuna yeniden sahip çıkması ve böylece Ruh-u  Nebi-yi hoşnut etmesidir. Zira yer ve gök ehlinin ondan beklediği de işte budur.Kaynak: Tarih ve Düşünce  
Osman Gazi’nin Anayasası Prof. Dr. Ramazan Ayvallı Osman Gazi 1258 yılında Söğütte doğdu. Ertuğrul Gazi’nin oğludur. İslam terbiyesi ile yetiştirilen, İslam ilimlerini öğrenen Osman Gazi, devrin örf ve adetine göre, mükemmel bir askeri eğitim ve terbiyede gördü. Osman Gazi, Anadolu’nun İslâmlaştırılması ve Türkleşmesi faaliyetlerine katılan gönül sultanlarından ve ahilerden olan Karamanlı Şeyh Edebâlî’nin sohbetlerine katılırdı. O sohbetlerden ilim, irfan ve feyz almıştır. Bir kişinin ilme ve âlimlere verdiği değeri tesbit için, onun bu konuyla alâkalı sözlerine ve işlerine bakmak gerekir. Bu bakımdan konuya, Osman Gâzi’nin vefat edeceği zaman, oğlu Orhan Bey’e yaptığı vasiyet ile girmek istiyoruz. Bu vasiyetnamesinde, onun İslâmiyet’e olan sevgi ve saygısı, Türk milletinin rahat ve huzurunu ne kadar çok düşündüğü ve insan haklarına olan gönülden bağlılığı açıkça görülmektedir. Vasiyetnamenin özü şöyledir: “…Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini şeriat ulemâsından  sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsanı eksik etmeyesin ki, insan ihsanın kulcağızıdır. Zalim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için cihadı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, şeriat işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.” Bir Anayasa Gibi Osmanlı sultanları, bu vasiyetnameye candan sarılıp, onu devletin altıyüz sene hiç değişmeyen anayasası yaptılar. Osmanlı sultanları, ilmi ve ilim adamlarını, memleketlere sahip olmaktan üstün tuttular. Kemâl sahibi ilim erbabını dâima takdir edip, onlara rağbet gösterdiler. Savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. Osmanlı sultanları, işlerinde âlimlerle istişare eylediler. Devlet nizâmlarının hazırlanıp, düzenlenmesini ve teftişini onlara havale edip, idari mes’uliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devletinde, ulemâ sınıfı, son derece itibarlı bir mevkideydi. Osmanlılarda, o yüzden korkutmaya dayanmaktan “çok, adaleti yerleştiren kanunlar yapıldı. Nizâm-ı Âlem Dâvası  Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk kurmakla, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsâade etmemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümul bir siyâsî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvaları da, kendi tâbirleri ile “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı, bu millî, İslâmî ve insanî esaslara bağlı bulunan ve gerçekten Türk-İslâm tarihinde en yüksek derecesine ulaşıp müstesna kudret kazanan bir cihan hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu.  Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine maruz bulunuyordu. Osmanlı cihan hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideali, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dini ve onun cihâd ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyanın himmetleri ile yükselen gaza ruhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne yayılıyordu. Bir Ulu Direk: Tasavvuf  Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda cihâd ruhunun yükselişinde bir büyük kudret kaynağı tasavvuf idi. Gerçekten de kuruluş ve yükselişte tasavvuf tarikatleri, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gazi ve ha-leflerinin etrafı, din adamları ve evliya ile dolmuş, daha ilk günden, Osmanlı akınları gaza mâhiyetini almıştır.   Nitekim Osman Gazi, damadı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisap ederek, her hususta onunla istişarede bulundu. Kendisinden sonra gelecek sultanlara da, İslâm âlimlerine hürmet etmelerini, onlara her türlü kolaylığı göstermelerini ve her işte kendilerine danışmalarını tavsiye etti. Zaten, yukarıda okuduğumuz vasiyetnamesinde bu husus açıkça görülmektedir.   Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları, feth ettikleri yerleri medrese, zaviye, imaret, darülkurrâ ve türbeler ile kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimler ile dünyaya İslâmiyet’i yaymışlar ve asırlarca, maddî ve manevî güç ve emeklerini, bu uğurda harcamışlardır. Orhan’a Nasihatlar   Şimdi de, Osman Gazi’nin çok önemli hususlar ihtiva eden, yine bir vasiyetname durumunda olan, oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı bir nasihati sunuyoruz: “Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esâsını dâima göz önünde bulundur ve bu esâsı sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, dinle devletin kuvvetlenmesine sebep olur. Din gayretine sahip olmayan, sefa-hate düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zîrâ, Yaradan’ından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez. Zulümden ve hangisi olursa olsun bid’atten, yani İslâmiyet’e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid’ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklenmesinler.   Allahü teâlânın rızası için devlet hizmetinde ömrünü tüketen sâdık devlet adamlarını dâima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efradını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyaçlarını karşıla. Tebeandan hiç kimsenin malına ve mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, lâyık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun ve ailelerini de gözet. Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker taifesini güzelce idare edip rahatlarını temin eyle. Âlimleri Koru   Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakikî âlimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarları, san’at erbabını gözetip koru. Onlara hürmet ve ihsanda bulun. Bir ülkede olgun bir âlimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan, uygun ve lâyık bir usûl ve ifade ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkânı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince âlim ve arifler, memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizâma oturup ilerlesin.   Sakın orduya ve zenginliğe mağrur olma. Hakikî âlim ve ariflere, hürmet edip sarayında onlara yer ver. Benim halimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misâli hiç lâyık olmadığım halde buraya geldim ve Allahü teâlânın nice nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizamı uygula. Muhammed aleyhisselâmın dînini, bu yüce dînin mensuplarını ve itaat eden diğer tebeanı himaye eyle! Allahü teâlânın hakkını ve kullarının hakkını gözet. Dînimizin tâyin ettiği beytül mâldeki gelirin ile kanâat eyle! Devletin zarurî ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tenbih eyle. Adil Ol   Dâima adalet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman Allahü teâlânın yardımına sığın! Tebeanı, düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma. Dâima halkını hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla. Onların gönlünü kazanmayı, bunun devamım ve artmasını büyük nimet bil! Tebeanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle.”
Türkler’in Hindistanı ve İngiliz Vahşeti Louis Rousselet Türkler ıx-xı Yüz yıla kadar dokuz asır boyunca Hindistan’a hakim oldular. Türkler bu uzun süre içinde Hindistan’da büyük mimarlık eserleri meydana getirdiler. Bunlar bugün de ayaktadır ve gerçekten “ Türklerin Hindistanı dedirtecek kadar azametli eserlerdir” Hindistan’daki Müslüman mimarlık abidelerinin yüzde 95’i Türkler’in eseridir. Büyük Hint şehirlerinde görülen göz kamaştırıcı Türk eserleri bu kıtaya silinmez bir şekilde “Türk dangasını vurmuştur.” Bu makalede 140 sene kadar önce Hindistan’a seyahat etmiş bir Avrupalının intibalarını okuyacaksınız.

Delhi adı, sadece Hindistan tarihinde değil bütün Asya tarihinde eşsiz bir şâşa ile parlar. Dünyada Delhi ile yarışabilecek bir tek şehir vardır, o da Romadır. Roma nasıl yüzyıllar boyunca Avrupa alemini başkenti olmuşsa, Delhi’de Asya’nın merkezi olmuştur. Hatta Roma’nın Delhi ile boy ölçmesi dahi biraz zordur. Bir Mimari Şaheseri: Cuma Mescidi   Bu büyük Türk eseri yapı Orta – Asya ve Hint Müslümanlarının en sevdikleri ve saydıkları yapılardan biridir. Kırmızı tuğladan yapılan anıt, muazzam bir taraçanın üzerine otutturulmuş. Bu taraçanın zirvesine piramit şeklinde üç nefis yoldan çıkılıyor. Her üç yolun sonunda birer kapı var. Kapıdan girince mermer döşeli nefis bir avluya çıkılıyor. Son derce hafif ve zarif saçaklarla çevrelenmiş. Ortasını geniş bir şadırvan süslüyor. Siyah damarlı beyaz mermerden yapılmış üç kubbe, bütün haşmetiyle kapıyı taçlandırıyor. Camiinin kırk metre yüksekliğinde zarif minareler var. Bu eserin hiç düşünmeden Hint-Türk mimarisinin şaheseri olduğu söylenebilir. Camiinin her tarafından dışarı taşan canlı renkler ve Hint güneşinin bunlar üzerinde meydana getirildiği oyunlar ne sözle ne de resimle anlatılabilir. Koridorlara hakim olan koyu-kırmızı cephenin siyah ve beyaz mermerleri, yaldızları güneşten ışıldayan kubbelerin beyazlığı, minarelerin pembe çizgileri ve bütün bunların mavi kubbelerin altında meydana getirdiği ahenk, mimarın ustalığını göstermeye kâfi. Camiinin içi göz kamaştıran bir sadelik içinde. Kubbe, merdivenler, zemin, en saf beyaz mermerden, en zarif arabesklerin taşa oyulmasıyla meydana getirilmiş. 

Duvarlarında sureler yazılı. Caminin kurucusu Şâh-ı Cihân’a ait övgülerde yine mermere yazılmış. Saray Başlıbaşına Bir Şehir…

Cuma mescidini gezdiğimizin ertesi sabahleyin imparatorluk sarayını ziyarete gittik. Burası saray değil başlı başına şehir gibi bir şey. Şehrin doğu tarafını hemen hemen baştan sona kadar kaplıyor. Saray pembe taştan yüksek surların ardında… Dış görünüşü Agra’daki büyük Ekber kalesini pek çok hatırlatıyor. Dörtgenin her cephesinin orta yerinde kuleli kapılar var. Bu kulelerin üstüne mermer köşkler yapılmış. Ayrıca ince birer minare dekoru tamamlıyor. Bir zamanlar büyük önemi olan, şimdi ise askeri yönden hiç bişey ifade etmeyen bu surlar, Hint-Türk sanatının ve Şâh-ı Cihân devletinin en başarılı eseri. Doğrusu büyük Türk’ün sarayının eşiğini aşarken heyecanlanmadan edemiyorum. Sarayın içine girdikten sonra, görülen  şeyler artık peri masalını andırıyor. Sarayın fil dişine benzeyen mermerlerden duvarları, süslü avlular çeviriyor. Sayısız havuzlar, portakallıklar ve değerli ağaçların bir danteli andıran bütünlüğü arasından altın, gümüş ve değerli taşların gerçek parıltılarını görmek mümkün… İngilizler Berbat Etmiş

Zamanlar her şeyi öyle değiştirmiş ki… Şimdi bu zarif sanat eserinde miğferli ingiliz  askerlerinin kaba komutları duyuluyor. Daha sonra yan kapıdan geçip şehrin, yani sarayın içine dahil oluyoruz. Ne yazık ki birsürü çirkin kışla binası manzarayı berbat etmiş. Bu çirkin tuğla yapıları keşke ortadan kaldırsalar. İngilizler Hindular’ın eski bir batıl inancından yaralanmak istemişler. Delhi’nin efendileri olarak kendilerinden öncekilerin hatıralarını bile yok etmek için inat etmişler. Sarayları silip sürürerek onların yerine şu çirkin, kare pencereli küp yapıları oturtmuşlar. Böylece büyük Türk Şâh-ı Cihan’ın yerini alacağını sanmışlar. Bu barbarca hareketlerini maruz göstercek bir sebep de bulabiliyorlar hâlâ… askeri birlikleri yerleştirecek bina lazımdı diyorlar. Sanki Delhi yaylası kışlalarını barındıramamış. Yeryüzünde Bir Cennet Varsa… Rehberin peşinden yürüyüp ikinci bir avluya varıyor ve buranın ucunda Türk sitli bir sarayla karşılaşıyoruz. Ne yazık ki bu da tuğladan duvarlarla çirkinleştirilmiş. Burası bir zamanlar büyük kabullerin yapıldığı yermiş. Geniş salonun kubbesi mozayikle bezenmiş. Kubbe birbirinden zarif sütunlara dayanıyormuş. Fakat bunların hiçbirini bugün görmek mümkün değil. Tavanları kalın bir kireç tabakasıyla örmüşler. Her halde sarayın bugün bu kısmını işgal eden memurların zihnini çelmesin diye olacak… Divan-ı Has’ın sol tarafında Türk hükümdarların özel daireleri uzanmaktadır. Bunlar bir dizi süslü mermer binalardan ibaret. Hâlâ üzerinde duran sıva bu kısım duvarlarınında şahane süslerle işli olduklarının delilidir. Aynı sırada güzel havuzlar ve çeşmelerle süslü avlular, dantel gibi ince mermerle örtülmüş zarif köşkler dizilmektedir. Bu nefis saryın kapısında ise şu meşhur söz yazılmaktadır. “ Yeryüzünde bir cennet varsa, o da buradadır, burada.” On yıldan beri hâkimi oldukları Delhi’de İngilizlerin giriştikleri barbarlığın karşısında bilhassa bu daireleri görünce dehşetle ürpermemek mümkün değil. Özel dairelerin pek uzağında olmayan hamamları bu geniş ve ilgi çekici sarayın en iyi muhafaza edilmiş kısımları. Doğu hayatında hamamın ne derece önemli bir yer olduğu malûmdur. Türkler yıkanmaya büyük önem verir. Bu yüzden hamamların sarayın en hoş yeri olması için hiç bişeyden çekinilmemiştir. Hükümdar hamamlarından çıktıktan sonra ‘muti’ mescidini ziyaret ettik. Hükümdarlar ibadetlerini burara yaparmış. Küçük bir cami, ama işlenmiş bir dil fişinden farksız.  İngiliz Katliamı Şandni Çovk’tan yukarı çıkınca modern görüşlü, şahsiyetsiz, fakat adı bile  her Delhi’liyi ürperten bir binaya varılıyor. Burası yerli belediye başkanlığıdır. Şehrin bedbaht savucuları 1857’ de İngilizler tarafından bu binaya hapsedilmiş ve burada asılmış veya kurşuna dizilmişler. Aralarında hükümdar ailesine mensup pek çok da prensin bulunduğu Hindistan Türkleri kendilerini  kahramanca savunmuşlardı. Ülkelerinin bağımsızlığı için silah elde çarpışanların suçlu sayılmayacaklarını zannederek İngilizlere teslim olmuşlardı. Halbuki İngilizler hiç acımadan hepsini öldürdüler. Kaynak: Türkler’in Hindistan’ı – Louis Rousselet
             Hayat Tarih Mecmuası

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi: Kızılelma Halil Delice K ızılelma; Türkler, özellikle Oğuz Türkleri ve onların torunu Selçuklular ile Osmanlılar arasında, cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum, ülkü mefkuredir… Buna kısaca, “Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” denmiştir.   Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken hedef… Bazen bir belde… bazen de bir ülkedeki taht… veya mabet üzerinde parıldayan ve cihan hakimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir elmadır….   Milletleri Nizama Soktum    O günden bugüne, Kızılelmanın; dünya hakimiyetinin simgesi olduğu… dünyaya hakim olmak için, ik önce batıya hakim olmak gerektiği söylenmektedir.    İşte bu sebeple; Türk hükümdarları, hep batıya yürümüşler, devletlerini batıya doğru büyütmüşlerdir. Oğuz Han, Atilla ve bunları takip eden Selçuklu ile Osmanlı devamlı batıya yürüdüler, dünya hakimiyetini, devleti ebed müddeti batıda aradılar. Altın kızıl elma, bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olmuştur. Türklerde, çok eski töreye dayanmaktadır Kızılelma.    Kızılelma hedefi, Selçuklulara, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk Hakanları, Macaristan’daki Kızılelma’nın bulunup ele geçirilmesinden sonra…batıda, Viyana, Roma gibi yeni kızılelmaları hedef göstermişlerdir   Türkler, müslüman olmazdan önce de inandıkları Tek Tanrı’nın, dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan’ın; “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” sözlerinden anlamaktayız.   Turdı Han’ın, 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı…” ibaresi,Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde de Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir.    Bu inanç, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiş ve kendilerinin, Allah tarafından dünya nizamını, adaleti sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü, İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara verilen “alp” ‘lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde “alperen” şeklini almıştır.Mazlumların KoruyucusuTopkapı Sarayı’nın en dış kapısı Bab-ı Hümayun’un sağ üst tarafında, “Zıllullahı fil erdi, veliyyihi külli mazlûmin” yazmakta… Bu ibare; yeryüzünde Allanın adaletini yerine getirici, onun adına hükmeden ve bütün mazlumların koruyucusu, demektir.Ve…kızılelmanın ifadesidir.    Eski dönemlerden itibaren, dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmiştir.    Türklerin İslâmiyet’ kabul etmesinden sonra ise, İslâm dîninin bütün Müslümanlara emri olan “İ’lâ-yı Kelimetullah” (Allah’ın dînini yeryüzünde üstün kılmak) gaye ve hedefi, Kızılelma ile bütünleşmiştir.     Selçuklu ve Osmanlıların çeşitli dönemlerinde de rastlanan Kızılelma, artık müşahhas şeyleri (ülkeler, tahtlar, saltanatlar vs.) sembolize etmeye başlamıştır. Nitekim fetihten önce… asker ve halk arasında Kızılelma, Hazreti Peygamberin fethini müjdelediği istanbul için kullanılırken, istanbul’un fethinden sonra Viyana, Roma gibi meşhur Hıristiyan şehirlerini ve bütün Firengistanı ifâde etmeye başlamıştır.     Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han’ın elde etmek istediği ilk Kızılelma Pe-kin’dir. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla’nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen ve dünya hakimiyetinin vasıtası kabul edilen kılıç, Atilla’nın, Kızılelma olarak batıyı seçmesine sebep olmuştur. Osmanlı’dan tam 800 yıl önce.     Osmanlı’nın ilk kızılelması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Sadece Türk milleti için değil… Dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası istanbul…,Osmanlı’nın büyük Kızılelmasıydı. İslanbul, Fatih Sultan Mehmet’in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle, Türklerin hâkimiyetine girer.    İstanbul Fethedilecektir    Hazret-i Muhammed’in; “İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir” hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir, istanbul’un fethi ile olgunlaşan Kızılelma… Türk’ün, dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi oldu istanbul’un fethinden sonra, Türk milleti için Kızılelma, Roma’ya, St.Pierre’nin kubbesine taşınır.    Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Romadır. Fatih döneminde yapılan Otranto (İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla’dan sonra Roma’yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelmanın Roma’ya taşındığını anlatır ve Türk’ü Roma’ya koşturur.     Türkler için Kızılelma… yaklaştıkça uzaklaşan, ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler ve yüce hayallerdir. Asırlar ilerledikçe… ülkeler ve şehirler fethedildikçe, Kızılelmanın temsil ettiği yer de değişmiş… Kızılelma, pâdişâhın sefer murâd ettiği yerler olmuştur. Pâdişâh ise yalnız ve yalnız, “İ’lâ-yı Kelimetullah” için bu işi yapmaktadır.    Padişahımızın Gitmek İstediği Yer     Kanuni Sultan Süleyman, askerleriyle sefere çıktığında, bütün Yeniçeri askerleri, “Kızılelmaya, Kızılelmaya” diye bağırınca, ileri gelenleri topladı ve Kızılelmanın neresi olduğunu sordu. Kimisi, Roma, kimisi Viyana, kimisi ise Paris, dedi. Padişah, bütün bu cevaplan beğenmedi. Dışarda, Otağ-ı Hümâyûn’a en yakın bir yeniçeri askerinin getirilmesi istedi:    Aynı suale ona da sordu. Cevap, Türk milletinin binlerce yılda oluşan milli şuurunun ifadesiydi…    Yeniçeri, “- Kızılelma; hünkarımızın gerçekleştirmemizi istediği hedef, gitmemezi istediği diyardır”, cevabını verir.    Nitekim, akıncıların dilerinden düşürmediği “Buna ermeydanı derler” türküsünde de “Bu yolun erkânı imanım Hünkârdan gelir” diyerek buna işaret edilmektir.
İlk Sefer Niyetimiz Garbi Roma Üzerine Ola: “İnşallah” Kadir Mısıroğlu Osmanlı Padişahlarının Kılıç Kuşanma Merasimi Osmanlı padişahlarında hükümdarlık alametleri olarak taç yoktu.Tahta oturma merasimleri ise, biat merasimi, yahut muayede denilen bayramlaşma ve elçilerin kabulü gibi fevkalade hadiseler dolayısıyla ve istisnaî olarak gerçekleşirdi..    Osmanlı padişahlarının hükümdarlık alameti olarak Ebâ Eyyüp el- Ensârî Hazretleri’nin türbe-i saadetlerinde, celâdetli bir halife olması sebebiyle Hazreti Ömer’in kılıcı kuşandırılmak suretiyle hükümdarlıkları gerçekleşirdi.   Biat merasimi, bir padişahın tahta geçtiği ilk gün yapılmak adet olduğu halde kılıç kuşanma biraz geciktirilirdi. Tanzimat’a kadar gayr-i müslimlerin Eyüp semtinde toprağa basmaları yasak olduğundan yabancı elçilerin tebrikleri Edirnekapı surları dahilinde kurulmuş olan bir Otağ-ı Hümayun‘dan gerçekleştirilirdi.   Yeniçerliğin kaldırılmasına kadar Edirnekapı’da bu suretle yabancı elçilerin tebriklerini kabul eden yeni padişahlar, oradan Karaköy’deki kışlaların merkezine gelirlerdi. Burada kışla ağasının ikram ettiği bir tas şerbeti içtikten sonra kesedara boş kâsenin altınla doldurulmasını emrederlerdi.   Yeniçeri Ağası bu altın dolu kaseyi alarak, padişahın huzurundan adım adım geri çekilirken“-Padişah-ı nevcâh hazretlerinden” yani, yeni padişahtan:“Asker kullarının niyazı odur ki ilk seferimiz Garbi Roma üzerine ola!” der; bu temenniye padişah:“- İnşallah” mukabelesinde bulunurdu. Bunun üzerine kışla dâhilinde bütün yeniçeriler hep bir ağızdan vaveyla şeklinde:” -İnşallah” diye bağırırlar ve böylece merasim biterdi.Kaynak: Bir Mazlum Padişah Sultan Vahideddin – Kadir Mısıroğlu
Muhteşem Süleymaniye ve Mimar Sinan Mehmet Can Rivayet olunur ki bir kutlu gecede, Kanuni Sultan Süleyman, rüyasında Resulullah efendimizi görür. Sultan Süleyman, peygamber efendimizi takip ederek bugün Süleymaniye’nin inşa edilmiş olduğu yaklaşık yetmiş dönümlük arazinin bulunduğu çok güzel manzaralı tepeye gelirler. Bu tepe, hem Haliç’i hem de Boğaziçi’ni mükemmel  bir açıdan görür.    Peygamber Efendimiz, Sultan Süleyman’a; “Mihrabı buraya, minberi buraya olsun” der.        Kanuni Sultan Süleyman kutlu rüyadan uyanır, şükürler eder. Mimar Sinan’ı çağırtır. Hiçbir açıklama yapmadan büyük bir heyecan ile rüyada gördüğü yere götürür:   “Buraya bir cami bir de külliye yapacağız.” diye sözlerine başladığında, Mimar Sinan söze karışır:   “ Sultanım, mihrabı burada, minberi burada olsun…”    Sultan Süleyman şaşırır:   “ Sinan sen bu işten haberli gibisin.” der.    Mimar Sinan cevap verir:   “ Sultanım dünkü rüyanızda ben de bir adım gerinizde geliyor idim…”     Temele İlk Taşı Şeyhülislam Ebussuud Efendi Koydu…      Yüzyılın tam ortasında, 13 Haziran 1550 günü padişahın isteğiyle Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin mihrab duvarına ilk temel taşını koymasıyla inşaat başladı. Cami o günlerin en büyük külliyesiyle birlikte tasarlanmış, Fatih Külliyesi’nden sonra bir bakıma devrin en büyük üniversitesinin merkezi olarak planlanmıştır. Etrafındaki binalar camiyi örtmediği gibi, araziye uygun yayılan küçük bir şehir görünümündeydi.      Türklerin en büyük hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın adıyla anılan “Süleymaniye Camii” ihtişam ve zarâfet yönünden yalnız Türk mimarîsinin değil, bütün dünya mimarîsinin de en seçkin eserlerinden biridir. Pek çok mimarlık tarihçisi de bu kanaattedir. Ayrıca Mimar Sinan, caminin ve külliyenin inşaatında bugün bilinen deprem mühendisliği tekniklerini yerine getirmiştir.      Klasik Osmanlı mimarîsinin en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye Camii, her şeyden önce İstanbul’un siluetine yeni yükseltiler getiren ve bu siluetiyle şehrin değişik semtlerinden fark edilen bir yapıdır.      Mimar Sinan, bu caminin yerini tespit ederken büyük bir şehirci olduğunu da göstermiştir. Cami yapıldığında, Sultan Ahmed Camii, Bayezıd Kulesi, Eminönü Yeni Camii ve Nuruosmaniye Camii mevcut değildi. Bu durumda, Pera, Galata, Haliç’ten bakıldığında siluete en hâkim yapı o idi. Boğaziçi, Tophane, Üsküdar ve Adalar’dan bakan bir kimse Ayasofya’nın tek rakibi olarak onu görüyordu.       Bugünkü ölçülere göre bile oldukça hızlı ilerleyen inşaat, gerek projenin büyüklüğü, gerekse Mimar Sinan’ın başka inşaatlarla da ilgilenmek mecburiyetinde olmasından dolayı, inşaatı takip edenlerce zaman zaman duraklıyor gibi anlaşılıyordu. Mimar Sinan’ın rakipleri ve her devirde rastlanan entrikacı tipler yüzünden, padişahta da böyle bir intiba uyandırılmıştı.   İki Ayda Biter Padişahım!      Nihayet bir gün Mimar Sinan’ın inşaatla meşgul olduğu bir sırada padişah çıkageldi. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatır:     Bir gün , caminin minber ve mihrabının yapılmasıyla meşgul olurken, padişah geldi. Binanın süratli yapılmadığına hiddetlendiler. Ben de:   “ İki ayda tamam olur.” dedim.    Padişah, orada hazır olan ağaları şahit tutup: “ Hele iki ayda tamam olmaz ise seninle görüşürüz!” dedi.    Saraya gidince de Haznedar başı ve sâir ağalara buyurmuşlar ki: “ Mimarın aklını kaçırdığı belli oldu. Hiç iki ayda bu kadar iş yapılır mı? Herif, başı korkusundan aklını kaçırdı, çağırıp siz de sual ediniz.” demiş.    Beni çağırdılar, doğruca saraya gittim, sordular, orada da iki ayda biteceğini söyledim. Gece gündüz durmadan çalışıldı. Yine bir gün padişah gelerek: “ Sözünde kararlı mısın?” dedi. “ Evet ” dedim.     Açılışı Sinan yaptı…   Cami 15 Ekim 1557 günü tamamlandı. İnşaat yedi yıl sürdü. Mimar Sinan bu olayı şöyle anlatıyor:   “İki ay tamam olunca bina da tamam oldu. Anahtarını padişahın mübarek ellerine verdim ve dua edip el kavuşturup durdum.” Padişah da:  “ Bu bina eylediğin beytullahı yine senin açman evlâdır.” dedi, dua ve senâ edip anahtarı verince: “ Ya Fettah!..” deyip açtım.      Mücevherat Harca Karıştırıldı!      İnşaat sırasında özellikle temel hazırlığı gibi teknik sebeplerden dolayı, uzun bir süre, bir türlü göze görünür ve herkesin anlayacağı duruma gelemeyen Süleymaniye için, İran’da da dedikodular çıkmıştır. Bu durumu, parasızlıktan iş gecikiyor intibası vererek kaşımak isteyen  İran şahı Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’a -özellikle sultanı incitecek şekilde- para yardımı niyetiyle bir sandık mücevher gönderir.   Koca Sultan Süleyman durur mu? Tabii olarak hediyeyi iâde etmek nezaketsizliği göstermez.  Tahmasb’tan gelen bütün mücevherleri kırdırıp ezdirir ve o sırada yapımı devam etmekte olan kıble istikametindeki sol uzun minarenin harcına kattırır. Güneşi arkadan aldığı zaman pırıl pırıl parlayan bu minareye bunun için “cevahir (mücevher) minaresi” denilmiştir.      Haç da Hak Ettiği Yerde!      Yine Süleymaniye Külliyesi’nin yapımı sırasında “İslam dünyası yine bir şaheseri ortaya çıkarıyor” haberleri ile telaş içine düşen Vatikan bir mermer blok içerisine dışarıdan belli olmayacak şekilde “Haç” döktürür ve Sultan Süleyman’a “Mâbedinizin minberi için hediyemizdir.” diye gönderir.       Sultan Süleyman bu hediyenin istihbaratını almış ve Mimar Sinan’a bloku ortadan kestirip “Haç”ı ortaya çıkartmıştır. İki parça olan mermer ve haçlar yine iki adet olan ve dış avludan iç avluya geçen kapıların girişinde yere yerleştirilmiştir. Böylelikle bundan böyle avluya girecek olanlar “Haç”ı çiğneyip girecektir. Daha sonra Vatikan’a haber yollanmıştır:   “Hediyenizi aldık, kabul ettik, doğru yere yerleştirdik.”      Bugün yerlerdeki haç, iyice aşındığı için çok zor ve ancak çok yakından seçilebiliyor, ama blok hâlâ yerinde…              Kaynak: Sinan ve Çağı – Selçuk Mülayim            Muhteşem Süleymaniye – Boğaziçi Yöneticiler Vakfı
S. Ahmet Arvâsi’ye Göre Bazı Kavramlar M.Halistin Kukul Bilgi: “Canlılar içinde, bilgi edinmeye en istidatlı olanı insandır. Hatta, bir bakıma, “bilgi”, insan için mevcuttur, denebilir.İIim-San’at-Din:“İslâm kültür ve medeniyetinde, ilim, sanat ve din, bir diğeri ile çelişmeksizin, tam bir “tevhîd şuuru” ile hayran kalınacak bir terkibe ulaşmıştır.”Türk milleti: “Türkler, yalnız askerî sahada değil, içtimaî, iktisadî, ahlâkî, bediî ve fennî konularda büyük eser ve   hamlelerle İslâm Dünyâsı’nın şanını ve şerefini yüksek tutmasını bilmişlerdir.”Millî devlet: Millî devlet, herhangi bir sınır ve zümreye imtiyaz tanımayan devlettir. O, bütün tabakaların, bütün içtimaî birimlerin hak ve menfaatlerini koruyan, savunan, dengeleyen ve milletin vicdanında saygı ve îtibar bulan ve bizzat milletin teşkilatlanmasından doğan “bir otorite”dir.”Milliyetçilik: “Bir milletin gücü, “milli şuurunun” uyanıklığına bağlıdır. Bu şuur güçlendikçe “milli birlik” ve “dayanışma ruhu” artar. Biz, Türk milliyetçileri olarak “milli şuurun” yüksek gücüne inandığımız kadar, fertlerin “şahsiyet olma”  istek ve irâdesini de inkâr etmeyiz.”Aile: “Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere, bütün Şanlı Peygamberler (Hepsine selât ve selâm olsun), insanlığı “Aile” ile başlatırlar. Yâni, İslâmiyet, sosyolojisini, aile üzerine kurar.”Okumak:“Okumak, bir bakıma, başka bir kişinin, zümrenin, neslin, başka bir kültür ve medeniyetin kaydedilmiş duygu, düşünce ve tecrübeleri ile karşı karşıya kalmak demektir.”Târih-Kültür-Ülkü: “Târih, bir milleti (geçmişte), kültür bir milleti (halde) ve ülkü, bir milleti (gelecekte) birleştirir.”San’at: “Her san’at eseri, içinde doğduğu tabiî ve coğrafi çevrenin izlerini taşır. Yine, bunun gibi, hersan’at eserinin böyle sosyolojik, psikolojik ve felsefi bir zemini vardır.”Yine San’at: “San’at, tamamı ile (ferdî bir çığlık) biçiminde doğsa bile, san’atkârın şahsiyeti   içtimaî değerlerden bağımsız değildir.”Dehâ: “Dehâ, kendini (eserleri, buluşları ve” keşifleri) ile ispat eden ve bütün dünyaya kabul ettiren (olağanüstü ve hârika) zekâ ve yetenek demektir.”Kitap: “Dünü yarına taşıyan, insanı insana bağlayan, insanı, insandan ayıran da kitaplardır.”Hürriyet:“Hürriyet için hürriyet olmaz, hürriyetler, insanın gelişmesi ve yücelmesi için birer vasıtadan ibarettir.”Temizlik: “Hiç mübalağa etmeden belirtelim ki, dünyaya ve bilhassa Avrupa’ya temizliği müslümanlar öğretmişlerdir.” Kendini ifâde: “Gerçekten de başarılı insanlar, “kendilerini ifâde ederken” kabanın yerine inceyi, çirkinin yerine güzeli, kötünün yerine iyiyi, süflinin yerine ulvîyi, menfînin yerine müsbeti tercih edebilenlerdir. Büyük edipler, şâirler, yazarlar, ressamlar, mütefekkirler, mimarlar, hattatlar böylece doğarlar.”İnsan ve Değişme: “Hiç şüphemiz yoktur ki, (değişmeye en istidatlı olan canlı varlık) insandır. Çünkü, tâlim ve terbiyeden en çok istifade etmesini bilen varlık odur. Esasen “değişmek” demek, “tâlim ve terbiyeye müsait olmak” demektir.Münevver:“Münevver, üstün bir zihnî güce sahip, zaman içinde, bu gücünü millî ve beşerî tecrübelerle besleyen, belli bir iş ve meslekte mütehassıs, iyice sindirdiği kültür değerlerinden yeni sentezlere gidebilen, Allah’tan başka ilâh tanımayan, bu yüce “tevhîd” inancını, âlemşümul bir mesaj hâlinde, bütün insanlığa ulaştırmaya çalışan, yanlıştan tek doğruya, çirkinden güzele, kötüden iyiye, küfürden imana, vahşetten medeniyete, zulümden adalete, haksızlıktan Hakk’a, kısacası, “karanlıktan nura” doğru yol arayan ve bulan ilim, fikir ve gönül adamıdır.” O’nu bir defa daha rahmetle anıyorum.  
Malazgirt Olmasaydı Türk Devleti Yoktu Yılmaz Öztuna Malazgirt Muharebesi zaferler zaferidir. Bize 2. Anayurdumuz olarak Anadolu’nun kapılarını – hemde ardına kadar- açtı. Malazgirt Türk’ün bütün geleceğini tayin etti. Türkiye Devletinin kurulmasını sağladı. Dünya tarihinin akışını kökünden değiştirdi.

   Hırıstiyan hakimiyeti Van Gölü’nden boğaz içine geriledi. Bütün Avrupa, Anadolu’yu 2. Anayurdu haline getiren Türk’e karşı birleşti. Malazgirt’ten 25 yıl sonra 1.Haçlı seferi oluşarak üzerimize çullandı.

   Türkiye devletini yıkmak ve Anadolu’yu geri almak ilk üç Haçlı seferinde de Hırıstiyanlar için mümkün olmadı. Avrupa günümüze kadar bu olayı unutmadı.

    Malazgirt’ten sadece üç yıl sonra 1074’te Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan’ın kuzeni Anadolu Fâtihi  ve ölümsüz devletimizin ilk başkanı Selçukoğlu Kutalmış oğlu 1.Sultan Süleyman Şah, başkenti İznik olmak üzere Türkiye Devletini kurdu. Üsküdar’a gelip karşı yakadaki Ayasofya’nın kubbesini seyretti.

    Malazgirt’ten sadece 20 gün sonra Avrupa dillerinde Anadolu’ya Turchia (Türkiye) denmeye başlandı. Malazgirt Osmanlı Cihan Devleti’nin oluşmasını sağladı. Selçukoğlu Sultan Alp Arslan’ın en kuvvetli Müslüman ordusu, en güçlü Hırıstiyan ordusu Bizans’a karşı başarı kazamasa idi, bugün biz Türkler, denizlerden uzak, Orta Asya’da yaşıyorduk.

    Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan’ın oğlu Sultan Melik Şah, önce Karadeniz’e geldi. Kılıcını suya daldırdı. Şükür namazı kıldı. Ertesi yıl Akdeniz’e ulaştı aynı şeyi yaptı.

    Türk’ün batıya doğru nice asırlık yürüyüşü hedefine ulaşmıştı. Orta Asya bozkırlarından kopup açık denizlere çıkmıştık. Bundan sonra hep batıya gittik. Çin sınırına dönmeyi aklımıza bile getirmedik.

    Malazgirt olmasaydı, Türkiye Devleti yoktu. Milli Mücadele bahis konusu değildi. Anadolu Hırıstiyan toprağı kalacaktı. Malazgirt’i kazanan ve üç dehşetli Haçlı seferiyle genç Türkiye devletini ortadan kaldırmak isteyen Avrupa’ya karşı Anadolu’yu vermeyen şanlı hükümdarlarımızı tazîm ile anıyoruz.

Malazgirt MarşıAylardan Ağustos, günlerden cuma
Gün dogmadan evvel iklîm-i Rûm’a,
Bozkurtlar ordusu geçti hücûma…

Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillâh… Allahuekber!..

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu,
Ardında Oğuz’un ellibin tuğu.
Andırır Altay’dan kopan bir çığı,

Budur, Peygamber’in övdüğü Türkler…
Ya Allah… Bismillâh… Allahuekber!..

Türk, ulu Tanrı’nın soylu gözdesi,
Malazgirt, Bizans’ın Türk’e secdesi,
Bu ses, insanlığa Hakk’ın müjdesi…Bu seste birleşir bütün yürekler…
Ya Allah… Bismillâh… Allahuekber!..

Nağramızdır bugün gök gürültüsü,
Kanımızdır bugün yerin örtüsü…
Gazi atlarının nal parıltısı

Kılıçlarımızdır çakan şimşekler…
Ya Allah… Bismillâh… Allahuekber!..

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelmaya hey… Kızılelma’ya!!!

En güzel marşını vurmada mehter:
Ya Allah… Bismillâh… Allahüekber!..

                                                               Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Bir Zamanlar Avrupa ve Biz Prof. Dr. Osman Turan 1553 de İstanbul’a gelen Alman imparatoru elçilik heyeti reisi Busbecq’ in Türkiye hakkındaki müşahede ve düşünceleri dikkate şayandır. O Türk ordusunda gördüğü iman,  nizâm, fedâkarlık, ve temizlik dolayısıyla hayranlığını belirtirken, kendi memleketinde  hüküm süren fakirlik, atalet, imansızlık, maneviyat bozukluğu, ordunun disiplinsizliği, subayların zulmü, sefahat, sarhoşluk ve kumardan çok şikayet eder. Ona göre iki düşman kuvvetten biri için çöküş mukadderdir.

 Türk ordusu mağlubiyet görmemiş, tecrübeler kazanmış, sabırlı, intizamlı olup daima zafer şarkıları söylemiş, şan ve şerefe alışmış ve uğurlu istikbale inanarak İran’dan Macaristan’a kadar çok büyük  kaynaklara sahip olmuştur. O, “Bu gidişin sonu hakkında bir tereddüt var mı dır?. Bizim halimiz malûm; ne korkunç şey Allahım!”  cümleleri ile büyük Türkiye Avrupa arsındaki kuvvet farkını güzel  ifade eder.

Busbecq: “ Türklerin mevcûd sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalimizin başımıza getireceği felâketleri düşünüyor, titriyor ve âkıbetimizden korkuyorum.” Cümlesini de ilave eder. Kaynak:  Prof.Dr. Osman Turan – Türk Cihân Hâkimiyeti

İslâmî Türk Kültürü ve Bugünkü Nesil Prof.Dr.Necati Birinci Eski kültürümüzle ilgili neşriyatı  ve şimdiye kadar çıkan eserleri takibedecek olursak, bu işe henüz layıkı ile başlanmadığı açıkça görülür. Oysa harf inkılâbının meydana getirdiği ufuk değişikliği içinde, kültür hayatımızla uğraşanlara düşen en büyük vazife, eski kültürümüzün eserlerini lâtin harfleri ile yenilemek ve onları genç neslin önüne sürmekti.

 Ufku ancak harf inkılâbına kadar uzanabilen bugünkü nesil, İslâmiyetten önceki Türk medeniyeti ve bilhassa İslâmiyet ile geniş bir mecrada çığ gibi büyüyen ve dokuz yüzyıl devam eden İslâmî Türk medeniyeti eserleri ile karşılaşamamakta, onları tanıyamamaktadır. Bu, genç dimağlarda büyük bir boşluk meydana getirmektedir. Kendi kültürüne karşı yabancı kalışın meydana getirdiği boşluk, mazisini inkâr ve batı medeniyetinin gelişi güzel kırıntıları ile dolmaktadır.

 Bir neslin mazisinden beslenebilmesi için, onu tanıması gerekir. Bizde ise en az bilinen şey budur. Herşeyden önce «kökü mazide olan ati» olmak, kültür varlıklarımız ile doğrudan doğruya karşılaşmak, bir tefsircinin netice olarak elde ettiğini başlangıç olarak genç neslin önüne sürmemekle olacaktır. Esas metin olmadan hüküm veya kısa kısa parçalarla neticeye varma bizce ilmî zihniyetin dışındadır.

 Herşeyden evvel bütün kültür tarihimizin hiç olmazsa büyük eserlerini geniş, izahlı şekilleriyle beraber esas metinlerinin baskısı yoluna gidilmelidir. Birbuçuk asırdan beri kendimizi rampa etmeye çalıştığımız Avrupa, bu meselelerini halletmiş ve adaptelerle eski eserlerini yenileme yolunda uzun mesafeler katetmiştir.

Milli ve Dini Kültürümüz Cılız ve Kısır

 Nesilleri, dinî ve millî  kültürümüzün zenginliği içinde yetiştirmekte büyük rol oynayacak olan bu yol, baştarafta da söylediğimiz gibi bizde son derece cılız ve kısırdır. Yapılan bazı parça parça çalışmalar varsa da, bunlar bugünün ilmî anlayışına uymamakla beraber, faydadan uzak, yanlışlarla doludur.

 Kültür meselelerimize ne kadar az ilgi duyduğumuzu göstermek için bazı tarihi ve kültür hayatımıza ait gerçeklerimize bir göz atalım:

 Bütün sosyal kurumları ve idare mekanizması ile, zamanının zirvesine ulaşan, dünya siyaseti güden Kanunî Sultan Süleyman (saltanat devri 1520-1566)’ın devrinde olan şair ve ilim adamlarının sayısı kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre ikiyüzü geçer: Ebussuud, Taşköprü-Zade, Kemal Paşazade gibi büyük fakihlerin yetiştiği bu devirde klâsik edebiyatımızın da en büyük şairleri yetişmiştir: Fuzûlî, Bakî, Hayalî, Yahya Bey, Revânî, Lâmi’î, v.b.

 Fakat bugün, gerek bu büyük fakihlerin ve gerekse bu mümtaz şairlerin hangisinin eserleri faydalanılacak şekilde basılmıştır? Sadece Fuzûlî’nin ve Hayâlî’nin divanı. Bunun yanında Fuzûlî’nin dünya edebiyatında on şaheserden biri olarak kabul edilen «Leylâ ve Mecnûn» adlı Mesnveî’sinin bugün şöhretine lâyık bir baskısı yoktur. Oysa Ruslar, kendileri ile asla ilgili olmayan bu eseri tercüme etmiş ve bale haline getirerek sahneye koymuşlardır. Bir Seyahat Şaheseri

 Yine, edebiyatımızda ve dünya edebiyatında, türünde erişilmesi güç bir zirve teşkil eden “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin kalın el yazması ciltleri de bugünkü nesil için gerçek yönü ile karanlıktan ibarettir. Bu büyük eser, 1314 de Necib Asım’ın çalışması ve İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet’in gayreti ile basılmaya başlanmış, sekizinci cilde kadar olan kısmı Arap alfabesiyle neşredilmiştir.

 On cilt olarak hazırlanan eserin son iki cildi 1935 de Millî Eğitim Bakanlığınca bastırılmıştır. Bu eserin, bilindiği gibi, ilk sekiz cildi Arap harfleri ile olduğundan, bugün için faydalanılması imkânsız durumdadır. Son iki cildi ise, eserin çok küçük bir kısmı olduğundan ve bazı yanlışları ihtiva ettiğinden faydadan uzaktır.

 Bu yayından başka, Reşat Ekrem Koçu, Seyahatname’nin her cildini hülasa ederek bastırmış ise de bu da eserin aslını vermez.

 Kendi millî kültürümüzün büyük bir edebiyat, tarih, coğrafya, sosyoloji ve psikoloji hazinesi olan Seyahatnâme’ye karşı ilgisizliğimize paralel olarak Avrupalılar bu eser üzerinde birçok çalışmalar yapmışlardır. Bilhassa Macar, Rus, Sırp ve Bulgar dillerinde baskıları yapılmış, bu milletler Seyahatnâme’nin kendilerini ilgilendiren bölümlerini süzüp almışlardır.

Diğer Bir Şaheser

 Avrupa ilim çevrelerinde «Hacı Kalfa»  adı ile ün yapan, dünya çapında büyük bir âlim ve edip olan Kâtip Çelebi’nin eserleri de bugün için faydadan uzaktır. Sadece, büyük bir bibliyografya eseri olan Keşfü-z-zünun adlı eseri 1941 ve 1945 yıllarında iki cilt halinde basılmış ise de bugün mevcudu kalmamış olan bu eserin yeniden baskısına gidilmemiştir.

 Bunlara edebiyatımızın mektep kurmuş  zirvelerinin Bakî, Nef’î, Nedim ve Şeyh Galib eserlerinin dahi henüz limî ve faydalanılır şekilde basılmamış olduğunu da eklersek mesele açıkça görülür.

Netice Olarak…

 Bu söylediklerimizden sonra bugün yetişen neslin İslâmî Türk kültürü hakkında varacağı hükümlerin ilmî olma vasfını gözden geçirelim:

 Bir medeniyet hakkında hüküm verebilmek için o medeniyetin yaşanmış vakıalarını tam olarak bilmek, temelini teşkil eden esasları tesbit etmek ve o medeniyet mensuplarının tarihi seyr içinde hayata bakış tarzları ve bunları izah etmek gerekir. Kısaca olaylar, fikrî olgunluk ve san’at, cemiyet hayatı ile beraber ele alınmalı, bir bütün olarak incelenmelidir. Bu incelemenin yapılabilmesi için elde geniş malzeme yığınının faydalanılır bir şekilde bulunması icabeder.

 Oysa bizim asırlar süren göz kamaştırıcı medeniyet mahsûllerimizin henüz yüzde doksan beşinden fazlası bugünün nesli için karanlıktır. Bu nur yığını içine ancak son Osmanlı feyzi ile aydınlanabilenler veya özel ihtisas yapanlar girebilmekte ve alabildikleri kadar ışık ile dönmektedirler. Bu iki zümreden ilki günden güne Hakkın rahmetine kavuşmakta, ikincisi ise gerektiği gibi bir mecrada akıtılmamaktadır.

 Bu durum Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ele alınmalı ve kendilerinden ümit kesilen kuruluşlara bakmadan, eski eserleri Lâtin alfabesine çevirecek ve onları bugünkü nesile tanıtacak bir enstitünün tesisine girişmelidir. Bu yolda yapılacak bir çalışma iledir ki ancak büyük medeniyetimiz araya bir kesinti girmeksizin bugüne kadar takip edilecek bir hale gelecektir.

 Yoksa bugünkü ve gelecek nesillerimizin içinde İslâmî Türk kültürü ve medeniyeti hakkında dolmayacak bir boşluk olacak ve bu boşluk batı kültürünün sapık teferruatı (asla fikrî yönü ile değil) nın at koşturduğu yer olarak kalacaktır.

Türklerin İslâmiyete Hizmeti Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci
   Biz Türkler Temiz Müslümanlarız
Anadolu’nun kapılarını İslâmiyete açan Sultan Alparslan, “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı!” diyerek muvaffakiyeti temiz inançtan bilmiştir.     Türkler, öteden beri muharip bir milletti. Uzun harplere, seferlere, tabiî şartlara mukâvemetleri güçlüydü. Müslümanlığa girdikten sonra, yeni dinlerini gönülden benimsediler. Eski âdetlerinden buna uymayan hususları tamamen terk ettiler. Eski günleri de özlemediler.    Bu hasletleri, onları İslâmiyetin bayraktarı yaptı. İslâmiyet, Türklerin elinde geniş topraklara yayıldı. Avrupa içlerine, Çin ve Sibirya’ya dayandı. Buna, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi deniyor. Türkler, Hıristiyanlığın merkezi olan Roma’ya “Kızılelma” demişler ve fütuhatlarının nihaî hedefi olarak burasını tesbit etmişlerdi.    Güzel Ahlâkın Neticesi    Türklerden, İslâmiyet uğruna ilk cihada girişen Karahanlılar oldu. Uygurların Müslümanlığına vesile oldular. Gazneliler de, Afgan ve Hindlileri İslâmiyete kazandırdı. Anadolu’nun fethinden sonra İslâmiyet Türklerin eliyle Roma topraklarında yayıldı. Yerli halkın yanı sıra, Balkanlarda Pomak, Arnavud, Boşnak, Makedon (Torbeş) ve Patriyotiler; Kafkasya’da Moğol, Gürcü, Laz, Abaza ve Çerkezler; öte yandan Rum, Ermenî, Yezidî gibi Anadolu’nun yerli halklarından bazı kitleler Türkler vesilesiyle gönül rızâsıyla Müslüman oldu.   Türk sultanları, ülkelerindeki cemaatler arasında, sosyal, kültürel ve dinî bakımından herhangi bir fark kabul etmediler, herkese eşit hak ve adalet tanıdılar. Türklerin müsâmahasını ve güzel ahlâkını görerek Müslüman olan gayrımüslimlerin sayısı hiç de az değildir.   Haçlı Seferlerini defalarca durdurmak, Selçuklu ve Osmanlılara nasib oldu. Bu sayede İslâm dünyası müthiş bir felâketten kurtuldu. Yüz binlerce Müslümanı öldüren ve önünde kimsenin duramadığı Moğol ordusunu, yine bir Türk, Mısır Memlûk Sultanı Baybars durdurdu.    ”İ’lâ-yı kelimetullah” denilen, Allah’ın ismini (dinini) her yere duyurmak ve yaymak düşüncesi, fütuhâtı Hıristiyan dünyasına dönük olan Osmanlı Devleti’nde, en yüksek seviyeye ulaştı. XVI. asırda yeryüzündeki dört büyük müstakil İslâm devletinden üçü Türk idi: Osmanlı, Gürgâniye ve İran Devletleri. Dördüncüsü bir ara Osmanlılara bağlı olarak yaşayan Fas Sultanlığıdır. Türkler sayesindedir ki Müslümanlar uzun asırlar boyu birlik ve beraberlik içinde yaşamıştır. Türk hâkimiyeti Hindistan’da 1858; İran’da 1925’e dek sürdü.   Türkler asırlar boyunca, İran kavmiyetçiliğini sembolize eden ve İslâm birliğini tehdit eden Şia inancıyla çok mücâdele ettiler. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdad’a girerek halîfeyi Şiî Büveyhoğulları’nın esâretinden kurtardı. Selçuklu kumandanlarından Salâhaddin Eyyûbî de İslâm ülkelerini karıştırmak üzere propaganda faaliyetleri yürüten Mısır’daki Şiî Fâtımîleri ortadan kaldırarak İslâmiyete büyük hizmet etti.

   Yavuz Sultan Selim de, Anadolu’da ajan faaliyetinde bulunan Safevî Devleti‘ni bozguna uğratarak, Hurûfîlerin gücünü minimuma indirdi. Osmanlılar, ayrıca, XVIII. asrın sonlarında ortaya çıkan Vehhâbîleri de sindirdi. Türkler olmasaydı, İslâmiyetin ilk zamanki saflığıyla bugüne intikal edeceği şüphelidir. Nitekim Türk hâkimiyetinin çöktüğü son asırda, İslâm ülkeleri ya emperyalist devletlerce işgal edilmiş; ya da bu heretik grupların veya sosyalist ihtilalcilerin hükmüne girmiştir.    Türklerde Âlim Yok Mu?    Türkler, İslâm âleminde asırlar boyu hep hâkimiyeti ellerinde tuttular. Bu sayede İslâmiyet bir hayat dini olma sıfatını devam ettirdi. Türk devletlerinde din ve fen ilimlerine çok ehemmiyet verildi. Karahanlılar zamanından itibaren pek büyük âlimler yetişti. Usul-i fıkıh ilminin esasını ilk defa bunlar kurdu. Hakîm-i Şehîd, Kerhî, Hindüvânî, Ebü’l-Leys Semerkandî, Ebû Bekr Hârezmî, Debbûsî, Hulvânî, Pezdevî, Hâherzâde, Sadrü’ş-Şehîd, Nesefî, Buhârî, Serahsî, Kâsânî, Kâdıhan, Merginânî, Üsrüşenî ve ismini sayamayacağımız kadar çok sayıda hukukçu bu coğrafyada ve Türkler arasından çıktı. Ebû Mansur Mâtüridî, Semerkandlı bir Türk idi.    Gazne, Semerkand, Buhârâ, Delhi, Kazan, Herat, İstanbul gibi kültür merkezlerinde tanınmış Türk âlimleri yetişti. İbni Melek, Molla Fenârî, İbnü’l-Hümâm, Hızır Bey, Hayâlî, Molla Hüsrev, Sa’dî Çelebi, Şeyhzâde, Halebî, Taşköprüzâde, Birgivî, Ebussuûd, İbni Kemal, Hâdimî hep Osmanlı ülkesinde yetişmiş Türk asıllı âlimlerdir. Ahmed Yesevî, Bahaddin Buhârî, Ubeydullah Ahrâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bayram Veli gibi mutasavvıflar da, hep Türk hâkimiyeti devrinde yetişti. Bunlar, Anadolu ve Rumeli’nin Müslümanlaşmasında; millî birlik ve beraberliğin, ayrıca cemiyet nizamının muhafazasında mühim rol oynadı.   Osmanlılarda halk ve devlet adamları Türkçe konuşmakla beraber, İslâm dininin aynı zamanda dünya işlerini de tanzim etmesi sebebiyle Türkler Arapça’yı ilim dili olarak muhafaza ederek saf bir biçimde günümüze kadar intikalini sağladılar. Arapça’nın gramerine dair eserleri de hiç Arap ülkesinde yaşamayan Türkler yazmıştır ki, İmam Birgivî bunlardan en meşhurlarıdır.   Fen ve Sanatta Birinci Sınıf Eserler Verdiler    Müslüman Türk devletlerinde sadece din ilimlerinde değil; müsbet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbni Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Algoritma ve cebirin babası Hârezmî; astronom Uluğ Bey hep Türk asıllıdır.   Kâğıt, matbaa, barut, pusula, orijini Çin bile olsa, Uygurlar tarafından geliştirilip dünyaya tanıtılmıştır. Semerkand, zamanında, en kaliteli kâğıt imal edilen yer idi. Selçuklular devrinde bilhassa tıp ilmi çok gelişti. Anadolu’da birçok tıp fakültesi, hastahâne kuruldu. Akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapıp tedavi eden Türkler oldu.    Pirî Reis, Seydi Ali Reis, Kâtib Çelebi, dünya çapında coğrafya âlimleri olarak kabul gördü. Yeni kıtaların keşfinden hemen önce bu coğrafyacıların yaptığı ve aslına oldukça yakın haritalar herkesi hayrete düşürmektedir.   Türklerin yaşadığı şehirler, dünyanın en kalabalık ve en mamur şehirleriydi. Asya içlerinden Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sahada o devrin Türk devletlerinden kalma çoğu birinci sınıf sanat eserleri görenlerin gözünü kamaştırmaktadır. Türkler bu çağda sanat dünyasına mühim yenilikler getirdiler. Kendilerine has bir üslup kullanarak İslâm medeniyetini inkişaf ettirdiler.

Derinlerdeki dostluk: “Osmanlı Askerinin Merhameti” Gökhan Karakaş I. Dünya Savaşı sırasında Türk topçusu tarafından Kemer’de batırılan Fransızların  “Paris II” gemisi, onlarca yıl sonra Türk ve Fransız dalgıçların dostluğuna şahitlik ediyor. O dönem gemiden kurtulan Fransız askerlerine gösterilen büyük yakınlık, şimdi de onların torunlarına gösteriliyor.           Savaş sırasında Akdeniz’e göreve gönderilen Fransız filosunun en önemli gemilerinden “Paris II”, 13 Aralık 1917’de Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul tarafından batırılmıştı. Gemiden kurtularak kıyıya doğru yüzen 19 Fransız asker ise, öldürülmeyi ya da işkence görmeyi beklerken, büyük dostlukla karşılaşmıştı. Fransız askerler misafir gibi ağırlanmış, yaraları sarılmış, sıcak bir ortam sunulmuştu.    Komutan Rolen’in köpeği Mastik’in bile bakımını yaptıran Yüzbaşı Ertuğrul, Fransız askerlere gösterilen ilgiyi paylaştığı anılarında:  “Zaferden mütevellit (dolayı) neşemizi, mustarip (üzüntülü) yaralı esirlerimize hürmetten göstermedik” demişti.    Ünlü yazar Pierre Loti’nin aktardığı bu tarihi yakınlaşma 92 yıl sonra bugün de Kemer’de devam ediyor. Kemer Marinası açıklarında 33 metre derinlikte bulunan gemiyi görmek isteyen Fransızlar, Türk balıkadamlarının yardımıyla “Paris II” ’yi yeniden keşfediyor.    Kaynak – Milliyet
Dünyanın Bütün Çiçekleri “Albayrak” Yanında Renksiz ve Kokusuzdur Sabih Bey Fahreddin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Medine-i Münevvere’yi İngilizlere karşı müdafaa ederken askerler  büyük zorluklarla karşı karşıya idiler. Çok şiddetli sıcak ve açlık en büyük problemdi. Ayrıca bölge muhasara altında olduğundan İstanbul ile irtibat tamamen kesilmişti.  Demiryolunu da İngilizler  tahrip ettiğinden, erzak nakli imkanı da kalmamıştı.

    Büyük zorluklar içinde Medine-i Münevvere’yi müdafaa eden askerlerin, moral ve azimlerinin bozulmaması için Fahreddin Paşa çeşitli tamimler neşrediyor ve muhtelif sosyal  faaliyetler hazırlıyordu. Bunlardan birisi de asker ve subaylar arasında yapılan Bayrak – Sancak makale yarışması idi.  Eli kalem tutan herkes bu müsabakaya iştirak etti. Hazırlanan yazılar içinde  tarih ve edebiyat bakımından en kıymetlisi Sabih Bey’e aitti. Sabih Beyin bu yazısı sadeleştirilerek aşağıda sunulmuştur.    (Editör)

    … Osmanlı Sancağı, lügatin dediği gibi hakikatte uzun bir sırığa takılmış renkli bir bez parçası mı? Hayır, O, ecdâdın ve “Âl-i Osman”ın  pak ve mübarek kanlarıyla dokuyarak bize teslim eyledikleri bir emanettir. O, öyle bir örtüdür ki; bütün Osmanlılığın mevcûdiyetini, şan ve şerefini, tarih ve mukaddesâtını, kadınlarımızın ırz ve namusunu, kızlarımızın bekâretini, çocuklarımızın saadetini saklıyor. Biz onun üzerine nasıl titremeyiz? Hepimize teneffüs hakkı veren odur. Bizleri bereketlendirip ısıtan hep onun asil ve cömert kalbidir.

    Eğer o çarpmazsa, bizim de nabzımız atmaz, göğsümüz vurmaz. Allah esirgesin, eğer onun gül benzi hasâra uğrarsa “Kâbe”mizin kara gömleği parçalanır. “Peygamberimizin yeşil örtüsü” yırtılır. Analarımızın ak saçı yolunur, kızlarımızın namus perdesi yırtılır.

    Görmüyor musunuz? Ne kadar canlı, asabî, cesur, yiğit ve benzerlerinden üstün!… Hiçbir gelin o kadar sevimli, zarif ve nazlı olamaz. Hiçbir delikanlı onun kadar boylu poslu, hareketli ve dinç değildir. Bizzat atalarımızın zaferle, üstünlükle dolu ruhunu taşımasaydı, saflarımızın önünde bu kadar kahramanca göğüs gerer miydi?..

    Sancağımız ebedî hayat ile bahtiyardır. Vatanın fedakâr çocukları kanlarını, canlarını ona hîbe ederek kattıkları içindir ki; daima böyle genç ve dinç kalacaktır.

    Karşısında durarak saygı töreni yapmamız sebepsiz değildir. Biz onda, bütün “Âl-i Osman”ı, mâzimizin kahramanlarını, mefkûremiz uğrunda can veren bütün babalarımızı ve vatan  evlatlarını  selamlıyoruz.  Tarihimiz kaybolursa, Sancağımız onu yeniden yazarak meydana getirebilir. Ona bakarken nasıl göğsümüz kabarmaz , nasıl gözlerimiz yaşarmaz?…  Yedi asrın şanını ve yüceliğini, elemlerini ve fâcialarını içine alan bu emsalsiz sahne bizi saatlerce hıçkırtıp ağlatsa yeridir!…

    Ya o al rengi biliyor musunuz? Memleketin kaderi ve geleceği için o kadar cömertçe akıtılan kanlara işaret ediyor… Hakikattir ki babalarımız, yurdumuz için kadınların da yapabilecekleri gibi yalnız gözyaşı dökmediler.

    Bu ocağı kurarken, bizzat kendilerini kurban ettiler. Sancağımızı kaldırmak için düştüler. Onun şan ve şerefle dalgalanması için kendi ciğerlerinin nefes alıp vermelerinden kısarak tasarruf ettiler.

    Onda çırpınan şey, geçmişlerimizin gayretli ruhlarıdır. Onun mukaddes alevinde yanan çıra, şehitlerimizin intikam parçalarıdır.

    Dünyanın bütün çiçekleri “Albayrak”ın yanında renksiz ve kokusuzdur. Biz onun katmerlerinde bizzat cenneti koklarız. Bozkırlarda onun ateşi etrafında ısınırız, kum çöllerinde onun gelincik tazeliğiyle yüreğimizi tazeleriz. Fecrin akını gibi bir gecede Asya’dan Avrupa’ya baskın yapan Bayrağımızı bütün ufuklar tanır… “Eflak”, “Buğdan” ovaları; “Avusturya-Macaristan”, “Lehistan” sahraları; “Volga-Tebriz” illeri; “Cezayir-Nis” sahilleri hep onun devrine ve eteğini öpme saadetine erdiler.

    “Bosna ve Kırım”ın bahçeleri, İran‘ın gülistanları bu kadar güzel, canlı bir gül daha aslâ vermeyecek. Tuna yalıları, Hind suları “Hilâlimiz” gibi kıymetli taşlarla bezenmiş ve şa’şaalı bir gerdanlık hayat devam ettikçe takınmayacaktır. 

    Atalarımız, nasıl bayrağımızı damarlarının en kıymetli yakutlarıyla bezemişlerse, analarımız da en güzel incilerini onun üzerine işlemişlerdir.  Şu “Ay”a bakınız,  ne kadar temiz ve şeffaf!… Mukadderatımızın  ziyneti içinde en kıymetlisi, şüphe yok budur. Çünkü; sevgili ninelerimizin sıcak ve samimi gözyaşlarıyla süslenmiştir. Ya hepimizin gözbebeği olan şu parlak “yıldız…” Bizi bütün gece yatağımızın başucunda uyanık bekleyen odur!… Hayatı boyunca bir kere bile kirpiklerini kırpmamış, her zaman üzerimize titremiş, obamızı, yurdumuzu, serhadlerimizi canını verircesine korumuştur.  Bize olan yumuşaklığı ve şefkati annelerimizinkinden fazladır. Nazarı kuru fakat gözleri doludur.

Sancağımızın şan ve şerefle taşıdığı büyük yük altında henüz kanayan yaraları da vardır. Onun vakit vakit kabaran göğsü, çocuklarına söylemek istemediği, bununla beraber hepimizin bildiği kederlerini kâfi derecede açıklar. Bu yaraları zaman ve unutmak tedavi edemez. Onları sarıp kapatacak olan ancak genç nesillerdir ve bayrağımız işte bu ümit ile mağrur ve gururunda ma’zurdur. İnsaf ediniz, hangi baba evlatlarına mağrur olmaz?…

    Asırları iftihar edilecek şeylerle doldurmuş, bütün Şark’a hakikî bir fecir, aydınlık getirmiş, Allah’ın birliği davası, peygamberinin hidayet yolu, Hakk’ından ve nefsinden emin olanlara has bir kahramanlıkla, her zaman bir başına müdafaa etmiş, insaniyetin mazlum olan yarısını bağrına basmış olan Sancağımıza lâyık olduğu zafer ve istikbâli Allah ihsan edecektir!… Bizzat istikbâl, ondan başkasının dudağını açmasına müsaade etmeyecektir. Her Osmanlı genci, elinde olmadan Bayrağının aşkıyla yanar. Onun gölgesinde gelecek her ölümü, vallahi anası gibi kucaklar!…

    Boralarla şakalaşan, tayfunlarla oynaşan, tarihlere meydan okuyan ve dünyalarla savaşan Türkler’in Bayrağı!… Fatihler’in Sancağı hakkındaki hikayeler aşk ve ölümle nihayet buluyordu.

Kaynak: Nâci Kâşif Kıcıman- Medine Müdafaası

Tarihin En Büyük Göç Faciası İbrahim Arvas 1914 yılı Birinci Dünya Savaşında, Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal etti. Rus orduları Trabzon, Erzurum, Erzincan,Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirdi.Bu sebeple bu vilayetlerden milyonlarca insan Batı Anadolu’ya ve Güney’de Irak’a doğru göç etti.  Bu muhâceret, insanlık tarihinin kaydettiği en büyük facialardandır. Göç esnasında yüz binlerce insan açlık ve hastalıktan öldü. Savaşın başlangıcında, Rusların Van vilayetine yaklaşmasıyla Ermeni zulmü de çok artmıştı. Bunun üzerine, bölgedeki halkın hemen hemen tamamı, o zaman Osmanlı toprağı olan Kuzey Irak’a göçtü.  Bu hicrette büyük İslam âlimi Abdülhakim Arvâsî Hazretleri de bulunuyordu. Abdülhakim Arvâsî Hazretleri, göç esnasında yaşanan faciayı “Âdem aleyhisselam’dan bu güne kadar böyle bir felaket görülmedi!” şeklinde ifade etmiştir.  Irak’a hicret edenler arasında bulunan Van eski Milletvekili İbrahim Arvas Bey, yaşadıkları faciayı, hâtıralarında özetle şöyle dile getiriyor:       Editör    Açlıktan ve Hastalıktan Her Gün Binlerce İnsan Ölüyordu!   Rusların Doğu Anadolu’yu işgâli neticesinde bölge halkı, canlarını kurtarmak için, fakirlik ve yoksulluğa dayanamayarak Irak ülkesine aktı. Bu sırada salgın hastalıklar, kolera, tifo, tifüs ve dizanteri de baş göstermişti. Hastalığa yakalananlar 12 saat içinde ölüyordu. Salgın bütün şiddetiyle hüküm sürüyordu. Her konak yerinde 5–10 ölü bırakan muhâcirler, bu suretle yüzde elli zayiat verdi.   İlaç hiç yok, yiyecek yok, bakkal da yok, hükümet insan başına üç kuruş para yevmiye veriyordu. Bir çay 5 kuruş idi. Bir muhâcir, iki yevmiye nafakasına bir çay içebiliyordu. Bu zulmü halka revâ gören İttihat ve Terakki idaresi, elbette ki batacaktı, battı.   Musul sokaklarında bilhassa mülteci ve asker olarak günde üç yüz küsur insan açlıktan can veriyordu. Musul’un kazaları bulunan Zaho, Duhuk, Erbil ve Akra’da durumlar aynı idi. Ölüler defnedilemiyor, köpeklere ikram ediliyordu. Bilhassa hastanelerde, nekahet halinde bulunan askerlerle muhâcirler hayatta en feci ve zor günlerini geçiriyordu ve çoğu açlıktan ölüyordu. Musul vilayeti ile Kerkük mutasarrıflığı kazâ ve köylerinde günde yaklaşık bin kişi açlıktan ölüyordu.   Bir Gün Gelir de Musullular…   Musul merkezinde o zaman yüzden fazla milyoner tüccar vardı. Büyük çiftçilerle pek çok zahire ambarları vardı. Bunlardan hiç birisi, ne bir askere ve ne de bir muhacire yardımda bulundular. Vicdanları aslâ tınmadı. Cenab-ı Hak Âdil-i Mutlaktır. Bir gün gelir de Musullular veya evlâdı, ahfadı, ( çocukları, torunları) intikamı ilahiye maruz kalacaklardır.  Diyarbakır ve Adana’daki muhacirler de çok sıkıntı ve sefalet çektiler. Amma acından ölen olmadı. Musul’daki gibi hayvan leşleri ile kedi ve köpek yemediler.  Bu göç neticesinde Van vilayeti ile Hakkâri sancağının zaiyat  bilançosu şöyledir; kolera, tifo, tifüs, dizanteri, açlık ve sefaletten toplam yüzde sekseninin telef oldukları muhakkak. Muş, Bitlis, Bayezid vilayetlerinin ise yüzde altmış telefât verdiği gerçektir. Servet ve mal kaybı ise yüzde doksan dokuzdur. Memleketin en zenginleri, hicretten bir hafta sonra muhtaç ve perişan halde kaldılar. Kaynak: Tarihi Hakikatler- İbrahim Arvas
Bir Zamanlar Biz Böyle İdik Araştırmacı Faziletliydik: Kimsenin malına, mülküne göz  dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik. Dürüsttük: Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nın en  görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: “Türklerle alışveriş et, yanılmazsın.” İtibarlıydık: Bir zamanlar Hollanda Ticaret  Odası’nın toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu. Temizdik: Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı  askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor: “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında  sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları  dökülür.” Çevreciydik: Kurak günlerde ücretle adamlar tutup  sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için  saçak altlarına kuş sarayları yapardık.Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez. Harama el sürmezdik: Fransız müellif Motray, 1700’lerdeki halimizi şöyle anlatıyor: “Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere  Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.” Medeni idik: İngiliz sefiri Sör James Porter ise, 1740’ların Türkiye’si için şunları söylüyor:”Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren  emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde isbat  etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.” Dosdoğruyduk: Fransız generallerden Comte de  Bonneval ise, şu hükmü veriyor: “Haksızlık, tefecilik, karaborsacılık ve  hırsızlık gibi suçlar,Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük  gösterirler ki,insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.” Hırsızlık nedir bilmezdik: Fransız müellif Dr. Brayer, 1830’ların İstanbul’unu getiriyor önümüze:”Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” Ubicini, Dr. Brayer’i şöyle doğruluyor: “Bu muazzam payıtahtta (İstanbul)  dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri  ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede  dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün
geçmez.” Naziktik: Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini, yine  1880’lerin “biz”ini anlatıyor bize: “İstanbul Türk halkı  Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga  enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki;  ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz  kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.” Cihana örnektik: Türkiye Seyahatnâmesi’yle meşhur  Du Loir‘un 1650’lerdeki hükmü şöyle: “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.” Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi,  hayvanları, hatta bitkileri bile kapsıyordu. Hayata karşı saygılıydık: Bu konuda dilerseniz Elisee Recus‘u dinleyelim,bize 1880’lerdeki halimizi anlatsın: “Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok  köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır… Türklerle Rumların karışık  olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.” (Küçük Asya, c. 9) Hayırseverdik: Tekrar Comte de Marsigli’yi dinleyelim: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına  şahit oldum.” Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri  gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor: “Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki,  bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.”

 Bu tespiti, İslâm ve Türk düşmanı avukat Guer misallendiriyor: “Türk  şefkati hayvanlara bile şâmildir” dedikten sonra şu örneği zikrediyor: “Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar…  Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip  sulatacak kadar merhametli müslümanlara bile rastlamak mümkündür… Birçokları da sırf azad etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk’e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: “Allah’ın rızasını kazanmağa yarar.” Galiba geçmişimizden uzaklaşmak bize çok pahalıya patladı. Yahya Kemal Beyatlı‘nın bir tespitiyle yazımızı noktalayalım: “Eski Türklerin bir dinî hayatları vardı, dinî hayatları olduğu için de çok şeyleri vardı; yeni  Türklerin de dinî hayatları olduğunda çok şeyleri olacak.”

Bir Kalem ve Gönül Alpereni: Prof. Dr. Erol Güngör Hüdavendigar Onur Erol Güngör, toplumumuzun meselelerine eğilen, batılılaşma karşısında yerli kültürü savunan, halk kültürü ve münevver kültürü arasındaki farkı inceleyen, dünden bugüne geçiş sürecinde Anadolu Türklüğü’nün değerlerini kurtarma ve gelecek nesillere aktarmanın kavgasını veren bir sosyolog ve fikir adamıdır.    Erol Güngör, “Eğer bizim eskilerle olan kültür bağlantımızda büyük ve feci bir kopukluk olmasaydı, bugün eski-yeni kavgası diye mânâsız bir çatışma olmayacaktı.” fikrini savunur. Bu sebeple Erol Güngör, eserleri dikkatlice okunması gereken, fikirlerinin tartışılmasında yarar olan, ruh dünyası geniş, önemli isimlerden biri olarak görülmektedir.    Erol Güngör, 1938’de Kırşehir’de doğar. Dedesi Kırşehir ulemasından Hacı Hafızoğlu’dur. Babası Abdullah, annesi Gülsen Hanım’dır. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamlar. Taberi Tarihi’ni ezberler. 1961’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun olur.    İşte Hakikî Eserim!    Öğrencilik yıllarında Türk fikir hayatının önemli simalarından Fethi Gemuhluoğlu ve Profesör Mümtaz Turhan’la tanışır. Mümtaz Turhan’ın başkanı bulunduğu Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’ne asistan olur. Erol Güngör’ün Türkiye ve dünyadaki gelişmeler hakkında yaptığı tespitler, fikir üretimi Mümtaz Turhan’ın dikkatini çeker. Mümtaz Turhan, bu yüzden genç asistanı hakkında “İşte benim hakiki eserim, Türkiye onunla büyük bir âlim kazanacaktır” diye övünmüştür.    1965’te doktorasını verir. 1966’da ABD Colorado Üniversitesi’nden sosyal psikolog Kenneth Hammond’un daveti üzerine Amerika’ya gider. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde milletlerarası bir ekibin çalışmalarına katılır.    1968’de yurda dönerek Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’nde sosyal-psikoloji derslerini yürütür. ‘Şahıslararası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü’ teziyle 1970 yılında doçent, 1978’de ‘Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar’ adlı teziyle profesör olur. 1982’de Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edilir.    Yeni İstanbul Gazetesi’nde musahhih olarak çalışır. Bu arada Töre, Türk Edebiyatı, Hisar, Yeni Hamle, Yeni Düşünce gibi dergiler ile Ortadoğu ve Millet gazetelerinde yazıları yayınlanır.    Fikirleri kısa zamanda büyük bir okuyucu kitlesinin dikkatini çeker, bu arada üniversite talebelerine de el atar. Onları ruh yapıları ve kapasitelerine göre yetiştirir. Milletinin huzur ve saadetinden başka bir şey düşünmeyen bir idealist olarak tanınır ve aranılan bir bilim adamı olur. Şeyma Hanımla evlenir. 24 Nisan 1983’te vefat eder.    Bir Türk aydını olarak Erol Güngör, gelenekçiliği savunurken, modernleşmeye de karşı değildir. Türkiye’nin süratle modernleşmek zorunda olduğunu, ancak bunu sağlayacak kültür, sanat ve devlet adamlarının bunu yapacak ehliyette olması gerektiğini anlatır. Türk milletinin lider ve bilge kişilere eskiye nazaran daha çok ihtiyacı olduğunu belirtir ve bunu görememenin ızdırabını yaşar.    Manevî Güç    Batı’daki gelişmelere hayran olan, ancak bu gelişmeleri layıkıyla takip edemeyen aydınlarımızın, modernizm adına kendi değerlerine düşman olmasına hayret eder. Zaten gerçek ilim adamı, fenne, tecrübeye ve gelişmeye önem verir. Bu ise dinimiz İslamiyet’in emridir. Her çeşit bilgi ve aleti öğrenmek, yapmak farzdır. Bunun için Şanlı Peygamberimiz ; “Kıyamet günü, şehitlerin kanını âlimlerin mürekkebi ile tartarlar. Mürekkep ağır gelir” buyurmuştur. Erol Güngör, bu yüzden, insanımızın imparatorluğun yıkılışının ardından karamsarlığa düşmesine, ‘biz artık ayağa kalkamayız’ diye, bir dönem yaşanan aşağılık kompleksine kapılmasına tahammül edememiştir. O, Türk evladının, dedesi gibi ilimde, fende dünyaya örnek olabilecek eserler ortaya koyacağına inanmaktadır.    Erol Güngör, eski ile yeni, dün ile bugün arasında köprü kurmaya çalışırken, ecdadımıza yol gösteren, Anadolu topraklarını Türklere vatan yapan Alperenler’i yetiştiren manevî büyükleri örnek olarak göstermektedir. Bugün bu mürşitlere daha çok ihtiyacımız olduğunu anlatan Erol Güngör, merhum Yahya Kemal’in İstiklal Harbi’nde savaşan askerlerimizi anlatırken “Bütün ecdad ruhlarının bu askerlerle yan yana çarpıştığını, hatta eskiden sadece yeşil bayrakla ön saflarda görünen ecdadın bu defa ordu halinde savaşa katıldığını” söylediğini anlatmaktadır.    Erol Güngör’e göre, İstanbul fethedilirken de ordunun önünde bu ruh vardır. Ebu Eyyubi Ensari, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli ve daha niceleri. Ubeydullahi Ahrar hazretlerini de bunlara ilave edebiliriz. Ubeydullahi Ahrar hazretleri bir gün sokakta gezerken, ansızın atını isteyip Semerkand’ın dışına çıkar. Üç gün sonra döndüğünde; “Türk sultanı Mehmet Han kafirlerle harp ediyordu. Onun yardımına gittim. Galip geldi.” der.    Erol Güngör, milletimizin gencinden yaşlısına, aydınından devlet adamına kadar kendine güvendiği ve çalıştığı takdirde aşamayacağı güç olmadığını, bu ruhun bizde olduğunu anlatmaktadır. Bu fikri savunurken geçmişten örnek vermekte, ecdadın bu yüzden başarılı olduğunu ifade etmektedir. Kendine güven, halktan kopmama, teknolojiyi yakından takip etme, bir şeyler üretmeye çabalamayı insanımızın yeniden diriliş hamlesi olarak gören Erol Güngör, bunu başardığımızda Türk’ün yeniden ihtişam ve kudretine kavuşacağını savunur. Bunu yaptığımızda, “Fethettiğimiz her yerde olduğu gibi ecdadın ruhlarının yine hep önümüzde olacağını” belirten Erol Güngör, buna gerçekten inandığı için sürekli çalışarak insanımıza örnek olabilecek bir hayat yaşar.    Erol Güngör, insanımızın rahat ve huzur içinde yaşayabilmesi için fert olarak kendisinin ne yapabileceğinin hesabını yaparken, öldüğü zaman arkasından hayırla bahsedecek ve “Allah ondan razı olsun” diyecek bir hizmet bırakmanın da telaşı içindedir. Bu yüzden, Erol Güngör’ün manevî dünyasının da zengin olduğunu görüyoruz.    Evliyası Olmayan Yerde Türk Yoktur!    O, küfre karşı Yavuz olurken, bilge kişilerin karşısında da başını eğerek ilme ve ilim adamına saygı göstermektedir. Ömrünü ilmî araştırmalarla geçiren Erol Güngör, Taberi Tarihi’ni ezberler, eski eserleri inceledikçe âlimlere saygısı daha da artar ve “Bugün kaybettiğimiz Türk topraklarını dolaşın, karış karış gezin her kasabanın bir fetih hikayesi, bir âlimi vardır” der.    Türk’ün vatan anlayışının çok ulvî olduğunu, nerede bir âlim varsa orasının bir Türk toprağı olduğunu anlatan Erol Güngör, “Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir, eğer olsaydı mutlaka içlerinden ya bir şehit ya da bir ulu kişi çıkardı ve halkın gönüllerini kendi kabri üstünde birleştirirdi. Zaten manevî kudretiyle halkı koruyacak birinin bulunmadığı yerde Türk nasıl yaşar!” der.        Halkımızda çok köklü olan bu bağlılığın hangi kaynaklardan geldiğinin araştırılabileceğini belirten Erol Güngör, kabirlerin ziyaret edilerek dua okunması, hattâ sıkıntılı anlarda ölmüş velîlerden yardım dilenmesi hakkında hadisler bulunduğunu bildirmektedir. Erol Güngör, Türk Milletinin manevî gücünü anlatırken Cezayir’den Macaristan’a, oradan Bağdat ve Yemen’e kadar her türbenin Türklerin eseri olduğunu, Bağdat surlarına hücum ederken can veren Türk erlerinin gönlünde İmamı Azam’ın türbesinin yattığını belirtmektedir.
İnsan Haklarında Tam Bir Örnek: Osmanlı Devleti Oğuz Gökmen Eski Diplomat ve Büyükelçilerimizden Oğuz Gökmen’in Osmanlı Devletinin kuruluş yıl dönümü münasebeti ile Türkiye Gazetesi’nde yazdığı makalade özetle şöyle diyordu. Editör

    Osmanlı denilince akla gelen yüzlerce yıl dünyanın üç büyük kıtasında hükümran olmuş, oralarını din, dil, nesep, mezhep farkı gözetmeden ve şimdilerde olduğu gibi henüz, insan hakları hukukunun üstünlüğünü, Demokrasi gibi kavramların ağızlarda çiğnenmediği dönemlerde insanca, hakça, adalet ve eşitlik üzere gül gibi yönetmiş, bir millet ve Devlet akla gelir, bu düzene de Pax Ottomana denilirdi. Bunun yanlış anlaşılmaması için de parantez içinde eş anlama gelen Turcica eklenirdi.

    Amerika’dan tutunuz Avrupa Birliği diyerek dünyaya yeni bir düzen vermeye çalışan Fransa- Almanya ikilisine, Rusya Fedarasyonu’na varıncaya kadar herkes Balkanların, Orta Doğu’nun bugünkü acıklı haline bakarak bir zamanlar buralarını gül gibi yönetmiş bir ‘Osmanlı tılsımı’ aramaktadır.

    Daha önce yazdım, fırsat düşerse bıkmadan yine de yazarım. Toprağı bol olsun.  Mareşal Tito bir gün o tarihlerde oralarda Büyükelçi olan bu satırların yazarına; “Biz çeşitli dil, din ve kökenden bu 6 ayrı milleti bir arada yönetebilmeyi siz Osmanlı’lardan öğrendik!”

    Benzerini Macarlar da  hala söylerler: “ Eğer Türkler gelmese idi biz Macarca konuşmayı bile unutmuş olacaktık!..” derler.

    Tarihi sevenler bilirler, Orta Macaristan Kralı kendi özel mührünü Türkçe olarak kazdırmıştı. Meali şöyleydi; “Muhibbi Devleti al Osmanım; İtaat üzereyim emre: Kralı Orta Macar’ım, Namım Karoly İmre!..

    Yani ben, “Osmanlı Devleti’nin dostuyum, onun emirlerine itaat ederim. Orta Macaristan Kralıyım. Adım da Karoly İmre!” diyor mühründe adam!.

İttihatçılar Hem Ülkeyi Hem Milleti Küçülttüler Münevver Ayaşlı Başbakanımızdan öğrendiğimiz “ ortadirek”, orta halli halk tabakası değildir. Orta direk, Ulu Hakan, Abdülhamid Han idi. Nitekim onu yıkmakla, koca devlet, ebed müdded imparatorluk çöküverdi. Cennetmekân tahttan indirildiği gün İsrail kurulmuş, Irak petrolleri İngiltere’nin eline geçmiş, Libya’yı kaybetmeden Osmanlı Rumeli’ni de kaybederek Türkler Avrupa’dan elini çekmişti. Evet, artık Avrupa-i Osmanî yok olmuş, tarihe karışmıştı.    İttihatçılar kimin adamı idiler?. Bunlar Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyenlerin isteklerini yerine getirerek 10 sene gibi az bir zamanda koca devletin sonunu  hazırlamışlardı.    İnsanımızı da Küçülttüler    Ben çocuk iken Türkler iri yarı, boylu boslu, geniş omuzlu idiler. Bol et ve hayvani yağlarla pişmiş yemekler yerlerdi, Ulu Hakan’ın, has buğdaydan 2 okkalık ekmeğini yerlerdi. “ Ford comme un Türk”; yani “Türk gibi kuvvetli ” tabirini hak etmişlerdi. Rahmetli Koca Yusuf’umuz başta, bütün pehlivanlarımız rakiplerini titretirdi.     Türk milletinin boyunun kısalması güçten düşmesi, velhasıl formunu kaybetmesi ittihatçılarla başlar, bilhassa Birinci Dünya Savaşında çekilen açlık ve un yerine süpürge koçanıyla yapılan ve hiçbir besleme kuvveti olmayan ekmekler ve gıda ile beslenmişlerdir.    Hey Gidi Günler…     Rumeli’nde, Türk’ün önünde Bulgar ata binemezmiş, hele beyin önünde asla. Şayet bir Bulgar atta ise beyi daha uzaktan görünce hemen attan iner, el pençe divan durur, beyin geçmesini beklermiş.    Editörün Notu:    Bu gün ise Türkiye Türkleri’nin Bulgaristan’a vizesiz, davetiyesiz girmesi mümkün değil…    Kaynak: Münevver Ayaşlı – Rumeli ve Muhteşem İstanbul
Ot Kök Üstünde Biter Prof.Dr. A.Turan Arslan 1992 yılı sonbaharında yabancı  dil bilgilerimi geliştirmek ve meslektaşlarımla bilgi alışverişinde bulunmak üzere Londra’ya gitmiştim. İngilizcemi geliştirmek için katıldığım bir kursta hocalardan biriyle konuşurken: “Sizin bu dilinizde kelimelerin yazılışı ayrı, okunuşu, telaffuzu ayrı; bu durum dilimizin öğrenilmesi önünde çok büyük bir engeldir. Yazıldığı gibi okunur hale getirseniz öğrenilmesi için daha kolay olmaz mı?” demiştim de o İngiliz hoca; “Olmaz!” demişti.
 Sebebini sorduğum zaman ise benim için çok önemli ve mânâlı olan şu cevabı vermişti.

    “… Çünkü, o zaman yeni nesiller Shakespeare’i anlayamaz! Shakespeare’i anlayamayan İngiliz gencini ben ne yapayım!..”. Gerçekten de bu cevap çok yerindeydi. Zîrâ bilindiği gibi Shakespeare, İngiliz edebiyatı ve düşüncesi için çok önemli bir kişilikti. Bu cevabın doğruluğu ve haklılığı zihnimde gün geçtikçe netleşiyordu. Zîrâ milletler medeniyetlerini kendi kültür temelleri üzerine bina etmektedirler. Doğuda da batıda da durum böyledir.

    Üniversitesiyle ünlü Oxford şehrini gezerken gördüklerim de bu düşünceyi destekliyordu. Zîrâ XVI. ve XVII. asırlardan kalan kolej binaları aynen korunuyordu. Yeni ihtiyaçlar için, eski binaları yıkıp yerine yenilerini yapalım dememişler; “kadîmi kıdemi üzere ibkâ edip” ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar için çağın anlayış ve gereğine göre yeni binalar yapmışlardı. Elbette bu doğru bir yöntemdi. Ne yazık ki bizdeki durum, bunun aksine gelişmiştir ve içler acısıdır.
 
    Gerilik Değil

    Bir milletin geçmişiyle ve köklü gelenekleriyle bağ kurmasının asla gerilik sebebi olmadığı ise Japonya’nın geçen asırda ilim ve teknikte gösterdiği gelişme ve yükseliş ile bir kez daha apaçık belli olmuştur. Japon alfabesinin zorluğu ise herkesin bildiği bir keyfiyettir. Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda oradaki Çinlilerin kimbilir kaç bin yıllık gelenek ve mûsikilerini yaşatmak için gösterdikleri çabalar ise unutulacak gibi değildir.
 
    Bizde ise son asırlar ve son yıllarda her yönüyle tarihimiz, kültürümüz ve dilimize karşı takınılan olumsuz tavırları bir tahribat olarak nitelemek bilmem çok mu hamasî bulunur ya da Ziya Paşa’nın şu beytinin manasına uymaz mı?

Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık  
Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

    Dünya milletlerinin kendi kültürlerine bağlılık derecesi yukarda işaret ettiğimiz gibi iken, bizim, dünyayı hayran bırakan kültür mirasımızı nisyana terk edişimiz veya gereken önemi vermeyişimiz ülkesi ve milletini düşünen herkesi derinden üzmekte ve acaba dünyada bizden başka dedesinin mezar taşını okuyamayan bir millet var mı diye düşünceye sevk etmektedir.

    Zîrâ bir milletin geçmişiyle olan bağlarını koparması bir ağacın köklerinin kesilmesine benzer. Bu yüzden genç nesillerin, dedelerinin yaptıklarını öğrenmeleri onların ufuklarını açacak, geçmişle olan bağlarını kuvvetlendirecek ve kendilerine olan özgüvenlerini artıracaktır. Bu konuda çok anlamlı bir atasözümüz vardır: “Ot kök üstünde biter!”.

Türk Çadırları Prof.Dr.Faruk Sümer Türklerin bundan bin beş yüz yıl önce Orta Asya’da, iklim ve coğrafi şartların icabı  olarak, umumiyetle göçebe bir hayat yaşadıkları malûmdur. Öyle göçebe bir hayat ki, bu hayatı yaşıyanlar yazı yazmasını biliyorlar ve kervan ticareti yapıyorlardı. Göçebe hayatı yaşıyan Türkler, iyi ahlâklı olmayı, yoksullara yardım etmeyi seviyorlar ve bunu en büyük faziletler arasında sayıyorlardı.

    Ortaçağdaki göçebe Türk cemiyetlerinde, çok zengin bir asilzadeler sınıfı, her hususta hür olan halk tabakası ve nihayet kara halk denilen, esirlerden oluşan aşağı tabaka vardı, işaret edildiği üzere, Türk göçebe cemiyetinde medeni hayatın birliktelik manzarası ve birçok müesseseleri görülmektedir.
    Çadırda doğar Çadırda Ölürlerdi

    İşte, birçok Avrupalı âlimlerin de belirtikleri üzere, doğuştan asker, teşkilâtçı ve idareci olan Türkler, hep çadırlarda doğmuşlar ve buralarda yaşayıp ölmüşlerdir. Eski Türkler çadıra otak (otağ) adını veriyorlardı ki, bugünkü oda sözü buradan gelmektedir. Otağ ismi, çadır mânasında olarak, Selçuklularda ve beyliklerde olduğu gibi, Osmanlılar’da da kullanılmıştır. Çadır kelimesine gelince, bu da türkçe olup çatmak fiili ile ilgilidir.

             
    Orta çağda, Orta Asya’nın engin bozkırlarında yaşıyan Türklerin çadırları, keçeden yapılmıştı. Şekli yuvarlak olup, sağlam kazıklarla yere bağlanmıştı. Normal halk çadırları sekiz on kişi alacak büyüklükte idi. Asilzadeler olan beylerin ve hanların muhtelif şekil ve büyüklükte otağ yâni çadırları vardı.

    Yağmalı Şölen

    Bunlardan kırmızı atlas veya ipekten yapılmış büyük otağlar elli, yüz kişi alırdı ki, burada resmî toplantılar yapılır, ziyafetler verilirdi. Renk renk kıymetli kumaşlar ve ipeklilerle süslenmiş olan bu otağlar, bâzı zamanlarda ziyafetten sonra içindeki kıymetli eşya ile birlikte ziyafeti veren han veya beyin müsaadesiyle yağmalanırdı.

    Yağma esnasında han veya bey, varsa oğulları ve hatunu ile beraber otağdan uzaklaşırdı. Otağ-ı yağma edenler, yağmadan sonra  han veya beyin huzuruna vararak onu selâmlarlar ve yağmaladıkları eşya ile birlikte kendi yerlerine giderlerdi. İşte eski Türklerdeki yağmalı şölenin aslı budur.

    Çadır, Türkler tarafından o kadar sevilmiş ve ona o kadar alışılmıştı ki, yabancı ülkelerde bulunan ve evlerde oturan Türkler çadırda yaşamanın hasretini çekmişlerdir. Şüphesiz ki, onlar çadıra, hür ve serbest yaşamanın bir timsali nazariyle bakıyorlardı.

    Yedinci asrın başlarında Çin’de bir müddet yaşıyan bir Gök Türk şehzadesi, kendisine tahsis edilen muhteşem bir binada kalmak istemiyerek, bu binanın bahçesine kurduğu bir çadırda oturmuştur.

    Eski Türklerin çadırları, elbiseleri gibi, umumiyetle ak idi. Ancak köle ve cariyeleri, kara çadırlarda yaşarlardı. Büyüklerin çadırlarından bâzıları al, kırmızı ve turuncu idi.

    Arap yazarlarına göre, Peygamberimiz, hayatının son zamanlarında Türk çadırında oturmuş ve bu çadırı çok sevmiştir.

    Otağ-ı Hümayun

    Osmanlı Türklerinin çadırları  da Orta Asyalı atalarınınkinden farksızdı. Osmanlı hükümdarlarının büyük ve muhteşem çadırları vardı ki, buna Otağ-ı  hümayun denilirdi. Otağ-ı hümayun seferlerde, av ve gezintilerde kullanılırdı. Çok güzel, işlemeli ve süslü olan Otağ-ı hümayunlar birçok kısımlara ayrılmıştı.

    Otağ-ı  hümayunların rengi kırmızı idi ve Osmanlı ordusunda padişah, şehzadeler, vezir ve beylerbeyilerden başkası bu renkte çadır kullanamazlardı.

    Padişah otağlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566 da yaptığı Zigetvar seferindeki Otağ-ı pek mükemmel olup, yedi direkli idi. Bu hükümdarın nişancısı ve tarihçisi Celâlzade, bu Otağ-ı pek edibane bir surette tasvir etmiştir. Onun bu tasvirinden anlaşılıyor ki, Kanuni’nin Otağ-ı, renkli şerit ve sırma saçaklarla süslenmişti.

    Padişah otağlarının nezaretine hayme mehterleri adı verilen bir cemaat bakardı. Bu cemaat oda tâbir edilen dört kısma ayrılmıştı. Padişahlar sefere veya her hangi uzakça bir mahalle gidecekleri vakit Davutpaşa, Çırpıcı çayırı ve Üsküdar’daki Doğancılar meydanına hayme mehterleri daha önce hareket ederek otağlar kurarlardı.

    Seferlerde iki otağ bulundurulması âdet idi. Bunlardan birisinde bizzat hükümdar oturur, diğeri de tuğlarla beraber daha ilerdeki menzilde kurulurdu. Tuğlarla Otağ-ı hümayunu nakle memur edilenlerin başlarına, konakçıbaşı denilirdi ki, bunlardan bâzıları beylerbeyi rütbesini haizdi.

    Asker çadırlarına gelince, bunlar koni şekilde olup, pamuktan yapılmıştı. Renkleri beyazdı.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’dan Öğütler M.Halistin Kukul Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, milletinin sevdâlısı bir destan şâiridir. Ondaki bu büyük aşk, Türk milletinin çektiği her sıkıntının bir ifadesi  olarak kendini  ortaya koymaktadır. Böylece; gelecek nesillerin bundan ibret almasını sağlamaktadır.

“Geçmişi öğrenelim, gezip anayurtları;
Görelim, hangi  tasa  öldürmüş Bozkurtları!
Çevirelim gözleri  on dört  asır  Önceye;
Sonra bugüne dönüp dalalım düşünceye…
Seni  özünden vuran düşmanın kimmiş dünkü?
Göreceksin ki, yine  aynı düşman, bugünkü!”

    Gençosmanoğlu; “Bozkurtların Destanı” adlı eserine şu mısralarla başlar: Bu mısralar, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bütün şiirlerinin hülâsasıdır. Biz, sâdece bu mısraları tahlil  etsek bile, 0nun fikir muhtevasını ve bununla birlikte şâirimizin arzularını açıklamış  oluruz.

    Burada   “zaman” ; “geçmiş”tir. “Mekân”; “anayurtlar”dır. Şahıs ise  “Bozkurtlar”!.. “Sonra”  kelimesi kırılma  noktasını teşkil  eder. Ve zaman “bugün”e döner. Geçmiş’te Bozkurtları öldüren  tasa  ile; “bugün”, “seni” yâni  (beni, bizi, onu)   “özünden vuran düşman” aynîleşmektedir. Demek ki, zaman’ın değişmesi hiçbir şeyi  değiştirmemiştir.

    Şâir, burada bir noktaya  dikkat çekiyor: “Dalalım düşünceye…” diyor.

    Kanaatime göre bugün en büyük noksanlık bu! En büyük gaflet bu! Düşünceye dalmak şöyle dursun, düşünmenin kenarından bile geçmek zorlaşmış. O kadar  az düşünen bir cemiyet olmuşuz ki, hâlâ “Bozkurtları hangi  tasa öldürmüş” idrâkinde değiliz.

    Bozkurt; Türk milletinin, Müslüman olmadan  önce, Orta  Asya  döneminde, yol göstericisi olarak kabul  edilen millî sembolüdür. Bu, sadece bir semboldür. Zaman zaman, şâir  tarafından “kişi” yerine de kullanılmaktadır. Oğuz Han; “Oğuz Han Destanı”nda halkına  şöyle der: “Bozkurt  sesi savaş parolamız olsun!”

    Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, târihî hâdiseleri büyük bir aşkla, şuurlu bir şekilde destanlaştırmasını bilmiş nadir bir şairimizdir. 0, aynı şuurla  yazdığı “Kür Şad İhtilali Destanı”nda da  şöyle der:

Yıl Milâdın altıyüzkırkı…
Gece…
Vey ırmağının kıyısındayız
Gün doğmadan az önce…
İlkin Karabudak’la Yığaç,
Bir ormanda iki ağaç
Gibi düştüler…
Peşlerinden,
Gümüş’le Tunga devrildi…
Dört delikurt,
Gerdeğe girer gibi gittiler ölüme!
Ölümle öpüştüler!
Hey!.. Hey!…
Yine de hey! Hey!..
Bir yanda Çin ordusu,
Öbür yanda Vey!…
Ortada Kür Şad!…
Olmaz böyle şey!…
Kim derdi ki Kür Şad,
Kemikle et’ti?
O bir kişi değil,
O bir devletti!…
Bayraktı, vatandı…
Bir özge candı….”

   Şâir; “devlet” olabilecek “Kür Şad”lar aramaktadır. “Devlet malı deniz…” diyenler değil; tıpkı “Alp-Erenler Destanı”ndaki Osman Gazi Beğ şiirindeki gibi hissedip-yaşayacak pırıl pırıl nesiller istemektedir:

“Adımız seyfullah yazıldı Arş’a,
Hiç yakışmaz bize niza eylemek.
Gayemiz îlây-ı Kelimetullah,
Sancağı altında gazâ eylemek.

İşimiz, insanı cümle mahlûkat,
İçre en şerefli âza eylemek.

Yoktur töremizde, hem dinimizde,
Canlı bir nesneye ezâ eylemek.
Lâkin, elbet vardır, ezâ edene,
Hak ve hukuk üzre cezâ eylemek.
Muhammed ümmeti olmanın kavli,
Her bir işi,0’na seza eylemek.
Türkmenlik değildir, bilinmiş ola,
Kını kılıçlara koza eylemek.
Tanrı buyruğudur, Oğuz nesline,
Hakk’ı yeryüzünde fezâ eylemek.
Maksat, gönülleri İslam’a açıp,
Hak’dan bir güzelce rıza eylemek.”
    Şâir, bütün niyyetini ortaya koymakta “Oğuz nesline” gereken tavsiyesini yapmaktadır. “Hakk’ı yeryüzünde feza eylemek”i, Allah’ın emri olarak kabul edip, bu “rıza”yı kazanmak isteyen nesillere ihtiyacımız vardır. “Kını kılıçlara koza eyle”meden, ilim ve irfan sahibi olmak lâzımdır.

    Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, esaretin, kime olursa olsun karşısındadır. Kendi milletini çok sevmesine rağmen, insanlığın da refah ve huzur içinde bulunmasını arzulamaktadır. Bunu “Macar Kardeşlerime” adlı şiirinde görmemiz mümkündür:

“İki tutsak kardeşiz
Kahpe acunda.
Senin tutsaklığın yüreğimde ok;
Benim gözyaşlarını senin acında…”
    Bugün; Doğu Türkistan’da, Kerkük’te çekilen acıların aradığı gözyaşları nerededir? Onların “tutsaklığı”na “ok” olacak “yürekler” tükenmiş midir? Şâir, bütün bu endîşeleri hissederek bugünlere, bugünün insanına seslenmektedir.

    Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun destanlarını okuyan genç nesil, ecdadının yaptıklarından gurur duyacaktır. Nasıl bir şanlı ve ihtişamlı mâzîye sahip olduğunun idrâkinde ve şuurunda olacak, geleceğe daha emîn adımlarla yürüyecektir.

    Çalışacak… Çok okuyacak ve ilme sarılacaktır.

İstanbul Halkının Merhameti ve İttihat Terakkinin Zulmeti Mehmet Can Türk dostu olan Fransız yazar Claude Farrére, Türk halkına, Türk insanına karşı büyük bir sevgi ve ilgi duyardı. Türk olan her şey ona coşku verirdi. Bu onun değişmez yönüdür.  Türk şehirlerinin güzelliğine ve Türk kadınların zarafetine, erkeklerin karakterine hayrandır. Jön Türkler ile hakiki Türkleri birbirine karıştırmamak gerektiğini söylerdi. Claude Farrére, İslam düşmanlarına da karşıdır. Bu sebeple “Jön -Türk devrimini” benimsemez. Jön – Türkleri, İttihat Terakki’yi, en çok da İslam’a karşı olduklarından dolayı eleştirir. Müslümanların Köpekleri

Claude Farrére,
İstanbul’a ilk defa geldiğinde bir kedi gemilerine girer. İnsanlardan hiç kaçmaz. Daha önce İstanbul’a gelen gemicilerden biri Claude Farrére’e; “Bu Müslüman kedisidir.” der. Başlangıçta bu sözü yadırgar. Ancak şehre çıkınca kendisi de durumu yakînen görür ve hatıralarında, İstanbul sokaklarında Müslümanların kedi ve köpeklerinin yanlarına yanaşıldığında insanlardan hiç kaçmadıklarını; oysaki Müslüman olmayanların kedi – köpeklerine yaklaşınca selameti kaçmakta bulduklarını söyler. İttihat ve Terakki’nin Köpek Zulmü Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde “İttihat ve Terakki” idareyi ele geçirince halka çok zulüm yaptı. Astığı astık, kestiği kestikti. Koskoca Osmanlı Devletini on senede darmadağın etti. Sebep oldukları savaşlar ve göçler neticesinde yüz binlerce insan perişan oldu. Münevver Ayaşlı, İttihat ve Terakki’nin sadece insanlara zulüm yapmadığını, hayvanlara da yaptığını belirterek şöyle diyor: İstanbul’da İttihat ve Terakki’nin bir “Şehremîni”, yani Belediye başkanı vardı; kedi, köpek düşmanı Cemil Paşa!
İstanbul halkı çok merhametli ve kedi köpek severdi; hattâ kapılarının önüne, sahipsiz köpekler için bir kap yemek ve su koyarlardı. İşte bu Cemil Paşa, belediye çavuşlarına köpekleri toplattırıyor, Marmara Denizindeki Hayırsız Ada’ya yolluyordu.

Aç susuz kalan bu hayvancıklar birbirlerini yemeye başlamışlar. Köpeklerin bağrışmaları, ulumaları, iniltileri Anadolu yakasından bile duyuluyormuş. Hayvanların Âhı Tuttu!
  
Bu hayvanların bağırmaları ve iniltileri zamanla azalarak kayboldu. Bütün hayvanlar açlıktan ve susuzluktan öldüler. İstanbul halkı buna çok üzülüyordu; ancak İttihat ve Terakki’nin korkusundan ağzını açamıyordu. İşte İstanbul halkı, Balkan Harbi’nin bir savaştan ziyade bir felaket, bir facia halini almasını ve koca Rumeli’yi kaybetmemizi, köpeklere yapılan bu zulüm ve işkenceye bağlıyordu. Nitekim bu felaket ve facialar art arda yağmaya başladı. Kaynaklar:  Münevver Ayaşlı – Rumeli ve Muhteşem İstanbul
                     Pınar Dost –  Eski ve Yeni Türkiye’nin Dostu: Claude Farrére
                     Hayat Tarih Mecmuası

Son Asır Türk Pehlivanları Gürbüz Azak KAra Ahmet: 1870 Bulgaristan, Varna, Franga köyü doğumlu. Boy 1.80, kilo 105. Ele avuca sığmaz müthiş güreşçi Hergeleci İbrahim’in çırağı. “Cihan Pehlivanı” unvanlı… Kara Ahmet halter kaldırır, koşar, tıpkı hocası gibi bütün güreş oyunlarını eksiksiz bilirdi.

Koca Yusuf: 1870 Bulgaristan, Deliorman, Karali köyü doğumlu. Boy 1.86, 120 kilo. Avrupa ve Amerika’da destansı güreşler kazandı. Acı bir kuvvete sahipti. Yenilgi yüzü görmemiştir.

Yaşar Erkan: 1911 İstanbul doğumlu, 1936 Berlin Olimpiyatları şampiyonumuz. Boy 1.65. Dayanılmaz bel kündeleri vardı. Avrupa’da yaptığı 63 maçın 58’ini kazandı.

Yaşar Doğu: 1915, Samsun Kavaklı ilçesi Karlı köyünde doğdu. Boy 1.68. Okuyup yazmayı askerlikte öğrendi. 67, 73, 79 ve 87 kilolarda şampiyonlukları vardır. Millî takım antrenörlükleri yaptı. Çok acımasız güreşirdi. Türk folkloruna ve müziğine yakın dururdu. En bunaltıcı oyunu “Sarma” idi ki, bu oyundan kurtulabilen ve perişan olmayan çıkmamıştır. Sırtı hiç yere gelmedi.

Celal Atik: 1918 Yozgat, Boğazlıyan ilçesi Günden köyü doğumlu. Türkmen. Boy 1.75. Güzel konuşan, şık giyinen, endamlı ve yakışıklı bir güreşçi idi. Soyadını Atatürk vermiştir. Her oyunu ustalıkla uygular ama “Bravle” çekerek rakibini yıkıp indirmeyi pek severdi. Dünya ve Olimpiyat şampiyonlukları bulunan Celâl Atik uzun süre güreş hocalığı da yapmıştır.

Gazanfer  Bilge: 1920, İzmit Karamürsel doğumlu. 62, 67, 73 ve 79 kilolarda fırtına gibi esti. Boy 1.70. Bu sporcumuz 1948 Londra Olimpiyatlarında 62 kilonun şampiyonu oldu. Çok sayıda Avrupa birincilikleri var. Rakiplerini güçlü kollarıyla derhal havalara kaldırır ve başı üzerinde gezdirip yere çakardı.

Ahmet Uzun: Adını çok az kişinin bildiği bu pehlivan, dünya güreşine “Danabağı” oyununu armağan eden yiğittir. Ahmet Uzun’dan öğrendikleri bu oyunla Fransız Daniel Robin, Rus Medved, Japon Sasahara, Alman Seger, Dünya ve Olimpiyat şampiyonlukları kazanmıştır.

Zanapali Hanifi: En zorlu karakucak başpehlivanlarından. Adana Karataş ilçesi Yemişli köyünden. Yörük. 1918 doğumlu, boy 1.90. Kilo 115. Bu pehlivanımız da dünyaya “Yan Bağda” oyununu öğretti.

Nasuh Akar: 1925 Yozgat doğumlu. 57 kiloda Dünya ve Olimpiyat şampiyonlukları kazandı. Kendine has bir güreş stiline sahipti. Sarma tekrar, rakibini yayar ve süratle kündeye geçerdi.

Hüseyin Akbaş: 1933’de Tokat’ın Almus ilçesinde doğdu. Altı defa dünya şampiyonluğu kazanan Hüseyin Akbaş’ın da kimselere benzemez bir güreş üslûbu vardı. Azıcık kısa ve sakat olan sol bacağını rakibe verir, rakibi ise her yana dönen bu bacağı ne yapacağını bilmezken, Hüseyin adamı çökertir, oturduğu yerden künde üstüne künde atardı: Oturak kündesi.

Ali Yücel: 1930 Tokat doğumlu. Boy 1.58. Her güreşi heyecan uyandırır ve zevkle seyredilirdi. Akrobat yapılı Ali Yücel’in en bitirici oyunları arasında “Kafa-kol” ile “Salto” vardı. 52 kiloda Dünya ve Avrupa şampiyonlukları kazanmıştır.

İsmet Atli: 1931, Adana kozan ilçesi Çukurören köyünde doğdu. Dünya ve Olimpiyat şampiyonlukları sahibi. Boy 1.78. Ürkütücü bir kuvvet sahibi olan İsmet Atlı aynı zamanda iyi bir ozandır. Adı, Adana’da bir stadyuma ve Akyazı’da bir caddeye verilmiştir. İsmet Atlı antrenmanlarını çoğu defa Yaşar Doğu ile yapar ve güreş bittiğinde yarım saat baygın kalırdı.

Ahmet Ayik
: 1936, Sivas’ın Hafik köyünde doğdu. Düzgün giyimi, tatlı konuşmasıyla bilinir. Ahmet Ayık’ın taş gibi sert bir vücudu vardı. O da Dünya ve Olimpiyat şampiyonlarımızdandır. Yenilmez Rus güreşçisi Medved’i tek yenebilen odur. Güreşe yatık girer, fırtına gibi çift dalar, sarma ve künde ile rakiplerini bozar, kısa zamanda tuşlardı.

Mahmut Atalay: 1934 Çorum doğumlu. Karakucak güreşinden gelme bu harika pehlivan rakibinin sol bacağından şimşek gibi dalar, omzu ile kasıktan vurup çökertirdi. Dünya ve Olimpiyat şampiyonumuzdur. En ünlü ve usta yabancı pehlivanların ondan ödü kopardı. Millî Takım antrenörlüğü yapmıştır.

Mustafa Dağistanli
: 1932, Samsun, Çarşamba doğumlu. Adaleli, iri kemikli, fevkalâde cesur bir sporcu idi. Rakiplerinin her oyununu bozar ve hemen altına alırdı. Sonra sol yanına geçer, oturur, yaman bir burgu takar ve ileri doğru göğüsleyip tuşu tamamlardı. Antrenmanlarda kendinden cüsseli güreşçileri yenen Dağıstanlı da Dünya ve Olimpiyat şampiyonlarımızdan. Milletvekilliği yapmıştır. Sırtı hiç yere gelmedi.

Hasan Güngör
: 1933’de Denizli’nin Acıpayam ilçesinde doğdu. Boy 1.80. O da efsane yıldızlarımızdan. Defalarca Dünya, Avrupa ve Olimpiyat şampiyonluğu kazandı. Her maçında buldozer gibi çalışır, oyundan oyuna geçerdi. Onun da kurtuluşu olmayan kündeleri dünyaca ünlüdür. Bir salon dolusu kupa, madalya, şilt ve başarı belgesi vardı.

Adil Atan: 1929 Adapazarı doğumlu. Boy 1.90. Kırkpınar Başpehlivanlığı ve Dünya şampiyonlukları kazandı. En bitirici oyunu, ayakta göğüs göğse iken dalmaktı. Alta düşünce isteyerek künde verir sonra da topuk kesip işi bitirirdi. Uzun kollarıyla ahtapot gibi sarar, rakibini kötü bunaltırdı.

İsmail Oğan: Ben bu yıkılması zor pehlivanı tıpkı Hasan Güngör, Bayram Şit, Yaşar Doğu gibi güreş meydan ve minderlerinde seyrettim. İsmail’in güreşi bitsin istemezdiniz. 1933 Antalya doğumlu. Boy 1.75. Sırrım gibi bir Yörük delikanlısı iken “Antalyalı Çürük” diye şöhret bulmuştu. Bolca koşar, bir oturuşta tıpkı Ahmet Ayık ve İsmet Atlı gibi bir oğlağı yiyebilirdi. Dünya ve Olimpiyat şampiyonlarımızdandır. Serbest güreşe odun kırar gibi acımasızca giren İsmail Oğan yağlıda da hatırı sayılan, ürkülen bir pehlivandı. En büyük özelliği kündeyi yüksekten ve çok şiddetli savurmasıdır.

Bayram Şit: Denizli ili Acıpayam ilçesi doğumlu. Boy 1.67. Çok dayanıklı, bol nefesli, yorulmak bilmeyen bir sporcu idi. 1952 Helsinki Olimpiyatlarında fırtına güreşler attı ve şampiyon oldu. mükemmel sarma takardı. Kendi icad ettiği oyunları vardı. Kırkpmar’da (boyunda) birinciliklere ulaşan Bayram Şit, Türk ve Fransız millî takımlarını çalıştırmış, dünya şampiyonları yetiştirmiştir. Fransızların iftihar ettiği müstesna güreşçi Daniel Robin onun çırağıdır.

Hamit Kaplan: 1933, Amasya ili, Hamamözü köyünden. Dünya, Avrupa ve Olimpiyat şampiyonu. 13 altın madalyanın sahibi. Ağır sıklet güreşen Hamit Kaplan, göğüs çaprazını en iyi uygulayan pehlivandı. Ardından yan üstü, sırt aşağı, rakibini yere sererdi. O yüzden en namlı dünya güreşçileri Hamit ile güreşe tam girmez, maçı puansız bitirmeyi kazanç sayarlardı.

Hamza Yerlikaya
: Henüz 17 yaşında iken Avrupa ve Dünya şampiyonlukları, birden fazla Olimpiyat birincilikleri kazanan Hamza Yer-likaya “Salto”yu da, “Künde”yi de en mükemmel atabilen inanılmaz bir güreşçi, dev bir rekortmendir ki “Yirminci Yüzyılın en büyük güreşçisi” unvanını da hak etmiştir.

Dünya güreşine oyunlar ekleyen büyük çaplı bu güreşçilerimiz kadar, aynı ayarda diğer pehlivanlarımız ise şunlardır:
Nasuh Akar, Haydar Zafer, Mersinli Ahmet, Müzahir Sille, Rıza Doğan, Mithat Bayrak, Tevfik Kış, İbrahim Karabacak, Bekir Büke, Yusuf Aslan, Hasan Gemici, Mehmet Güçlü, Salih Bora, Aslan Seyhanlı, Nihat Kabanlı, İsmail Temiz, Mehmet Uzun, Ali Rıza Alan, Satılmış Tektaş, Hasan Sevinç, Ramazan Güngör, Dursun Ali Erbaş, Nureddin Zafer, Mehmet Kartal, Gıyaseddin Yılmaz, Ayhan Taşkın.
Onların tamamı, Türkiye sevinsin, bizler mutlu olalım diye senelerce ter döktü. Dökülen her damla ter miktarınca bu ölümsüz isimlere, gerçek kahramanlara minnet borcumuz var.

Tarihimizle Ne Zaman Barışacağız Prof.Dr.İsmet Miroğlu Türkiyemiz bugün, redd-i miras etmenin sancılarını çekmektedir. Bu sancılar her geçen gün şiddetini daha da arttıracağa benziyor.Aksini beklemek fazla hayalcilik olurdu.    Hatasıyla sevabıyla böylesine zengin bir tarihî mirası, göğsünü gere gere kabul etmek cesaretini gösterememek, utanç verici bir hâldir.Tarihimize, geçmişimize sahip çıkmak için illâ da birtakım musîbetlerin, felâketlerin, tehdit ve tehlikelerin kapımızı çalması mı lazım?    Yumurta kapıya dayanınca, Osmanlılık, Neo-Osmanlılık gibi laflar edilmeğe başlandı. Kılıçları çekip tarihimize doğru şöyle bir uzanmak geldi bazılarımızın içinden.Hem de hiç umulmadık kalemlerden, ağızlardan. Bu konuda inciler dökülmeğe başladı.Gözlerimiz yaşardı doğrusu… Nasıl yaşarmasın ki?…    Osmanlı Devleti’nin tarihe karışmasından sonra tarihî sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu sanarak kabuğumuza çekilmişiz ve her şeyin bittiğini sanmışız…    Daha da acısı geçmişimize sırt çevirmekle, redd-i miras etmekle “Eskiyi unut, yeni yolu tut!” terânelerini tekrarlamakla her şeyi halledeceğimize inandırmışız kendimizi.Ama olaylar ve hakikatler bunun hep aksini çıkarıyor karşımıza…    Kendi tarihi ile bu kadar yıl küs tutan ikinci bir ülke var mıdır, bilemem.    Fikir ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla hâkim olmadığı bir ülkede tarihî hakikatleri olanca çıplaklığı ile ortaya çıkarmak mümkün değildir.    Tarihî hakikatler, ilmin ışığı altında ortaya çıkmadıkça da tarihimizle barışmamız zor olacaktır.     Ülkemizde yıllardır Osmanlıya küfredilmiş, Osmanlıyı aşağılayıcı ve küçültücü ne varsa yapılmış. Bugün de zaman zaman aynı şeyler tekrarlanmaktadır. Aslında Osmanlının şahsında aşağılanmak istenen Türk milletinin ta kendisi ve kendi değerleridir.     Biz kendimize sahip çıkmazsak bize kim sahip çıkar?     Biz kendimizle alay edersek bizimle kimler alay etmez ki?     Biz kendi geçmişimizi karalarsak, bizi kim aklar ki?    Osmanlının izlerini silmeğe kalkışmak, milletinin tarihteki izlerini silmek demektir.    Bugün ülkemizi ve milletimizi tehdit eden iç ve dış tehlikelerin kökenini tarihte aramamız lâzım.    Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da oynanmakta olan oyunların asıl hedefi Türkiye’yi sıcak bir savaşın içine çekmektir.    Osmanlı’nın bu üç kritik bölgede takip ettiği politikaları iyi bilmeden meselelerin içinden çıkmak nasıl mümkün olabilecektir?    Günlük ve köksüz politikalarla bu işlerin üstesinden gelinebileceğini sanmak aldatıcı olur.    Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası‘ndan bahsetmek, havanda su dövmekten öteye bir şey değildir.    “İki binli yıllar Türk asrı olacaktır” sözü de erken konulmuş bir teşhistir.    Bin yıllık tarihiyle haşır-neşir olamamış bir milletin, iki binli yıllara damgasını vurması kolay mı öyle?    Kıtalara, asırlara damga vurabilmek, bir ruh, bir iman, bir yüksek teknoloji, kısacası, her sahada güçlü olabilme meselesidir.     Bütün bunların yolu tarihimizle barışmaktan geçer.    Millet şu sorunun cevabını ve gereğini bekliyor:    Tarihimizle ne zaman barışacağız?…
Bizim Türkümüz Mehmet Güneş Gökyüzünü çadır, güneşi tuğ yapan bir ecdad… Orta Asya bozkırlarından Anadolu yaylasına ezgiler taşıyan kopuz.. Yıllar yılı gönül sazımızın tellerinde gezinen mızrap; dile gelip anlatsın bizi…. Anlatsın, Altay dağlarının derin vadilerinden seslenip; nazlı Tuna’nın suladığı topraklarda yankılanan türkülerimiz…      Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Moskova steplerinden Yemen’e kadar uzanan muazzam coğrafyamızın dört bir yerinden, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerinden çağlayan türkülerimiz… Eşsiz zenginliklere dil-beste olan kültürümüze renk, duygularımıza âhenk veren türkülerimiz..      Türkçe; Ağzımda Anamın Ak Sütü…     En çorak gönülleri yeşerten bir ışık seli… “Ağzımızda anamızın ak sütü ” gibi olan güzelim Türkçemizin doyumsuz dizeleri… Bizim türkülerimiz… Dilimizde rengârenk açan çiçekler.. Ruh kökümüz, kültür mayamız.. “Gök kubbede hoş bir sedâ” olan mahyalarımız…  Adımız, andımız, maksadımız, maksudumuz, ağız tadımız.. Bizi “Biz” yapan gönül sesimiz… Bizim türkülerimiz..      Gözlerinden hünkâr tuğrasına özlemin gülümsediği, bakışlarına Evlad-ı Fatihan hüznünün çöktüğü, yüreğini; “ülkü denen nazlı gelinin yaktığı”, “gönülleri birleşen, uzaklarda dertleşen” insanımızın türküsü… Bizim türkülerimiz..      Gurbet ve hasretin iç içe girdiği sevinç ve coşkunun el ele verdiği, hüsranın hüzzama, tarihin destana dönüştüğü ezgiler.. Gidip de dönmeyenlerin, gelip de görmeyenlerin, gözü yaşlı anaların, garip kalan sılaların anlatıldığı dizeler… Yârinden, yârânından ayrılanların, “öz yurdunda garip” kalanların, bahtının rüzgarından savrulanların, Yunus gibi aşk özünde Hakk’ı bulanların imanın, inancın, sevdanın, tabiatın, kısacası hayatın aynasıdır bizim türkülerimiz…     Desen desen, nakış nakış, ilmik ilmik bir Türkmen kilimi gibi zamanın gergefinde dokunan ve millî kültürümüze tuğrasını vuran dizeler.. Bazen hikmetli bir dörtlük bazen hazin hazin söylenen bir ağıt, bazen bir cenk havası, bazen bir koçaklama, bazen de içli bir gurbet türküsü olan ezgiler…      Bir Azerî mahnısı, bir Kerkük hoyratı, bir Rumeli türküsü, bir Yozgat sürmelisi, bir Urfa gazeli, bir Maraş bozlağı, bir Erzurum uzun havası, bir Karadeniz mânisi, bir Ege zeybeği olan türkülerimiz bazen fazilet erbâbının muhabbetinden feyz alan bir nasihat olur… Bazen “Yemen Türküsü” gibi bizi yakıp kül eder… Yaralı gönlümüzü şeyda bülbül, sînemizi şerha şerha yol eder bizim türkülerimiz…      İçimizi sızlatan bir hicranın feryadını duyarsınız bizim türkülerimizde… Kalbimizi şâd eden nice vuslat baharlarında coşarken; yüreğimizi yakan ayrılıkların efkârından için için ağlar bizim türkülerimiz…      Yine de Şahlanıyor Aman!…     Gazâ meydanlarından, inşa ettiğimiz medeniyet; hükümran olduğumuz denizlerden serhat boylarına kadar, kitâbesi okunmayı bekleyen bir tarihin içinden türkülerimiz yankılanırdı… “Nal seslerinin kısrak sesine” karıştığı o muhteşem mâzimizde gülbank çekilip, kös vurulurken; Mehterânın tekbir aldığı duyulurdu… “Kur’an’da zafer vâdediyor Hazreti Yezdan” sedâlarıyla yer gök inlerdi.. Feth-i Mübîn aşkına, “Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden…” ve bir çağ kapandı… Yeni bir çağa kavuşan insanlık, insanlığı öğrendi bizden, zaman geçti, güneş kemâle erdi, zeval devri başladı. Estergon türküsü dilden dile dolaşırken “gönlümüzü sinsi bir firak kemirdi”.      “Yine şahlanıyordu kolbaşının kıratı”, lâkin Kırım’da güneş batıyordu mahzûn ve bizden habersiz… “Koca Çınar” tarih olurken günbatımından bir türkü yayıldı, “Çanakkale içinde vurdular beni” diyerek yıllar yılı Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de her zaman vurulan biz; koltuğa kurulan hep başkaları oldu, ne yazık ki…      Ve şimdi, “Çankaya yokuşunda” söylediğimiz marşı terennüm ederken “Çırpınırdı Karadeniz” dizelerinde aşka gelir bizim türkülerimiz…      Mukaddes sancakların altında boy verip destanlaşanların “can özünden besmeleyi çekerek”, “Mekke’nin tevhid nûrunda yıkananların” Malazgirt’ten’ Dumlupınar’a “Ya Allah.. Bismillah.. Allahuekber..” nidâlarıyla yol bulanların, “Tuna’da abdest alıp, Çin Seddi’nde namaz kılmayı” düşleyen ozanların dilindeki kutsal mefkûreleridir bizim türkülerimiz…      Asûmanın fanusuna sığmayan bizim türkülerimiz, bir ışık şûlesidir ki gönülden gönüle yayılır sessizce… Zaman ve mekân ötesine taşınır… Sılanın hasreti, gurbetin derdi ve bir başka duygusallıkta dile gelir bizim türkülerimizde…      Gurbet; ata yurdumuz Uluğ Türkistan’dan ayrılırken düçâr olduğumuz ve yıllar yılı dindiremediğimiz bir sızıdır yüreğimizde… Bu sebepten olsa gerek; bize bir başka dokunur sılayı yâd eden, gurbeti anlatan türkülerimiz.. Anadolu’nun ıstırabı, gurbet türkülerinde kendisini belli eder… Ve gurub vakti, akşam güneşiyle içimizi bir sıcaklık doldururken, boğazımıza düğümlenen duygularda yoğunlaşır, sıla diye ifadesini bulan memleket hasreti…      Bir Hoş SedaGönül kumaşı ipekten olan insanımızın duygu gergefindeki bir sevgi demektir bizim türkülerimiz… Varlığın sebebi sevgidir; “Vâr eden“e sevgiyle ulaşılır ve sevgilerin en yücesi olan Muhabbetullah’ı bulursunuz bizim türkülerimizde… Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetlerinde… Yunusumuzun ilâhilerinde bizim türkülerimiz; nûrânî sözlerden örülmüş bir tâc olup, onulmaz gönül yaralarına şifa dağıtan bir ilaçtır.      Tefekkür çiçeklerinin açtığı hazinelere tevârüs eden bizim türkülerimiz; hâtıralarımızın beşiği, irfânımızın ışığı, annelerimizin ninnisi, ninelerimizin ilâhîsidir…      Orta Asya bozkırlarından yayılan sesin Anadolu yaylasından bazen Yavuz’ca, bazen de Yunus misali yankılanmasıdır bizim türkülerimiz… Hakk’a sevdalıların “Gül” kokan “nefesi”, “Kevser Irmağı”nın kalbimizde çağlayan sesidir bizim türkülerimiz..      İnancımızın, tarihimizin ve kültürümüzün “anamızın ağzımızdaki ak sütüyle” mayalanıp, gönül imbiğimizden süzülüp gelen, zekânın dehâ olduğu mecrâlarda terennüm edilen “bir hoş sedâdır” bizim türkülerimiz…      Bütün bu ifadelerin hatm-i kelâmı, bizim türkümüz, bizim Türk’ümüzdür…
Temizlik Timsâli Osmanlı Mevlüt Yavuz Osmanlılarda temizlik anlayışının önemini ve 19. asır Türkiye’sini çok iyi bilen İskoçyalı asilzâde, İngiliz milletvekili H. Munro Butler Johnstone da, Türklerin temizliğine hayran olan Avrupalılardandır. “Türkler” isimli eserinde bu konuda şöyle demiştir: “Osmanlı sadece yeryüzünün en kibar milleti değil, aynı zamanda en temizidir de. Gerçek şu ki, temizliğin dışında nezaket hiçbir şey ifade etmez. Her ne kadar ‘Temizlik dindarlığın diğer bir adıdır’ sözü Hıristiyanlar tarafından da söylense bile, onu uygulayanlar Osmanlılardır. Temizlik, Müslüman İçin Dinî Bir Görevdir     Temizlik onlar için sadece sıhhat maksadıyla uyulan bir şey değildir. Onu samimi olarak dinî görevlerinden biri sayarlar. Bir Türk, pisliğe hafif temas etmiş bir şeyin kirli olduğunu kabul eder. Temizlik konusundaki hassasiyetlerinin birisi de abdestdir ki,onu diğer milletlerden daha sık alırlar. Durulamak da temizliğin temelidir.    Türklere göre evler de insanlar gibi tertemiz ve kirlenmemiş olarak tutulmalıdır. Her Türk, evinin eşiğinin üstünde ısmarlama pirinç harflerle ‘Pis hiç bir şey bu eşiklere değmesin’ yazılmaktadır. Bundan dolayıdır ki hiçbir moda veya özenti, Türkleri ayakkabılarını kapı dışında çıkarmaktan alıkoyamamıştır. Onun evi temizliğin mabedidir.” sözleriyle ifade etmiştir.   Su Kültürü   Bu yapıyı anlamak için de öncelikle Osmanlılar dönemindeki sosyal hayatın inceliklerine inmek gerekmektedir. Bunların başında da Osmanlı kültürü gelir. Osmanlı kültürünün en önemli yönlerinden birisi de mutfak kültürüdür. Mutfak kültürü de beraberinde temizlik kültürünü getirmiştir. Osmanlılarda su önemli unsurlardan biri idi.   Çünkü sebze ve meyve yıkamak, yemek pişirmek, bulaşık yıkamak için su gerekti. Eskiden içme suları ayrıca satın alınırdı. Bugün de özellikle büyük şehirlerde bu uygulama mevcut. Yalnız biz bugün ne içtiğimizin pek farkında değiliz ama eskilerin bir su kültürü vardı. Eskiler suyu bir yudum alarak onun Çırçır mı, Karakulak mı, Hamidiye mi, Kestane mi, Çamlıca mı olduğunu anlarlarmış.   Sular sakalardan alındığında genellikle küplerde saklanır ve maşrapa denilen kapla testi ve sürahilere aktarılırdı. Suyun içine herhangi bir yabancı madde girmemesi için küpün ağzı temiz bir tülbentle sıkı sıkıya kapatılırdı. Bu küpler mutfakta tutulurdu. Yıkama için kullanılan su ise genellikle mutfağın yakınında olan bir tulumbadan alınır veya kuyudan çekilirdi. Kolay kullanılabilmesi için de bir tenekeye konur, tenekeye bir musluk yapılır ve bulaşık teknesinin üstüne bir yere yerleştirilirdi. Sabunla Başlayan Sanayi   Osmanlılarda temizlik o kadar önemlidir ki, Osmanlı’da sanayi ilk defa sabunla başlamıştır. Sabun tarihi üzerine araştırmalar yapan değerli araştırmacımız Dr. Gülden Sarıyıldız’ın da Osmanlılarda temizlik kavramının öneminin anlaşılması açısından önemli katkıları vardır. Bu araştırmacımızın bilgilerinden edindiğimize göre;   “Trablus sabunu, Çiçek sabunu, Misk sabunu, Hünkârî sabun, beyaz ve siyah Paşa sabunu, alaca sabun, kara sabun, kokulu sabun, Kandiye sabunu, Girit sabunu, Arap sabunu, leke sabunu ve fes sabunu… Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nda imal edelin sabun türlerinin sadece birkaçıydı. Osmanlılarda sabunla ilgili ilk düzenlemeler Fatih Sultan Mehmet, İkinci Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devri kanunnamelerinde görülür. Sabunhaneler   Fatih dönemine ait Foça Sabunhânesi ile ilgili düzenlemede ve Yavuz devrine ait Trablus Sancağı Kanunnamesi’nde sabun konusunda hukûkî düzenlemeler bulunur. Sonraki dönemlerde sabunun üretimi, kalitesi, fiyatı, kontrolü, ticareti ve sabuncu esnafı konularında oldukça fazla vesika ve düzenleme bulunması dikkat çekmektedir.   Sabun, Osmanlı Devleti’nde ‘sabunhâne’ denilen ve şahıslara ait olan imalathanelerde geleneksel yöntemlerle üretiliyordu. Sabunun kalitesi ise, kullanılan malzemeye ve üretim tekniklerine bağlıydı. Zeytinyağının kalitesi, kullanılan suyun temizliği, katılan maddelerin oranı, pişirme teknikleri, sabuncu ustasının mahareti ve becerisi sabunun kalitesini belirleyen başlıca unsurlardı.  Osmanlı İmparatorluğu’nda sabun imal edilen yerlerin başında Batı Anadolu ve Adalar, Şam, Halep ve Nablus gelmektedir. Bu yerler zeytin ağacı ve sabunun hammaddesi olan zeytinyağının bolca bulunduğu yerlerdir. O dönemde en fazla sabun üreten merkezler ise Midilli ve Girit Adaları, Ayvalık, Edremit, Kemer Edremit, İzmir, Kızılcatuzla, Yunda Adası ve Urla’dır. Buralarda imal edilen sabunun büyük bir bölümü, bazı senelerde tamamı, saray, ordu ve İstanbul halkının ihtiyacını karşılamak üzere ‘Dersaadet tahsisatı’ olarak ayrılırdı. 18. yüzyılın ilk yıllarında Girit’te sabunhane sayısı birkaç tane iken, yüzyıl ortalarına doğru on mislinden fazla arttı ve adadaki sabunhanelerin adedi daha sonraki dönemlerde 45’e ulaştı. Osmanlı topraklarında geleneksel sabunhanelerin yanı sıra sabun fabrikalarının da kurulup seri üretime geçilmesi işin 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmişti.”  İnsana Verilen Kıymet    Ayrıca, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSTAÇ AŞ. tarafından çıkarılan “Osmanlıda Çevre ve Sokak Temizliği” isimli bir kitap bütün bu sorulara dolu dolu cevap vermiştir. Bu konuda yapılan ilk çalışma özelliğini de taşıyan katalog, eski arşiv evrakları ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nden ilginç notlarla da zenginleştirilmiştir. Bu kitapta ise Osmanlılarda temizlik anlayışı üzerine verilen örneklerden bir kaçı şu şekildedir:  “Fatih Sultan Mehmet vasiyetnâmesinde; ‘İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar… Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tâyin eyledim.   Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası orada mümkün ise şifâyâb olabilir. Değil ise kendilerinden hiç bir karşılık beklenmeksizin hastanelere kaldırılarak orada salâh buldurulabilir.’ demektedir ki bunlar, Osmanlının temizlik ve sıhhate verdiği önemin bir delîlidir.  Osmanlı’da şehrin temizliğini, Subaşı’nın emrinde çalışan “çöpçü subaşı” yapmakta ve denetlemekteydi. Çöpçübaşı sokakları acemi oğlanlarına temizletirdi. Bu çöpçülerin sayısı bin kadardı ve garip kıyafetleri olup, matruş ve keçe külahı giyerdiler. Çöplük subaşısı, onlara İstanbul sokaklarındaki bütün çöp, hayvan pisliği ve kalıntıları toplatırdı.  Çöpler Tasnif Edilir ve Tabiata Zarar Verilmezdi    Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, sepetlerde toplanan çöpler deniz kenarlarında çamur teknelerinde ayrılır, içinde akçe, mangır veya işe yarar başka şeyler bulunursa bunlar çalışanların olurdu. Çöplük Subaşısı’nın denetiminde çalışan çöpçülere “çöp çıkaran” da denilmekte idi. Bu kimseler sokaklardan geçerken “çöp çıkaran, çöp çıkaran” diye bağırırlar, arkalarında bir küfe ile sokakları dolaşır, birikmiş çöpleri küfelerine doldurarak denize atarlardı.   O devirde sanayi artıkları olmadığı için çöpler suda erir gider, deniz kirlenmezdi. Hükümet, Beyazıt, Sultanahmet Meydanı gibi meydanları yılda bir iki defa angarya suretiyle İslâm olmayanlara temizletirdi. Saray ve etrafının temizliğini ise “mezbelekeşin” ismi verilen kimseler yapardı.  Çarşı temizliğinden çarşı esnafı, mahalle aralarının, meydanların, sokakların temizlenmesinden ve mesken çöplerinin toplanmasından ‘arayıcı teşkilatı’ sorumluydu. Çarşı temizliği için yapılacak harcamalar ‘avârız sandığı’ denilen esnaf sandıklarından karşılanıyordu. Çöpçülük ve lağımcılık gibi hizmetler Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre ekseriyetle Ermenilere gördürülürdü.   Mahalle temizliği ise, İslâmî bir gereklilik sayıldığından, sorumluluğu mahalle imamına bırakılmıştı. Temizlik konusunda çok hassas olan Osmanlı, işi kaytaran temizlikçi ve süpürgecileri kürek cezası ile korkuturdu. Çöplük Subaşıları gündüzleri kol gezerek çarşı pazarın, mahalle aralarının temizliğine dikkat etmek, bozulmuş kaldırımları tamir etmek, harap binaları ‘Mimarbaşı’na haber vermek gibi görevleri vardı.”
Hafızlık ve Paşalıktan Sonra Şehidlik İstiyorum Yrd.Doç.Dr.Mustafa Gülcan Abdülezel Paşa, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen kıymetli paşalardan biridir. İkinci Abdülhamid Han’ın kahraman ve şehit kumandanlarındandır. 1823 yılında Konya’nın Hadim İlçesin de doğdu. 1897 senesinde yapılan Osmanlı Yunan harbinde şehit düştü.     Abdülezel Paşa, uzun boylu, çok geniş göğüslü, aslan gibi yiğit idi. Kur’an-ı Kerimi ezberlemişti. Sesi güzel olup seri okurdu. Yakın dostları onun devamlı hatim okuduğunu ve buna aralıksız elli sene devam ettiğini söylemişlerdi.     Plevne muharebesinde de bulundu. Bu sırada miralay yani albay idi. Abdülezel Paşa, bu savaşta fevkalade kahramanlık gösterdi. İstanbul’a dönünce İkinci Abdülhamid Han, Abdülezel Paşa’nın göğsüne, kendi eliyle müstesna bir kahramanlık nişanı olan Plevne madalyasını taktı. Alasonya Savaşı     Abdülezel Paşa, 1897 senesinde meydana gelen  Osmanlı-Yunan harbinde Alasonya ordusunun ikinci Tugay kumandanı idi.Rütbesi mirliva yani Tuğgenaraldı. Yirmi altıncı ve son defa savaşa katılıyordu. Savaş başlar başlamaz, Yunan kuvvetleri Osmanlı hudutlarına hücum etti.     Bunun üzerine sabahın erken saatlerinde Abdülezel Paşa derhal Yunan mevzilerini topçu ateşi altına aldı. Bir müddet sonra da birliğine hücum emri verdi. Artık silahlar  tam manasıyla konuşuyordu. Osmanlı askerleri düşmana yaklaştıkça düşman adım adım geri çekiliyor ve bazen de aniden birliklerimize saldırıyordu.     Paşa, bu zor ve çetin muharebeler esnasında düşmanın ölüm saçan mermi yağmuru karşısında hep ayakta duruyor, emirler veriyordu. Bazen ileri hatlara kadar atılıyor, askerleri teşvik ediyordu. Onun bu halini düşman da görmüş olmalı ki, ateşini  Paşa’nın bulunduğu yere ateşini yoğunlaştırmıştı.     Onun vurulacağından korkan Kurmay Başkanı, Paşa’nın yanına sokularak:     “Paşam, hayatınızı tehlikeye sokuyorsunuz. Mermiler yanlarımıza düşüyor, başımızın üzerinde uçuyor. Biraz ihtiyatlı olup kendinizi korusanız…” dedi. Eceli Gelmeden İnsan Ölmez     O ise: “ Ey oğul! Eceli gelmeden insan ölmez. Ben elli senedir böyle savaştım!. Hamdolsun hiçbir şey olmadı. Hep şehit olmayı aradım, fakat kavuşamadım! Keşke şimdi kavuşabilsem. Ölmek korkusu ile yerimi terk edip geri çekilemem”     Daha sonra Abdülezel Paşa, mermi sesleri arasında gür sesiyle emrindeki birliğe hitaben:     “Askerlerim! Yiğitlerim! Kahraman evlatlarım! Dinimize, namusumuza ve vatanımıza göz diken düşmana haddini bildirmenin tam zamanıdır. Bilirsiniz ki hainler korkak olur. Biz düşman üzerine yürürsek onlar kaçarlar. Hep beraber Allah, Allah! Diyerek hücum edelim!     Sonra da karşıda düşmanın elindeki tepeleri göstererek şöyle dedi:  Aslanlarım!      Şu gördüğünüz tepenin alınması bize çok mühim ve pek şanlı bir zafer kazandıracaktır. Siz ki Milano geçidi gibi en zor geçidi aşıp, en çetin yerlere hücum ederek, Osmanlı’nın kahramanlığını bütün cihana gösterdiniz. Siz kahramanların evlatlarısınız. Allahü tealanın yardımı ile şu tepenin üzerinde yapacağınız kahramanca bir hücumla, zaten gözü yılmış olan düşmanı tamamen perişan edeceğinizi, sancağımızı ortaya dikerek, Osmanlı’nın şanını yücelteceğinizi ümid ediyorum.     Eğer bu tepeyi zapt ederseniz önünüzde çiçeklerle süslenmiş geniş bir zafer sahrası açılacak. Bütün İslam alemi ve Osmanlı’lar bu kahramanca zaferinizden dolayı sizlerle iftihar edeceklerdir. Analarınız sizi bu gün için doğurdu, bu gün için büyüttü.     Eğer aslanlar gibi bir hücumla şu tepeyi zapt edecek olursanız namusu korumuş ve vatanı yüceltmiş olursunuz. Devletimizin gelecekteki zaferlerine de öncülük etmiş olacaksınız. Cesedim Kurtlara Kuşlara Yem Olsun! Asker evlatlarım!     Size son bir vasiyetim var ki, yerine getirilmesini rica ederim; Eğer ben şu tepenin tarafımızdan alındığını görmeden şehit olursam, beni burada defnetmeyin. Mutlaka tepeyi alın ve kabir kazarak beni oraya defnedin. Şayet bu tepeyi ele geçiremeyecek olursanız, cesedimi bu topraklar üzerinde bırakın. Kurtlara kuşlara yem olsun.      Evlatlarım!     Sizin dağları aşan hücumunuza böyle tepeler elbette dayanamaz. Bu bakımdan mutlaka bu tepeyi zapt etmenize istiyorum!..     Allah’ın yardımı Peygamberimizin himmeti ve Padişahımızın duası bizimledir. Haydi aslanlarım! Arş ileri, daima ileri…” Ya Rabbi Şehidlik İstiyorum     Abdülezel Paşa, emrindeki birliğe yaptığı bu konuşma ile askeri şevke getirdi ve; “Ya Rabbi bana paşalık ve hafızlık gibi iki rütbe ihsan ettin. Şimdi şehidlik istiyorum.”dedi, atını mahmuzlayarak hücuma geçti. Emrindeki birlikte aynı heyacanla kendisini takip etti.     Artık Yunan askeri kaçıyor, kahraman Osmanlı askerleri “Allah Allah!…” nidalarıyla düşmanı kovalıyordu. Abdülezel Paşa, 75 yaşında olmasına rağmen delikanlı çevikliği ile at sürüyor, silahını doğrultup kurşun atıyordu. Sonunda alnına bir düşman kurşunu isabet etti…     Kanlar içinde yıkılmadan atının yelesine yapışarak bir müddet daha gitti. Mertebelerin en yücesi olan şehitliğe kavuşmuştu. Durum gören Gemlik Tabur Komutanı onun atından indirdi. Sanki gülüyor gibiydi.     Kahramanlıkları dilden dile dolaşan bu şehit kumandanın kabri üzerine, Sultan Abdülhamid Han Alasonya tepesinde bir türbe yaptırdı.
Bir Zamanlar Üç Kıt’aya Hükmederdik Ahmet Ardalı Tarihte üç kıt’a üzerinde devlet kuran sadece Osmanlılar var. Osmanlı Devleti, Asya , Afrika ve  Avrupa toprakları üzerinde tam 623 sene hüküm sürdü. İstanbul,  dünyada, iki kıt’a üzerinde Başkentlik yapan tek şehir. Napolyon ve Çar Petro dünya tek  bir devlet olsa Taht şehri, İstanbul olurdu diyerek İstanbul’un siyasi ve coğrafi önemini dile getirmişlerdi. 23 Milyon Km2 Ulaşmıştık     Osmanlı Devleti’nin  bu üç kıt’a üzerinde yüzölçümü  3. Murat zamanında  23 Milyon 337 bin 600 km2 ye ulaşmıştı. Özelikle son asırda bu büyük coğrafyadan çekile çekile, Anayurdumuz Anadolu’ya sığındık. Bugün 780 bin km2 üzerinde yaşıyoruz. Yani Osmanlı devletinin yaklaşık 30’ da  birine sahibiz.     Şimdi  bu son  topraklarımız da parçalanmak isteniyor; bundan sonra nereye gideceğiz? Başka gidecek yerimiz yok. “Vatan sevgisi imandandır” Hadis-i şerifini asla unutmamalıyız.     Yazar Münevver Ayaşlı diyor ki; biz hepimiz Osmanlı imparatorluk insanları idik. Bugünkü Türklere, Cumhuriyet Türkleri’ne Osmanlıyı anlatmak çok güç. Şöyle anlatmak gerek: Bugün elçi, büyükelçi gönderdiğimiz yerlere, vali, mutasarrıf; hatta kaymakam gönderirdik. Bugün pasaport, vize, döviz ile gittiğimiz yerlere, pasaportsuz, vizesiz, dövizsiz giderdik. Aynı bayrak altında hür ve müstakil aynı para ile giderdik ve ezan duyulmayan yer yoktu.      Osmanlı Devleti üç kıt’a üzerinde hükümran olduğu ülkeler aşağıdaki listede görülmektedir. Devletin Adı Yıl Devletin Adı Yıl Devletin Adı Yıl Bulgaristan 545 Lübnan 402 Cezayir 313 Yunanistan 400 İsrail 402 Fas 313 Girit Adası 267 Ürdün 402 Moritanya 50 Ege Adaları 541 Irak 402 Nijer 50 Arnavutluk 435 S. Arabistan 399 Çat 400 Yugoslavya 539 Yemen 401 Senagal 400 Romanya 490 Katar 400 Nijerya 400 Macaristan 160 Bahreyn 400 Kamerun 400 Çekoslovakya 20 Kuveyt 381 Gambiya 400 Polonya 25 B.A. Emirlikleri 400 Gine 400 Rusya   Doğu Türkistan 15 Bornu 400 Batı Rusya 25 Endonezya 25 Uganda 400 Beyaz Rusya 25 Malaya 25 Habeşistan 350 Avrupa Rusya 291 Singapur 25 Cıbuti 350 Ukrayna 308 Hindistan 100 Umman 400 Gürcistan 400 Pakistan 100 Zengibar 400 Ermenistan 20 Mısır 397 Tanzanya 400 Azerbaycan  25 Sudan 397 Kenya 400 Kıbrıs 293 Libya 394 Mozanbik 400 Suriye 402         Tunus 308        
İstanbul’un Fethinin Mânâsı Prof.Dr.Süheyl Ünver Dünyanın birçok kaderleri vardır. Memleketimizin de kaderleri sayısızdır. Bunun iyi tarafları tahminden fazladır. Türk milleti her şeyden önce kendi nefsine karşı âdil olup da, toplum bu ananeyi bozmadığı müddetçe ileri gitmiştir.Türkler, dünyanın en güzel memleketlerinde yerleşmiştir. En aşağı on asırdır Anadolu’dayız. Millet, mânen iyi yetiştirilmiş, şahsında ve muhitinde adaletten ayrılmadığı müddetçe ileri gitmiştir.Biz Mekânı Değil, Zamanı Fethederiz…   Hem şair ve hem mütefekkir tarihçimiz Yahya Kemal: “Türkler mekânı değil, zamanı fethederler.” demişti. Meselâ biz Suriye’yi aldık, dört yüz sene oturduk. Fransızlar 25 sene dayanamadı. Mısır’da keza, dört buçuk asır kaldık. İngilizler yarım asır duramadı. Rumeli’yi alırken “Biz burada altı buçuk asır oturacağız” dedik. Fethin ertesi günü câmiler, medreseler, mektepler, köprüler, sular getirerek çeşmelerle ve bütün medenî îcaplarla siteler kurduk.  Bunu hep şahsî ve şahsî olduğu için umuma karşı adaletten ayrılmamakla yaptık. Ne zaman ki, bunun hükümlerinden uzaklaştık, bütün oraları birer birer kaybettik.  Bizans da bir imparatorluktu. İdarecileri ve insanları adaletten uzaklaştılar. O kadar ki bize karşı dayanamadılar. Nihayet bir şehir içinde, yani İstanbul’da, sembolik, lafta bir imparatorluk olarak kaldılar.En Güzel Mükâfat: İstanbul’un Tapusu…  Nihayet kader yerini buldu. Peygamberimizin de müjdesi üzerine, İstanbul’u 1453 senesinde aldık, isimden ibaret kalan bu şehir bizim yeni payitahtımız oldu. Olan oldu. İslâmiyeti ahlak güzelliği sayan dedelerimiz, bu güzel duygularından mükâfatlandı, İstanbul’da yerleştik.  Fatih’in İstanbul muhâsarası ve fethi esnâsında kurmay heyetinde âlimler, fâzıllar ve mürşidler de bulunuyordu. Elbette ilmin de, faziletin de sözü olacaktı, İstanbul “Salı” günü fethedildi. Şehrin içinde ümitsiz küçük küçük mukâvemetler de temizlendi.   Mutlu askerlerden olanlar hemen şehit oldukları yerlere gömüldüler. Bu kadirşinas Türk milleti onlara birer türbe yaptı. Her mahallede, bunlar muhtelif sayıda idi. İstanbul muhâsarasına gelmiş, Peygamberimizin sahabelerinden ve tâbiiyyetinden olanlara da namlarıyla anıt kabirler yapılmış. Bu Hıristiyanlardan zâten boşalarak küçülmüş olan şehir, 25 senede her mânâsıyla tam bir Müslüman sitesi olmuştur.  İşte bu fetih şehitleri, kabirleri ve sahabe anıt kabirleriyle birer velî gibi bugüne kadar  hürmet gördü ve semtlerimizin manevî polisleri gibi sayıldı. Fetihten sonra ilk Cuma namazı, Fatih’le birlikte, hemen camiye çevrilen Ayasofya’da kılındı.Çiçekleri Ona Verin, Zira O Benim Hocamdır…  Fatih İstanbul’a atı üzerinde girdiğinde, Bizans kızlarından bir gurup padişah zannıyla arkasındaki beyaz sakallı Akşemseddin’e çiçek demetlerini uzatıyorlardı. Fatih Sultan Mehmet yirmi iki buçuk yaşında, sakalı henüz terleyen bir genç. Bu vaziyet karşısında Akşemseddin buketleri almayarak genç padişaha vermelerini işaret ediyordu. Bunu hisseden Fatih Sultan Mehmet de:  “Yine ona götürüp verin. Zira o benim hocamdır.” diyerek âlimleri ne kadar üstün tuttuğunun büyük misâlini verdi. Âlim ve fâzılları sayıp, onların sözlerinden çıkmadığı için büyüktü.  Ayasofya’da kapıda, Bizans papazları da karşılayıcılar içinde idi.  Onlara tebessüm etti ve gönüllerini aldı.  Minbere, hutbeye bizzat belinde kılıncıyla çıktı. Bu fethin hâtırasına hatipler, Edirne’de Eski Câmi’de ve İstanbul’da Ayasofya’da ve diğer selâtin denen büyük câmilerde hutbeye kılıçla çıkmak ananesine zaman zaman riayet ettiler.  Namaz kılınıp bittikten ve dualar edildikten sonra hazır bulunan hocalarından Molla Güranî ve Molla Husrevlerdir ki bunlar da mutlu askerlerden sayılarak Peygamberimizin mutlu müjdesine mazhar oldular. Bu unvan bir nevî mânen «İstiklâl Savaşımızın madalyası» gibi idi.İlim Çin’de de Olsa…  Fatih onlara; “Hemen tedrisata başlayın.” diye emir verdi. Ayasofya’da ve Zeyrek’te Pantokrator manastırında papazlardan boşalan odalara talebe yerleştirilerek dersler her iki yerde verildi. 1470’te, fetihten 17 sene sonra İstanbul’un alınışının hemen ertesi günü kurulan Külliye (Üniversite)  en büyük toplantı yeri olan Fatih Camii etrafında muazzam ve 16 kolejli bir tesise kavuştu.  Memleketimize Fatih tarafından davet olunan Molla Ali Kuşçu adında Semerkand Rasathanesi kurucularından ve Timur’un torunu, o sahanın hükümdarı Uluğ Beyin hocası da Ayasofya’da derslere devam etti.  Molla Ali Kuşçu ve Molla Husrev bu yeni ve dünya yüzünde 13. sıradaki Fatih Üniversitesinin tüzüğünü hazırladılar. Fen derslerini de programlarına koydular, Fakat Fatih’in ölümünden sonra serbest fikirlerini söylemekten de mahrum edilen bu külliyenin hocaları “cüz’iyattandır” yani “lüzumsuzdur” diye bu fen derslerini programdan çıkarttılar. Ne oldu, Avrupa seviyesinde ve onların arasında yer alacak müspet ilim sahipleri yetişemedi. Bu sahada tam beş asır geri kaldık. Bunun vebalini hâlâ çekmekteyiz.  Peygamberimizin şu hadis-i şerifinin mânâsını bilmezlikten gelmeyelim: “İlim ikidir: Bedenler ilmi, sonra dinler ilmi.” Hele: “İlmi Çin’de de olsa alınız!” hadîsi. Bu ilimden maksat, müspet yani aklî ilimlerdir. Çin’de Müslümanlığın naklî “Şer’î” ilimleri yoktur ki, alınsın. Binâenaleyh hakikî Müslümanların fen bilgisine sahip olmasının, Peygamberimizin sünneti ve Müslümanlığın icabı olduğu Fatih zamanında idrak edilmiştir. Hele bugün Müslümanlar ve âlimlerin her şeyden önce bilgilerinde ilerlemeleri Peygamberimizin emirlerindendir.Emsallerinden Farklı Olduğu İçin…  Fatih çok ileri düşünceli, metot sahibi, açık fikirli bir Müslüman hükümdardı. Onun bu cihetle üstün tarafları vardı.  İstanbul’a ilk tayin olunan Molla Hızır Bey Çelebi 6 sene hiçbir mızıltıya meydan vermeyen, ilim ve fazlını her gün arttırırken şahsî adalette örnek olarak Fatih’e lâyık ve onun teveccühüne mazhar olmuş, sayılı ilim adamlarındandır.  Fatih, ordusunun, şehir içinde yağma yapmasına aslâ müsaade etmemiş ve kalan evlere ve binalara sahip çıkanların yaptıkları kamu oyuna haksızlıkları anlayarak çekilmelerini sağlamıştır. Zira halk, hakikaten Müslümanlığın ahlâk terbiyesine sahipti ve adaletin mânâsını iyi anlıyorlardı.  Fatih, kendisi gibi genç, âlim, fâzıl ve şair olan Sadrazamı Mahmut Paşa ile devleti yeniden kurmuşlardır. Bu memlekete, her şeyin muntazam işlemesi metodunu sokmuşlardır. Her işin her il ve ilçede birer defteri vardı. Müslümanlar daima işlerini kafadan, şifahî değil, bir deftere yazılı olarak takip ederlerdi. O günün terbiyesi bugüne kadar gelmemiş, artık doğuşumuzdan itibaren bir derbederlik içinde işlerimizi müspet ilim kafasına sahip olamadan, yani ilerleyemeyerek yaşıyoruz. Bu doğru değildir.
İslâmiyet ve Türkler M. Sıddık Gümüş B üyük Selçuklu hükümdârı Muhammed Alb Arslan’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” [463] hicrî ve [1071] mîlâdî yılında, Malazgirt’te Rum İmparatoru Diyojen idâresindeki iki yüz binden ziyâde orduya karşı, kırk bin kahramân ile kazandığı zaferden sonra, Anadolu’ya gelip yerleşen ve Batı Türkleri diye anılan, biz Oğuz Türklerini, Hıristiyan Avrupalılar, çok kerre, haçlı rûhu ile birleşerek, Anadolu’dan çıkarmak için saldırdıkları hâlde, yirminci asırda [14.cü hicrî asırda], büyük bir Müslümân Türk milleti hâlinde ayakta tutan, yaşatan en büyük kuvvetin, milletin kalbinde bulunan sağlam îmânı olduğunda kimin şüphesi vardır? Türk Göçleri:    On birinci asır [Hicrî beşinci asır] içinde, Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikâmette yayılma hareketini biliyoruz: Birinci Göç    Gaznevî hükümdârları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistâna olan yayılmalarıdır ki, buralara İslâm dînini ve medeniyyetini de götürdüler. Bugün Hindistan’da yüz milyonu aşan bir Müslüman topluluğunun bulunması, bu istilâ hareketinin bir netîcesidir. Osmanlı donanması 940 [m. 1533] de Hindistân’a gitti. Beş sene sonra Cidde’ye avdet etti. İkinci Göç    Oğuz Türklerinin, Îrân’dan geçerek, Malazgirt zaferinden sonra, Bizans elinde bulunan Anadolu’yu fethidir. Oğuzlar da, İslâm dîni ile müşerref olarak gelmiş idi. Bugün, aradan asırlar geçtiği hâlde, ancak Müslüman olarak kalışları sâyesinde, yine Anadolu’da oturuyor ve dünyâ siyâsetine karışıyor. Üçüncü Göç    Üçüncü yayılma hareketi, Karadeniz’in şimâlinden, Balkanlara doğru oldu. İçlerinde bir kısım Oğuzlar da bulunan Peçenek ve Koman Türkleri, Balkan yarımadasına yerleşti. Ne yazık ki, bunlar İslâm dîni ile şereflenmeyerek gelmişti. Etrâflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyîki ile kısa zamânda kendiliklerini unuttular. An’anelerini kaybettiler. Eridiler, yok oldular. Hindistan’da, Anadolu’da ve başka yerlerde, bugün yaşamakta olan soydaşları gibi olamadılar. Bunlar niçin yaşayamadı? Bunlardan kim ve ne kaldı? Bu, niçin böyle oldu?     Görülüyor ki, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, îmândır ve İslâm dîninde, çok kuvvetli bulunan adâlet, iyilik ve doğruluk ve fedakârlık kudretidir. Batının inanç, örf ve âdet, moda ve ahlâksızlıklarını taklit etmek medeniyyet değildir. Müslüman milletin bünyesinde tahrîbât yapmaktır. Patrik Gregoryos’un Mektubu    Osmanlı devletinde Rus sefîri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hâtıralarında, sultân İkinci Mahmûd Hân zamânında, Fener Patrikhânesinin kapısında asılan, 1237 [m. 1821] Rum isyânının baş plânlayıcısı, Patrik Gregoryos’un Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektûbu açıklamaktadır.  Mektup ibret vericidir!..    “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkindir. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına [devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine] olan itâat duygularından gelmektedir.     Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-u idâre edecek reîslere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâ’atkârdırlar. Onların bütün meziyyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâ’at duyguları da an’anelerine olan merbûtiyyetlerinden (bağlılıklarından), ahlâklarının salâbetinden gelmektedir.     Türklerde evvelâ itâ’at duygusunu kırmak ve ma’nevî râbıtalarını (bağlarını) kesr etmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zâ’fa uğratmak (zayıflatmak) îcâb eder. Bunun da en kısa yolu, an’anât-i milliyye (millî geleneklerine) ve ma’neviyyelerine uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.     Ma’neviyyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmânlı Devletini tasfiye için mücerred olarak harb meydânlarındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyyet ve vekârını tahrîk edeceğinden, hakîkatlerine nüfûz edebileceklerine sebeb olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır.”     Bu mektup ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühimdir. Mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi şu iki husustur: 1 — Türklerin ma’neviyyâtının ve dîninin yıkılması için, Türkleri yabancı fikir ve âdetlere alıştırmak.2 — Türklere hissettirmeden bünyelerindeki tahrîbâtı tamamlamaktır.  Bu hedeflere ise, Batının inanç, moda, örf ve âdet ve ahlâksızlıklarını, taklit ettirmekle ulaşılır.
Türklerin İslâmiyeti Kabûlü Prof.Dr. Nesim Yazıcı Ü lkemizin yetiştirdiği en ünlü tarihçilerden biri olan Prof. Dr. Osman Turan “Türkler ve İslâmiyet” başlığı altında 1946’da yayınladığı makalesine şu cümle ile başlar; “Yeni bir din veya medeniyetin kabûlü, cemiyet içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan meydana getirdiği derin değişiklik ve gelişmeler dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir hâdise olmak vasfını dâima muhâfaza eder.”     Gerçekten de Türklerin İslâmiyet’i kabulü, ortaya çıkardığı sonuçları itibarıyla, hem bizim millî tarihimiz, hem İslâm tarihi ve hem de genel dünya tarihi açısından son derece önemlidir. Biz bu kısa yazımızda, işte bu önemli olayın ne şekilde gerçekleştiğini, en kısa ve belirgin çizgileriyle ortaya koymaya çalışacağız.     Yazımızın başında bir gerçeği peşinen vurgulamakta yarar görmekteyiz. Bilindiği gibi insanlara ana ve babalarını seçme hürriyeti verilmemiştir. Yani hiç kimse Türkiye’de, Avrupa’da, Amerika veya Avustralya’da, şu veya bu ana-babanın evlâdı olarak dünyaya gelmeye kendisi karar veremez. Konuya bu açıdan bakıldığında, bizlere Müslüman anne ve babaların, yani Hak Din’in mensubu ebeveynlerin evlâtları olarak dünyaya gelme imkânını bahşeden Yüce Yaratıcı’ya ne kadar şükürler etmemizin gereği ortaya çıkar. TÂRİHİN AKIŞI  DEĞİŞTİ    Türklerin, tarihin çok derinlerine kadar inen şanlı bir geçmişe sahip olduklarını biliyoruz. Bu uzun maziyi İslâmiyet’in kabulünden önce ve sonra olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Çünkü İslâmiyet’in kabulü Türk Tarihi’nin akışını değiştirmiş, aynı zamanda da bin yıllık bir süreç içerisinde bu millete İslâmiyet’in bayraktarlığını yapma fırsatını vermiştir.     Türkler İslâmiyet’ten çok şey almışlar, bu sayede âdeta yeniden doğmuşlar, İslâmiyet’e hizmeti de, o sırada yorulmuş olan Arap ve İranlılardan alarak şanla ve şerefle sürdürmüş, Allah’ın Hak Din’ini Hindistan kıyılarından Avrupa içlerine kadar götürmüşlerdir.     Bilindiği gibi Hz. Peygamber aleyhisselam, İslâmiyet’i Arap Yarımadası’nda, Mekke ve Medine’de tebliğ etmeye çalışmış, onun hayatta olduğu sürede bu bölgede Müslümanlık yayılmaya çalışıldığı gibi, çevredeki devletlere de elçiler gönderilerek İslâmiyet’e davet edilmişlerdir. Tarihî ve coğrafî bilgilerimiz Türklerin bu sıralarda, Ceyhun ötesinde ve Orta Asya bozkırlarında yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Bu sebeple Hak Din’in tebliğcisinin daveti, onun hayatta olduğu sürede atalarımıza ulaşamamıştır. Zaten eldeki veriler, bu dönemde Türklerle Araplar arasında, oldukça da zayıf ilişkilerden bahsetmemize imkân vermektedir.     Hz. Peygamberin vefatından (632) sonra gelen dönemde, özellikle de Hz. Ebu Bekir (632–634), Hz. Ömer (634–644) ve nihayet Hz. Osman (644–656)’ın hilâfetinin ilk altı senesi içerisinde İslâm fetihleri, tarihin bir benzerini daha kaydetmediği bir süratle gelişmiştir. Bu devrede Müslüman Araplar, geçilmez çöllerde yaşamaları dolayısıyla istilâlara maruz kalmadıkları, bununla birlikte tarihlerinin hiçbir döneminde güçlü devletler de kuramadıkları yurtlarından, okyanusların kabaran dalgaları gibi taşmış, önce Arap Yarımadası’nı bütünüyle fethetmiş, sonra da çevredeki dönemin güçlü Bizans ve Sasani (İran) imparatorluklarıyla savaşa girişmişlerdir. Bu mücadele, inanılması güç neticeler ortaya koymuş, İslâmiyet’le güçlenen Araplar Bizans’tan Suriye, Filistin, Mısır, Güneydoğu Anadolu gibi önemli toprakları almış, dönemin ikinci büyük devleti Sasanileri ise tamamen ortadan kaldırmışlardır. KUTLU TANIŞMA    İşte Müslüman Araplarla Türklerin, dolayısıyla İslâmiyet’le Türklerin karşılaşmaları da bu sırada 642’de gerçekleşen Nihavend Savaşı sonrasında, İslâm ordularının Ceyhun sınırına dayanmasıyla mümkün olabilmiştir.     Türklerin İslâmiyet’i önceleri fertler veya küçük gruplar, nihayet büyük topluluklar ve bir millet bütünü olarak kabul etmeleri üç yüz yıllık bir tarihi süreci içerir. Burada aklımıza bu devrenin, neden bu kadar uzadığı şeklinde bir soru gelebilir. Bu muhtemel sorunun cevabını, yeni bir din kabul etmenin kaçınılmaz önemi ve zorlukları yanında, 642’den başlayarak ilk Türk – İslâm devletlerinin ortaya çıktığı onuncu yüzyılın ilk yarısına kadarki devrede, Araplarla Türklerin ilişki yumağında aramak gerekir.      Bilindiği gibi Emevî yönetimi 750’de, muhalif Araplarla birlikte, İranlıların ve Türklerin de katıldıkları bir hareket sonucunda yerini Abbasiler (750–1258)’e bırakmıştır. Bu sırada 751’de Talas Meydan Muharebesi, Çinliler karşısında Türklerle Müslüman Arapları birleştirmiş ve kesin zaferle sonuçlanmıştır. Böylece Müslüman Araplarla Türkler arasında bu tarihe kadar mücadele safhası diye ifade edilebilecek  olan münasebetler, yeni bir görünüm kazanmıştır ki bunu, dostane ilişkiler ve hizmet dönemi olarak değerlendirmemiz mümkündür.     Abbasîler döneminde yönetim, Müslümanlar arasında ayırımcı politikayı terk ettiğinden, Türklerin büyük topluluklar hâlinde İslâm Devleti’nin hizmetine girdikleri, tabii olarak da İslâmiyet’i kabul ettikleri görülür. Bu vesile ile vurgulanabilecek bir husus da, Türklerin İslâmiyet’i asla silah zoruyla kabul etmeyip, kendi hür tercihlerinin sonucunda benimsedikleri ve bir millet bütünü olarak Hak Din’e dahil olduklarıdır. Zaten din değiştirme gibi önemli kabullerin silah gücü, başka bir kısım baskı veya zorlamalarla ilişkilendirilemeyecek derecede ciddiyete sahip bulunduğu da bilinen bir gerçektir.     Nitekim Suriye, Lübnan ve Mısır’da İslâmiyet’i kabul etmemiş Arapların milyonlara ulaşan sayılarda olmak üzere varlıklarını hâlâ korumakta bulunmalarına karşılık, Türk dünyasının ancak çok küçük bir kısmı Müslüman Arapların fetihlerine konu oluşturmuş bulunmasına rağmen Hıristiyan Gagauzlarla, Şamanist Yakutlar ve yer yer rastlanan Musevîler gibi çok küçük bazı gruplar hâricinde Müslümanlık, Türkler tarafından bir millet bütünü olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. YENİ BİR KİMLİK KAZANDILAR    Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle birlikte, bu dinle şereflendikleri ve yeni bir kimlik kazandıkları şüphesizdir.     Günümüzde artık bin yıllık uzun bir geçmişten beri Türk’ten İslâmiyet’i, İslâmiyet’ten Türkleri ayırmanın ve ayrı düşünmenin imkânı bulunmamaktadır. İslâmiyet bayrağı onlar elinde Asya içlerine, Hindistan’a taşınmıştır. Bugün Güney Asya’daki Pakistan, Bengaldeş ve Hindistan Müslümanlarını, Gazneli Mahmut (998-l030)’un bölgeye yaptığı on yedi seferden o sırada şuurlu biçimde gerçekleştirilen İslâm tebliğinden ve daha sonra gelen Müslüman Türk devletlerinin bu istikametteki çabalarından bağımsız olarak açıklamak mümkün değildir.     Selçukluların Anadolu’yu ebedî Türk-İslâm yurdu yaptıklarını ve Haçlı Seferleri karşısında, hem kendi vatanlarını ve hem de diğer Müslüman topraklarını korumak uğrunda ne büyük gayretleri sarf ettiklerini hatırlamakta yarar vardır. İlâyı Kelimetullah, yani tevhit dînini şanına lâyık biçimde yayma sırası Osmanlılara geldiğinde, onlar da üzerlerine düşeni yapmakta asla tereddüt etmemişlerdir. İstanbul’u fethederek Hz. Peygamberin müjdesine ulaştıkları gibi, Avrupa içlerine kadar ilâhî tebliği şerefle taşımışlardır.     Bugün de milletimiz, bu yüce dine hizmetlerini, İslâm toplumunun diğer üyeleri ile birlikte ve zamanın gerektirdiği yeni hizmet anlayışları içerisinde sürdürmekte, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan geri durmamaktadır. Bu anlayış ve uygulamanın, yani Müslüman-Türk milletimizin İslâmiyet’le birlikteliğinin dünya durdukça devam edeceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Mehmetcik’de Vatan ve Anne Sevgisi Hasan Ethem Çanakkale’de şehit olan yedek subay Hasan Ethem’ in annesine yazdığı mektup, bir edebiyat  şaheseri…
Valideciğim!

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihatamiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.

Gözlerimi açtım uzaklara doğru baktım. yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.   Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
işte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:  

Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay…
Mustafa bu sütü nereden aldın?
Dedim. Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
Evet, dedim. Evet ne kadar güzel İşte onun çobanından 10 paraya aldım.  

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.
Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Validen kaderine küssün  ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.”  

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.’  

Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

Ey Türklerin Ulu Rabbi Ey şu öten kusun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Yüce Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i cemalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahfeyle! diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor, inşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadire mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermezse, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.”

Oğlun Hasan Ethem 4 Nisan 1331/17 Nisan 1915

Şehit Ethem’in bu anlamlı mektubu, bugün”Bir 57. Alay şehidinin ilk ve son mektubu” diye 57. Alay Şehitliğinin kapısına büyük bir pano halinde asılı duruyor.  

İslamiyet ve Türkler Ahmet Zeki Sarıhan Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri konusunda fikir beyan eden yabancı aydınların söyledikleri:

Alman tarihçi Von Karabacek şöyle der:

“Türklerin İslâm’da ilk tarih sahnesine çıkışları gibi başlangıçta o derece ehemmiyetsiz görünüp de o ka­dar büyük tesirler icra etmiş olan bir tezahür, dünya tarihinde hemen hemen yok gibidir.”

Arap Mütefekkiri Cahiz, Abbasilerin en güçlü za­manında Türklerle ilgili şunları ifade eder:

“Vatan sevgisi, bütün insanlara şamil, beşere has bir histir. Fakat bu his, Türkler’de, başka kavimlerdekinden daha fazladır.”

Bir başka aydın ve kumandan Kuteybe Bin Müslim de:

“Türkler vatanlarına çok bağlıdır, vatanları için çırpınırlar. Hiçbir zaman vatanlarını unutmazlar. Nere­ye giderlerse gitsinler, vatanlarına bağlıdırlar. Türk’ü diğer milletlere üstün kılan amiller, bu hususiyetleridir ve bunu Türkler çok iyi bilirler” der.

Büyük Rus Tarihçisi Barthold şöyle bir tespitte bulunur:

“Türk kavimlerinin bilhassa X. Asırda başlayan fetihleri, onlarda milli bir gurur uyandırdı. Bu gurur XX. Asırda bile Türkler’in işine yaramıştır.”

Rus tarihçi tarihi bir vakayı tespit etti, ancak bizim yerli tarihçiler, aydınlar ve idareciler bu hakikati ısrarla görmemezlikten gelmektedirler.

Türklerin İslâmiyet’le şereflenmeleri diğer milletlerin Müslüman olmaları ile kıyas edilemeyecek kadar farklı­dır ve önemlidir. Bu tespiti yapanlardan biri de, XII. yüzyıl­da yaşamış din adamı ve tarihçi Süryani Mihail’dir.

Mihail: “Türk milleti tek tanrıya inanmakta idi. Arapla­rın da tek Allah’a inanmaları Türklerin İslâm dinini ka­bul etmelerine sebep olmuştur” der.

Din değiştirmenin millet hayatında meydana getirdi­ği değişiklikleri Türk tarihinde açık olarak görebiliriz. Türk­ler, Müslüman olmadan önce gerek Türkistan’da gerekse yayıldıkları diğer ülkelerde Budizm, Manihaizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişlerdi. Ancak bu din­leri kabul etmeleri küçük guruplar halinde, kısmi olmuştur. Büyük kitle, kendi Gök-Tanrı dinlerine bağlı kalmışlardı. Türklerin kısmen de olsa kabul ettikleri bu dinlerin ortaya koyduğu nizam, onların töre ve yaşayışlarına uymadığı için kısa zamanda milli benliklerini kaybetmişlerdi. 

Göktürk Hakanı Bilge Kağan, veziri Tonyukuk’tan bir Budist mabe­dinin yapılmasını istediği zaman bilge vezirin ona verdiği cevap çok enteresandır:

“Savaşı ve hayvan eti yemeyi yasaklayan ve mis­kinlik telkin eden bu dinin kabulü Türkler için felaket olur.” 

Bu cevap, Türklerdeki yüksek fazilet unsurunu ve dine verdikleri ehemmiyeti bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Büyük vezir Tonyukuk’un bu veciz sözlerinin bir kehanet olmadığını tarih göstermektedir. Museviliği kabul eden Ha­zarların, Hıristiyanlığı benimsemiş olan Bulgar ve Macarlar’ın bugün için Türklüklerinden bahsedilemez.

Bunlardan daha önemlisi, İslâm dininin ortaya koyduğu nizam ile Türk töre ve yaşayışı birbirine uyduğu ve birbirini tamamladığı için milli varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Bu durum açıkça göstermiştir ki, Türk milleti varlı­ğını İslâm dini sayesinde koruyabilmiştir.
 
Kaynak: Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi 

Kime Emânet,Neden İhânet? Kâzım Şen Tohum toprağa, toprak suya, su da buluta emânet değil midir? Yavru yuvaya, yuva da anaya emânet değil midir? Onların hiç emânete ihanet ettiği görülmüş müdür?

Bir söz vardır; “Emânete ihanet edilmez” diye. Bize bırakılanın üzerine titremek, sanki kendimizinmiş gibi korumaya çalışmak gerekmez mi? Allah’ın Resûlü emânete ihaneti nifak saymıştır. Bizde kaldığı sürece emâneti bırakıldığı gibi tutmamak, özüne zarar gelmesine yol açmak emânete bırakılana ihanetin tâ kendisidir.

Tohum toprağa, toprak suya, su da buluta emânet değil midir? Yavru yuvaya, yuva da anaya emânet değil midir? Onların hiç emânete ihanet ettiği görülmüş müdür?

Öyleyse ey delikanlı! Sen sana emânet edilen şeyleri ne oranda muhâfaza ediyorsun. Hiç düşündün mü emânet ehli misin, yoksa ihânet çukuruna çok yakın mısın? Üzerine düşen vazifeyi lâyıkıyla yapıyor musun? Bugün emânet aldığın şeyleri yarın teslim zamanı geldiği âna kadar aynıyla koruyor, bunun için mücadele veriyor musun?

Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken, vücudundan kanlı kurşunu çıkarıp “ ‘Arkadaşım, şunu al oğluma emânet et. Ben yaşadığım müddetçe vazifemi yaptım, İnandığım mukaddesler uğruna can veriyorum. Senden de bunun hakkını vermeni istiyorum’ dediğimi ilet.” diyerek son nefesini veren şehîdin verdiği mukaddes kurşunu ne yaptın? Aldığın emânetin şuurunda mısın? Sütçü İmam’ın iki bacımızın yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana bulayan celâliyetini, Şahin Beyin Antep’teki kükreyişini unuttun mu?

Yoksa, yoksa… “Hadi canım sen de, benden başka bu emânetin bırakılacağı kişi kalmadı mı” diyorsun? Sen sen olduğunun idrakinde, sen sana bırakılanın kutsiyetini anlayamayacak hallere mi düştün!

Arkadaş; gül de, bülbül de; bağ da, bahçıvan da; bu vatan da, hattâ ve hattâ yüzyıllarca atalarımın bayraktarlığını yaptığı şeyler de sana emânet. Devraldığın sorumluluğu omuzlarında hissetmiyor musun? Öyleyse şöyle bir düşün ve silkelen…

Zaman geçiyor. Zaman daralıyor. Zaman ilerlemekte. Zamanı durduramazsın. Zamanı zaman yapan sen değilsin. Fakat zamanı geldiğinde sana soracaklar: “Sana verdiğimiz emânetleri ne yaptın?” diye. Ve senden sonrakiler de “Bize neyi emânet bırakıyorsun, hani nerede?” diyecekler. Ne cevap vereceksin, ne diyeceksin?

Arkadaş; bir dönüm noktasında olduğunu sen de biliyorsun. Şu halde daha geç kalmadan sana bırakılan emânetlere lâkayt kalma. Sen, senin için bırakılan emânetleri al. Onlar senindir. Yoksa bunun şuurunda değil misin? Onlar senin özündür, mayandır. Sen şu an emânet edilensin.

Bizim kitabımızda emânete ihanet var mı? Kime emânet edildi? Sana, bana, bize. Öyle ise bize bırakılan emânete sahip çıkalım. Yoksa ihanet etmiş olmaz mıyız? Bize hâin demezler mi?
 

Birinci Cihan Savaşından Sonra Anadolu’nun Hazin Hali Ahmet Refik Birinci Cihan savaşının başlamasıyla Rus Orduları 1916 yılında Erzurum, Trabzon, Gümüşhane ve Erzincan bölgelerini de işgal ettiler. 1918’de Tarihçi Ahmet Refik Bey Rus İşgalinden sonra bu bölgeyi gezerek Müslüman Türk halkının savaş, açlık ve Ermeni zulmünden çektikleri büyük ıstırabı gördü ve hatıralarını “Kafkas Yollarında” isimli kitapta neşr etti. Aşağıda bu kitaptan bir bölümü okuyacaksınız. ———————- … Trabzon’un orta halli kadınları yanlarında pejmürde kıyafetli çocukları, ellerinde bıçaklar, nafakalarını temin için karargâhın duvar kenarlarında ot topluyorlardı. Hamsiköy’üne kadar bütün yollarda aç ve sefil insanlardan başka kimse yoktu. Cevizlik’te bir sabah, ufak, elâ gözlü bir kız karşıma çıktı. Ekmek istiyordu. Ne kadar yazıktı!.. Kirli bir yemeni altında bütün cazibesiyle görülen yüzü yırtık elbiseleri, güneşten kızarmış bacakları, boynunda kesesi, elinde değneğiyle adeta dilenci rolüne çıkmış zarif bir matmazeli andırıyordu. On, oniki yaşlarındaydı. Kimbilir kaç ay ekmek yüzü görmemişti. Kıza bir ekmek verdim. Fakat teşekküre bile gerek duymadı. Ani bir sevinç onu kendisinden geçirdi. Çılgın ve mütebessim, pür neşeli adımlarla, bir ceylan gibi uçtu. Nasırlı ayakları bir an tozlar içine karıştı. İleride yorgun adımlarla yürüyen anasına babasına, eşeklerle giden bir göçmen kafilesine doğru koşuyor, kolunu uzatmış, ekmeğini gösteriyor, sevine sevine bağırıyordu; – Ekmek, ekmek… Anadolu mahvolmuştu. Açlık, öksüzlük, kimsesizlik, perişanlık her yanı sarmıştı. Dağların çam kokulu yollarında, köylerini ve analarını aramak için garip, ayağı çarıklı, sararmış talihsiz çocuklar, ihtiyar kocalarını eşeklere bindirmiş, sarp yolları tırmanan, açlıktan yol kenarlarına yatarak tarlalar içinde bir lokma ekmek dilenen kadınlar, görülüyordu… Torul’da bir akşam, dükkanların önünde dolaşıyordum. Dükkânların önü arabalarla doluydu. Arabaların birinde bir insan kellesi, sırıtmış dişleriyle Anadolu’nun bu fecaatine gülüyor gibiydi. Birdenbire karşıma bir çocuk çıktı. Henüz sekiz yaşındaydı. Başında beyaz, eski bir keçe külah, arkasında mavi, yamalı bir mintan, bacağında kirli bir şalvar, ayağında eskimiş bir çarık, sarışın, topuz, mavi gözlü bir oğlandı. Yanıma yaklaştı, utangaç gözlerini dikerek, parmağını ağzına götürdü, masum ve öksüz bir sesle sordu… -Burada muhacirlere ekmek veriyorlarmış. Birdenbire anlayamadım. Tekrar sordum. Kaymakam bey, biraz ilerde aç ve sefil göçmenlerle meşgul oluyordu. Bunlar, Rus işgali, Ermeni mezalimi üzerine vatanlarını terk eden, bir kaç sene Anadolu’nun hücra köşelerinde sefalet içinde yaşadıktan sonra, evlerine barklarına dönen Türklerdi. Çocuğu Kaymakam beyin yanına götürdüm. Sordu. Bir dakika içinde etrafımız köylülerle dolmuştu. Çocukla konuştuğumuzu gören köylüler kahvehaneden birer birer çıkıyorlar, garip ve tecessüslü tavırlarıyla bizi dinliyorlardı. İçlerinden biri derhal söze karışarak çocuğa sordu. -Oğlum sen hangi köydensin, adın ne? Çocuk durmadan çarığı ile toprağı kazıyor, parmağı ağzında, öne doğru eğilen gözlerini yukarı kaldırmış, korka korka ve düşünerek cevap veriyordu. -Adım mı? Osman. Haşılya’danım. İçlerinden biri çocuğu tanıdı. -Tonyalı Ahmed’in oğlu, dedi. Çocuk önüne bakıyor, kalabalıktan adeta ürküyordu. Gözlerini yere dikmiş, sorulan sorulara sakin cevap veriyordu. Zavallı çocuk iki senedir anasını babasını görmemişti. İki senedir, öksüz, kimsesiz, ufacık boyu, masum kalbiyle Giresun’da kahve köşelerinde yatmış, aç kalmış, tahammül etmiş, merhamet görmüş, yaşamıştı. Artık o anasını babasını ölmüş, kendisini kimsesiz biliyordu. Köyünün yanı başına gelmiş de haberi bile yoktu. Karnı açtı. Bir lokma ekmek bulmak istemişti. Göçmenlere ekmek verildiğini kimden duymuşsa, hiç tanımadığı, bilmediği beni bulmuş, bükük boynuyla ekmek istemeye gelmişti. Köylülerden biri ilerledi: -Oğlum senin anan, baban sağ. Dedi. Allah… Osman’ın kirli yüzü kıpkırmızı kesildi. Yerlere bakan mavi gözleri birdenbire karardı. Küçücük, kirler içindeki elleri asabi bir heyecanla gözlerine yapıştı. Kalbinin en derin köşesinden gelen bir ağlayış ve inilti başladı, Zavallı Osman, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerinden dökülen, küçük parmaklarından sızan yaşlar, kirli yüzünde beyaz izler bırakarak akıyordu. Dağlar kararıyordu. Ben ve beş köylü bir yangın harabesi ortasında, anasına, babasına kavuşmuş bir masumun acı gözyaşları karşısında dilhun oluyorduk. Kaynak: Kafkas Yollarında – İki Komite İki Kıtâl – Ahmet Refik
Çanakkale’de Savaşan Mehmetçikten Annesine Mektup Hasan Ethem Çanakkale’de şehit olan yedek subay Hasan Ethem’ in annesine yazdığı mektup, bir edebiyat şaheseri!.. 

Valideciğim!Dört asker doğurmakla müftehir (iftihar eden) şanlı Türk annesi! Nasihatamiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. 

Gözlerimi açtım uzaklara doğru baktım. yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek tebşir ediyorlardı (müjdeliyorlardı). Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. 
Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. işte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:   

“-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz,” dedi. 
“-Pekala,” dedim. Aldım baktım, sütlü çay… 
“-Mustafa bu sütü nereden aldın?” Dedim. 
“-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?” 
“-Evet, ne kadar güzel” dedim. 
“-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.”   

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu:

“Validen kaderine küssün  ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.”   

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.’   

Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

“Ey Türklerin Ulu Rabbi Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. Ey benim Yüce Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsm-i Cemalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahfeyle! diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.”

Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor, inşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadire mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermezse, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun. 

                                                                                              Oğlun Hasan Ethem
                                                                                         4 Nisan 1331/17 Nisan 1915

Not: Şehit Hasan Ethem’in bu mektubu, bugün “57. Alay şehidinin ilk ve son mektubu” diye 57. Alay Şehitliğinin kapısına büyük bir pano halinde asılı duruyor.  

Yedi Mehmetler Mangası Ahmet Kabaklı “Aşağıda okuyacaklarınız masal değildir, hikâye değildir, uydurma hiç değildir. Sağlıklarında, yaşayanların ağızlarından dinlenip derlenmiş, dosyalarımızda özenle sakladığımız savaş hatıralarıdır. Kelimesine dokunulmadan aktarılan bu hatıralardan, özellikle genç nesillerin çıkaracağı sayısız dersler vardır. Simdi söz, gazi atalarımızın.” Tuğgeneral Fazıl Bayraktar                                                                                                         Bakalım Mehmet Pehlivanoğlu Ne Dedi:
Ben, Kastamonu’nun Kırkçeşme Mahallesi’nden Mehmet Pehlivanoğlu. Yedi ceddimiz pehlivan olduğu için soyadımız Pehlîvanoğlu olmuş. Çanakkale’de bir 57’nci Alay vardı. Öyle bir alay, yedi düvelde yoktur. Bizim Mangaya “Yedi Mehmetler Mangası” derlerdi. 
. Balıkesirli Mehmet Çavuş. (Manga kumandanımız)   Neferler: . Maraşlı Uzun Mehmet,  . Tokatlı Kara Mehmet,  . Karamanlı Deli Mehmet,  . Bergamalı Efe Mehmet, . Vakfıkebirli Taka Mehmet,  . Yozgatlı Pala Mehmet ve ben, . Kastamonulu Pehlivan Mehmet.

  Yaşımı sorarsan, ister doksan beş say, ister yüz say. Hey gidi hey… Ne manga idi o manga. Süngüye kalktık mı, dağ yürüyor sanırdı İngiliz gâvuru. Conkbayırı’nın dili olsa da söylese. O alay gibi alay gelmemiştir. O manga gibi manga olmamıştır. Her biri bir arslan yavrusu. Boşa kurşun atmadık, boşa süngü sallamadık.
  Bir gün, mütareke var dediler. Ateş kestik bir günlüğüne. Ölüler, yaralılar toplanacakmış. Doğrulduk siperlerden. Biz, şehitlerimizi, yaralılarımızı topluyoruz: İngiliz gâvuru kendi ölüsünü, yaralısını alıp götürüyor. Birbirimize şeker, cigara filan veriyoruz. Sanki, dört aydır cenk eden biz değiliz. Bir İngiliz zabiti geldi yanımıza. Cebinden bir şerit metre çıkardı. Fan fin fon bir şeyler diyor. Ben de mel mel bakıyorum buna, ne der ki diye. Ayak ucumdan tepeme kadar boyumu ölçermiş meğer. 
  Babam rahmetlik pehlivandı. Onun babası da pehlivanmış dedemin babası da pehlivan. Düğünde bayramda güleşe soyunurdum. Şimdi, ufaklığımıza bakma sen. O zaman, bende bir boy var, selvi kavağı gibi bir boy. Sahaflar çarşısındaki Mümin usta kisbet uyduramıyor bacağıma. “Yedi Mehmetler Mangası” dedim ya. Yedimizin de boyu uzun. Ne postal uyar ayağımıza, ne urba uyar sırtımıza. Siperlere sığmıyoruz. Nâmımız almış yürümüş, İngiliz zabiti, onun için ölçermiş boyumu. 
   Mustafa Kemal, Fırka Kumandanımız. Geldi bir gün. Siperlerde dolaşıyor; hal hatır soruyor.   Her birimize uzun uzun baktı, sırtımızı sıvazladı. “Allah nazardan esirgesin” dedi, Mehmet dediğin böyle olur işte.
   Bir gün süngü hücûmuna kalkacağız. Helalleşiyoruz birbirimizle. İçimde bir yanma var; sorma gitsin. Derken, bir patlama oldu; yer gök sarsıldı; dağ yıkıldı üstümüze. Kâfir, toprağın altında lâğım patlatmış. “Yedi Mehmetler Mangası,” toprağın altında kaldık. Bir kalas parçasının altından beni çıkardılar yarı ölü, yarı diri vaziyette. Hastanede bacağımın birini kestiler. Ondan sonra, adımız Topal Mehmet Pehlivan’a çıktı. 
  Yanarım, Yedi Mehmetler Mangası’na. Gidip görmedim ya. Şimdi bir taş dikmişler Conkbayırı’nın oralara. “Mehmet Çavuş Anıtı” derlermiş. Gidip görsem oraları, yüz yaşıma daha girerdim. Ben kim, oralara gitmek kim? Ninem öleli on yıl oluyor. O sağken, birbirimizi omuzluyor, iki laf edip rahatlıyorduk hiç değilse. Ninem öleli Azrail aleyhisselâmın yolunu gözler oldum.
  Geçenlerde, Cuma Namazına gideyim diye çıktım evden. Uzun sokağın başında mahallenin çocukları kaydırak oynuyorlarmış. Ben, tahta bacağımı sürüye sürüye geçerken, başladılar zeklenip benimle gırgır geçmeye:
                          “Topalım topalım seki sekiver,                             Tarlaya tohumu eki ekiver…”

 Utandım, üzüldüm, yerin dibine geçtim. Ben, o bacağımı, Kayaaltı’nda hovardalık yaparken yitirmedim ki a efendi oğlum. Öyle ya veledler ne bilsin Çanakkale’yi, Conkbayırı’nı? O gün bu gündür, evden dışarı çıkmaz oldum. Çıkayım da çoluk çocuğun eğlencesi mi olayım? Camın önünde oturur; biri gelsin de iki lâf edelim diye yol gözlerim…  

Bir Çanakkale Gazisi Konuşuyor Ahmet Kabaklı “Aşağıda okuyacaklarınız masal değildir, hikâye değildir, uydurma hiç değildir. Sağlıklarında, yaşayanların ağızlarından dinlenip derlenmiş, dosyalarımızda özenle sakladığımız savaş hatıralarıdır. Kelimesine dokunulmadan aktarılan bu hatıralardan, özellikle genç nesillerin çıkaracağı sayısız dersler vardır. Simdi söz, gazi atalarımızın.” Tuğgeneral Fazıl Bayraktar              
                                                                                  
Gazi Hüseyin Onbaşı Neler Dedi:Ben, Araç kazasının Kızılsaray Köyü’nden Hüseyin Kuşbacak. Buralarda, bana “Hüseyin Onbaşı” derler. Balkan Savaşı’nda çıktım köyden. Nice gittiysem onbir yıl deyince geri döndüm. Asker urbasını hiç çıkarmadım üstümden. İlkin, iyi kaval çalıyor diye Mızıka Takımına verdiler beni. Borazanla on iki hava çalardım. Borazanla hiç Cezayir çalınır mı? Ben çalardım işte. Çaldığım havaları, Mızıkacı Gedikli Başçavuşlar sekiz on perdeli uzun boruları ile çalamazlardı da 

“- Ulan Hüseyin; sendeki bu ciğer, kalaycı körüğü mübarek. Nereden çıkıyor bu sesler?”
 diyerekten şaşar kalırlardı.  Çatalca taraflarından Çanakkale’ye geçince, biz boruyu filan bıraktık. Aldık elimize Muaddel Osmanlı Mavzerini. Çanakkale’de 30’uncu Alay’a verdiler. Grup Kumandanımız Vehip Paşa. 10’uncu Fırka Kumandanımız Miralay Selahattin Bey. Zığındere denilen bir yer vardır, ingiliz gâvuru oradan geldi üstümüze. Kirte’de, Zığındere’de olan muharebeleri tarih kitapları yazmaz. Üç günde dört bin şehit verdiğimiz oldu. Hücuma geçtik mi, İngiliz mitralyözleri arpa biçer gibi biçerdi arkadaşlarımızı. Muharebe meydanında, insan ölüsünden adım atacak yer kalmazdı.  Hava sıcak; ölüler şişiyor, kokuyor. Bir yanda İngiliz bir yanda Fransız, karabulut gibi geliyorlar üstümüz öldür öldür bitmez. Zığındere’yi geçemedi gâvur. Bacağımdan yaralandım. Hastanede,

“- Sana tebdil-i hava verelim” dediler.
“- Olmaz” dedim,
“-Beni kıtama yollayın”. Topal mopal Alay’a geri döndüm. Alay kalmamış ortada, Alay birbirine karışmış.  Neyse uzatmayalım, Çanakkale’den Galiçya’ya 63’üncü Mitralyöz Bölüğüne verdiler bizi. Fahrettin Çavuş diye bir kumandanımız var ki öyle babayiğit bir adam görülmemiştir. Keşfe çıkmıştık, pusuya düştük. Fahrettin Çavuş şehit oldu, ben yaralandım. Yaram hafifti, çabuk iyileştim. Galiçya’dan sonra, Cenup Cephesine; Dördüncü ordu’ya verdiler, Cemal Paşa’nın emrine. Gazze’de, Kanalda, Tih Sahrası’nda epey çakmak çaldım. Bu İngiliz gâvuru, şeytan gibi bir gâvur. Her gittiğim yerde o çıkıyor karşıma. Ne yalan söyleyeyim, vurduğum gâvur sayısı yüzden aşağı değildir. Çölde su yok, yiyecek yok, giyecek yok. Ayağımdaki postalları bezle sarıyorum ki büsbütün parçalanıp dağılmasın diye.  Bir gün süngü hücumuna geçtik. İngiliz siperlerine girince ayağımdaki postalları çıkarıp attım; ölü bir İngiliz gâvurunun yepiz yeni pabuçlarını geçirdim ayağıma, ohh…dünya varmış dedim. Terhis olana kadar İngiliz postalını çıkarmadım ayağımdan. Bu İngiliz malı sağlam oluyor beyim. Ne demişler, “Asılacaksan İngiliz sicimi ile asıl” Yemen gitti, Hicaz gitti, Kudüs gitti. Bozulup geri çekildik oralardan. Çok telefat verdik. Olanları anlatsam yürek dayanmaz. Civan gibi arkadaşlarımızı Arap çöllerinde kuma gömdük. Mezarları bile yoktur.  Sonra Sakarya… Yirmi iki gün, yirmi iki gece Yunan gâvuru ile cebelleştik. İyi ki İngiliz yoktu bu sefer karşımızda. Bu gâvur milleti ne kadar çok oluyor beyim? Vur vur bitmez. İngiliz’i gider, Yunan’ı gelir, sonra, kattık Yunan gâvurunu önümüze. Kovala ha kovala. Korkak adamın arkasından kurşun yetişmiyor, beyim. Yunan’ı denize dökene kadar kovaladık.  On bir yıl deyince köye döndüm. Vücudumda tam iki yara var. Kurşunun biri hâlâ kalça kemiğimde duruyor. İstiklâl Harbi’ne katılanlara madalya veriliyor, maaş bağlanıyor dediler. Kalktım, Askerlik Şubesi’ne gittim. Defterleri karıştırdılar, künyemi bir türlü bulamadılar. Defterin o yaprağı kaybolmuş. 
“- Bu durumda sana madalya veremeyiz Hüseyin Onbaşı” deyince, sönüp vücudumdaki on iki yarayı gösterdim Şube Reisi’ne. 

“- Oğlum, ben bu yaraları çelik çomak oynarken almadım ki. İngiliz kurşunu, kalça kemiğimin içinde duruyor hâlâ” dedimse de nafile. On bir yıl aserlik yaptığıma kimseyi inandıramadım. Bana bir madalyayı çok gördüler. Zararı yok, “Balık bilmezse Hâlık bilir” demişler. “Ne yaptıysak vatan için yaptık helâli hoş olsun.”

Akdeniz’i Türk Gölü Yapan Zafer: Preveze Prof. Dr. İsmet Miroğlu Papa III. Paul, Türkler’in Akdeniz’de yayılmalarından tedirgindi. Onun gayretleriyle, 1537 yılda Venedik de razı edildi ve muazzam bir Haçlı donanması hazırlandı, zamana kadar Barbaros Hayreddin Paşa’nın karşısına çıkma cesareti gösteremeyen Şarlken’in meşhur amirali Andrea Doria, artık kendinden emin olarak harekete geçebilecekti. 1538 yılının yaz aylarında, müttefik donanma Korfu’da toplanmaya başladı. Önce Venedikliler gelmişti, ardından, Papalık donanmasının amirali Grimani Korfu’ya varmış, burada beklerken Preveze kalesine saldırmıştı. Fakat, beş gün süren bombardıman sonunda başarı kazanamadığı gibi, Karlıeli Sancakbeyi şeyin Şah Bey’in huruç hareketiyle zayiat verdi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 22 Eylül’de, İspanyol, Alman, Portekiz, Venedik, Papalık, Ceneviz, Malta ve küçük Hıristiyan devletlerinin gemilerinden müteşekkil müttefik anma birleşmişti. 308’i harb, 300’ü yük ve taşıt olmak üzere toplam 608 gemileri, 60 bin askerleri ve 2.500’den fazla topları vardı. 25 Eylülde Preveze’ye ulaşan müttefikler, ertesi gün Aksium’dan karaya asker çıkarma teşebbüsünde bulundular. Fakat, sahile yerleştirilen topların ateşi karşısında geri çekilip, mukabil ateşe başladılar. Turgud, Murad, Güzelce Mehmed ve Sâdık Reis kumandasındaki Türk gemileri körfezden dışarı çıkıp bu taarruzu püskürttüler. Andrea Doria, hasmının körfezden ayrılmak istemeyeceği kanaatinde idi ve bu sebeple onu açık deniz savaşına zorlamak için İnebahtı’ya taarruz etmeyi planlıyordu. Halbuki Barbaros, 27 Eylül Cuma sabahı, şafak sökerken mevkiini terketmiş ve Korfu istikametine yönelmişti. Gözcülerin keşifleriyle, düşmanın Ayamavra adası önlerinde olduğu anlaşılınca, bu defa güneye dönüldü. Andrea Doria, Türk gemilerini arkasında görünce şaşırmıştı. Donanmay-ı Hümâyun, ortada Barbaros Hayreddin Paşa, sağda Salih Reis ve solda Şeydi Ali Reis olmak üzere, hilâl vaziyetinde yaklaşıyordu. Turgud Reis, iki kanada da yardım etmek üzere, gönüllü filosu ile arkada bırakılmıştı. Buna mukabil, Andrea Doria ön safına yelkenlileri koymuş, kendisi kadırgalarla arkada yer almıştı. Bunun gerisinde de, üçüncü bir hat olarak çektiriler dizilmişti. Barbaros Hayreddin Paşa, yeteri kadar yaklaşıldıktan sonra, toplarını ateşledi. Hıristiyan kalyonlarının top menzilleri kısa olduğu için, Türk gemilerine zarar veremiyorlardı. Bu dezavantajı ortadan kaldırmak maksadıyla kadırgalar harekete geçirildi ve iki defa Türk donanmasının arkasına sarkma teşebbüsünde bulunuldu. Fakat, Barbaros Hayreddin Paşa, gemilerini oldukları yerde döndürerek kadırgaları yandan vuruyor ve onları tekrar geriye kaçmaya mecbur ediyordu. İkindiden sonra, Kaptan-ı Derya, çok cür’etli bir karar verdi. Gemilerini ansızın harekete geçirdi ve kalyon filosu arasına daldı. Bu hatları ustalıkla yararak, kadırgaların üzerine yüklendi. Turgud Reis de, yanlardan hücumla, Hıristiyan donanmasının arkasını çevirmeye çalışıyordu. O sırada çıkan şiddetli fırtına, düşman için fırsat yerine geçti. Koca Hıristiyan donanması, gecenin de bastırmasından faydalanarak firara koyulmuştu. Andrea Doria, yakalanma korkusuyla, gemisinin fenerlerini bile söndürmüştü. Muhteşem bir zafer kazanan Türk donanması, hiç gemi kaybetmemiş, sadece 400 şehit, 800 yaralı vermişti. Hıristiyan dünyası ise, bu yüz kızartıcı yenilgiyi örtbas etmek için, kayıplarına dair herhangi bir bilgiyi kaydetmemiştir. Fakat, ölü ve yaralı sayılarının hayli fazla olduğu tahmin edilebilir. 29 gemileri Türkler eline geçmiş, bir o kadarı batmıştı. Türkler, 3 bine yakın da esir almışlardı. İşte, Hıristiyan Avrupa’nın, tarih kitaplarına geçirmekten kaçındığı Preveze Savaşı’nın gerçek tablosu…
Ayasofya Necip Fazıl Kısakürek G
ençler!Ayasofya üzerinde çok lâf ettik. Amma lâfta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!Bana öyle geliyor ki, yalnız, mânayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya’nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır, isterse açılmasın; ondan sonra her şey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.Biz kimden, neyi istiyoruz? Yemen’den Viyana’ya Fas’tan Kafkasya’ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre karelik bir zemin üzerinde… Evet, böyle bir zemin üzerinde… Atalarımızın… Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların… Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini… 700 bin kilometre kareye indikten ve bu halin ismine Millî Kurtuluş dedikten sonra… Evet, bütün bunlardan sonra… Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?İnsana gülerler! Herhangi bir yıldızda, bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.Âlemde cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur…-“Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?”Derler, böyle insanlara, milletlere!…Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki diz kapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim. Ve avaz avaz haykıralım ki, bizi şiltesi 3 kıtayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilâve edip batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler.Peşinden de:-“İşte sana lâyık ‘özgürlük’ ve ‘uygarlık’ budur!” Dediler.Bu bakımdan Ayasofya nedir…Fatih, İstanbul’u fethedip onun kalbi Ayasofya’da namazını eda ettiği zaman, cenubî Fransa’da kırılıp, Viyana’da batıyı tekrar dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına birleştiren Fatih Sultan Mehmet’dir; ve eğer ondan sonra kıskanç kapatılamadıysa, suç, kapatamayanlardadır. Fatih’e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. “Salib”in ağırlığından kurtarılıp “hilâl”in kanatlariyle kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece 20. asır Dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğunu kendisiyle gösterdiği, batı aklı ve doğu ruhunu birleştirici, eski Bizans eseri ve yeni Tekbir Yuvası tarihî kubbe…Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne hacim, ne cisim ne de bütün bunların madde senfoni’ si; sadece mâna, yalnız mâna…İstanbul’daki Süleymaniye, Edirne’deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma’daki “Senpiyer” ve Paris’teki “Noturdam”, bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hatta gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak, Ayasofya’nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş eser… Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsü ile ona varmak kabil… Ayasofya, bir mânanın, zıt mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün Dünyada eşi olmayan âbidesi… Öbürleri, belli başlı bir ruh içinde birer mekânda, Ayasofya mekân içinde ruh… Zıt mekânda galip ruh…
Yeryüzünde çok kilise camiye ve nice cami, kiliseye çevrilmiştir. Amma, böylesi, tarih şartları bakımından tekdir. Fatih Sultan Mehmet bu hikmeti sezdi ve Ayasofya’yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, Güneş çapında bir pırlanta gibi zabt ve fethetti.Tarihimizde daha nice zabt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı has isim olarak “Fâtih” değil?İmdi:Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, “İmperium Romanum” dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk’ü, binbir tarihî saik yüzünden cüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zemini 700 bin kilometre kareye ve fakir bir ana vatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen Fatih’in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, Dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felâkete yol açılıyor; Ayasofya, Türkün öz evi ve anayurdu içinde, güya Türklerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazılıp putlar meydana çıkarılıyor ve Hilâlden ziyade Salibin faziletlerini ilâna memur bir müze, yani içinde İslâmiyet’in gömülü olduğu bir lahit haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır, öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânanın katillerini ilân ve ihtarla kalmıyor; üstelik her an Salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk’ün ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine paşkeş çeken, “Buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!” diyen bir hava yaşatıyor.Ayasofya’nın Hilâl hâkimiyetinden uzaklaştırılmasiyle düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp plânlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felâket…Böylece, Batı Dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasiyle yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar…Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silâhını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlıyabilir?…Biz bu kafa ile gittikçe de başımıza neler geleceğini görülecektir.Bütün bu mânalar Ayasofya’ya bağlı… Daha neler ve neler!…Türk İstiklâl Savaşının temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müsbet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekün tersine çevirme yoluna girmişlerdir.Sebeb açık: Ayasofya’nın Kapılariyle beraber ruhumuzu kilitlediler. Onun için, her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya’ya bağlı… Nasıl bütün yollar Romaya çıkarsa, Türk manevî kurtuluş dâvasının bütün meseleleri de Ayasofya’ya ve onu müzeleştiren ellere çıkar.Ayasofya açılmalıdır!Türkün kapanık bahtiyle beraber açılmalıdır.Ayasofya’yı kapalı tutmak, mânada bütün camileri ve cami mefhumunu kapalı tutmaktır. Çünkü çaların hepsi birer mekân, Ayasofya ise ruh… Anlattık!Ayasofya’yı kapalı tutmak, Yunanlıya “ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!” demekten farksızdır…Aman yarabbi!Bizim camiden müzeye döndürdüğümüzü, onun müzeden kiliseye çevirmek istediğini açıkça görüyoruz da, Ana yurt içindeki mukaddesat “sembol” ünü nasıl aslî heyetine getiremiyoruz, Ayasofya’nın mânasını, Yunanlı kadar olsun, idrâk edemiyor muyuz? Bu meselede Yunanlıya olsun uymayı, Yunanlıdan ders alarak ona karşı koymayı anlıyamıyor muyuz?Ayasofya’yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 70 milyon ve altındaki 30 milyar Türk’ün, semaları tutan lanetine hedef olmaktır. Hissedemiyor muyuz?Gençler, Gençler!Bu gün mü, yarın mı bilemem!Fakat Ayasofya açılacak! Türkün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.Ayasofya açılacak!… Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş, kan revan içinde masumlar gibi, ağlaya ağlaya, üstünü başını yırta yırta, onun açılan kapılarından dışarıya fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik etmiş sanılan kötülerle, kötülük etmiş sanılan iyilerin gizli dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek…Ayasofya açılacak!.. Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, Dünyalar arası mahsup sırlarını, her işi ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici aziz bir kitap gibi açılacak…Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin kapısını mühürlediği Ayasofya, yine onların ayni şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiç bir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaşacağı günü dehşetle beklediğim mukaddesatçı Türk Gençliğinin kalbine eş açılacak…Ayasofya’yı artık önüne geçilemez bir sel, bu sel açacak…
Bekleyin gençler!..
Biraz daha rahmet yağsın…
Her rahmetin arkasında bir sel vardır.
Hepimiz şöyle diyelim:
O selin üstünde bir saman çöpü olsam daha ne isterim?
Gençler!
Kayaları biçecek, ormanları traş edecek ve betonarmeleri söküp götürecek olan bu sel yakındır.
Ayasofya bir gün mutlaka açılacak.
Enver Abi M.Ali Özbudun Enver abimizi ve hanelerimize huzur, kalplerimize sürur veren Türkiye Gazetesi’ni 1973 yılında tanıdım. Vefatlarını öğrendiğimde, içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Acımız büyüktü. Tarifi imkânsız duygulara gark oldum.  Defalarca yazdım, defalarca sildim.  Olmadı, olmadı, olmadı! 

Bir şeyler söyleyebilmek için kendimi çok zorladım, fakat bir türlü beceremedim. Anladım ki.. Sevgili büyüğümüzün ideallerini, insan sevgisini ve engin merhametini kelimelerle anlatmak mümkün değilmiş.  Ne yapmalıydım?  En iyisi, sözü onlara bırakmaktı. Enver abinin, kalplerimize ferahlık veren o tatlı sohbetlerinden bazı cümleler derledim. Şöyle ki: 
-Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Bir parça yükselse, su,o toprakta durmaz. Büyüklerin feyz ve bereketine kavuşmak için, toprak gibi mütevazı, rahmete kavuşmak için de toprak olmak lâzımdır. 

-İnsan, ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. En büyük müjde, mümine ölümü hatırlatmaktır. Müminin ölümü, büyük saadettir. Sevgiliye ancak ölümle kavuşur. 

-Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ise, ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider: Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz, ahiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamaz. 

-Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü olan, kimseyi şikâyet etmez, ölüyü şikâyet eden de olmaz. 

-Müslümanın kul hakkından çok korkması lâzımdır. Her Müslümana karşı derin muhabbet ve hürmet içinde olmalıdır. Hiç kimseyi incitmemelidir. 

-Müslüman, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir. 

-Bir Müslüman, başka bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur. 

-Müslüman, bencil, egoist değildir. Sırf kendini düşünmez. Allahü tealanın kullarına hizmeti, onlara yardım etmeyi birinci vazife bilir. Bunun için güler yüzlü olmaya, insanların itimadını, sevgisini kazanmaya mecburdur. 

-Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. -İhlaslı olmayanın, yani sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin, ihlası zedelenir.  Allahü teâlâ da ihlassız kimseyi muvaffak kılmaz. 
Enver ağabeyimize Allahü teâlâdan rahmet, muhterem refikalarına, Mücahid Ören Bey’e, Ferruh Işık Bey’e ve İhlas Camiasına başsağlığı dilerim. 
Mekânı cennet olsun.

Kerkük Türk Şairleri Onüçüncü Cilde Ulaştı Suphi Saatçi Türkmeneli Edebiyat Tarihinin en büyük en geniş külliyatı olan Kerkük Şairleri’nin 13. Cildi de yayımlandı (Kerkük 2012). Büyük emek mahsulü olan ve 106 sayfadan oluşan külliyatın bu cildi 17 şairi ihtiva etmektedir. Bu ciltte yer alan şairlerin adarı şöyledir:

Mustafa Fevzi, Mahmut Tıflî , Ali Hikmet, Abdurrahman Fanî, Seyyid Mehmed Emen,Reşit Salih, Hacı Veled Şefkat,Refik Hilmi, Molla Halil Zeki, Sinan Sait, Abdülkadir Nakip,  Seyfettin Biravcı, Kaftan Hürmüzlü, Sami Türüncü, İbrahim Neftçi, Cemil Emin,  M. Kemal Dendeoğlu.

Eski tarihlerde yaşamış olan şairlerden başka son yıllarda aramızdan ayrılan şair ve edebiyatçıların hayatına ve edebî eserlerine yer veren Ata Terzibaşı, Sinan Sait gibi edebiyat, sanat, musiki ve gazetecilik gibi alanlarda değerli hizmetleri olan çok yönlü kişilerin de hakkını teslim etmekte ve eserlerinden örnekler vererek tanıtmaktadır.

Ata Terzibaşı’nın ömrünü verdiği ve büyük bir titizlikle hazırladığı Kerkük Şairleri, Irak Türkmen Edebiyatı tarihinin omurgasını oluşturan paha biçilmez bir eserdir. Bu büyük külliyatın Türk dünyasında yeterince tanınması için mutlaka Latin harfleri ile basılması, büyük bir kültür hizmeti olacaktır.

Köyümüz 
Köyümüz küçük sokakları dar
Tarlası yeşil suları çağlar
Evler çamurdan etrafı bağlar
Benim cennetim TazehurmatıO köyden seçtim ömür yoldaşım
Yirmi ikiydi o zaman yaşım
Yârin göğsüne dayadım başım
Aşkın pınarı TazehurmatıHuriye benzer gelini kızı
Rengârenk açar gülü nergisi
Gözümün ışığı yolumun izi
Anam kucağı TazehurmatıGökleri mavi toprağı kutsal
Damağımda kan dilimde masal
Çöllerde ceylan peteklerde bal
Mezarım taşı Tazehurmatı

Milli Kültür Düşmalığı Prof.Dr.İsmet Miroğlu Türkiye, millî kültürü emperyalist güçler tarafından yıkılmak istenen hedef ülkelerin başında yer almaktadır. Ülkemizin, coğrafî konumu, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ve bilhassa Orta Doğu petrol yataktan üzerinde bulunması, emperyalistlerin gözlerinin üzerinde olmasına neden olmuştur. Hiçbir millet, başkaları tarafından sömürülmeye rıza gösteremeyeceğine göre, emperyalistler, hedef ülkeleri sömürebilmek için sinsi bir yol buldular. Sömürüyü gizleyen bu yol, kültür emperyalizmidir.
Hedef ülkelerin kültür emperyalizmi yolu ile sömürülmesi için yapılan ilk icraat; 1311 yılında Papa’ nın emriyle Avrupa’da “Şark Kürsüleri’”nin kurulması olmuştur.
Bugün “Doğu Dilleri Okuları” olarak adlandırılan bu eğitim kurumlarında, hedef ülkelerin millî kültürlerini tahrip etmek suretiyle onları içten yıkmak için asırlardan beri misyonerler, ajanlar ve casuslar yetiştirilmektedir. Ancak, emperyalist devletlerin yalnız kendi elemanları vasıtası ile hedef ülkelerin kültürlerini yıkabilmeleri çok zor, hatta imkansızdır. Çünkü, millî kültürlere doğrudan yapılacak bir tecavüz, millî duyguların uyanmasına ve milliyetçiliğin güçlenmesine sebep olur. Bunu önlemenin yolu, hedef ülke insanlarına yabana kültürü aşılamaktır. Yabancı kültür aşılandıktan sonra, millî kültürün yıkılması işten bile değildir! 
Ülkemizin, Tanzimat’tan bugüne kadar maruz kaldığı kültür emperyalizmi bu türdendir. Sovyetler Birliğinin siyaset sahnesine çıktığı tarihten itibaren toplumumuz, ikinci tür bir kültür emperyalizmine maruz kalmıştır. Bu da, yalan, iftira ve inkâr ile millî kültür düşmanlığının, sonra da komünist kültürünün aşılanmasıdır. Sovyetlerin ülkemizi maruz bıraktığı komünist kültür emperyalizmi sonucunda, Türkiye 1971 ve 1980 yıllarında olmak üzere iki defa ciddi tehdit ile karşı karşıya kalmıştır. 
Sovyetlerin dağılmış olmasına rağmen, bugün ülkemizde PKK da dahil, terör örgütlerinin hemen tamamının komünist metodlara göre eylem yapması, komünist kültür emperyalizminin etkisinin devam ettiğini göstermektedir. Ancak bu, Batılı ajanların ve kozmopolitlerin, komünist propoganda taktiklerini kullanmayacağı anlamına gelmez. Milli kültüre düşman olanlar, yalnız komünist kültürle şartlandırılmış olanlar değildir. Yabancı bir kültür ile şartlandırılanlarda şartlanmanın dozu ne kadar fazla olursa, millî kültür düşmanlığı da o derece şiddetli olmaktadır. Aşılanan yabancı kültür ile millî kültür arasında zıtlıklar, millî kültür düşmanlığının psikolojik sebeplerini teşkil etmektedir.
 Komünistler ile Batılıların kültür emperyalizmi arasındaki fark, birinin kendi kültürünü aşılamak için önce, yalan ve iftiralar ile millî kültüre saldırması, diğerinin ise yalnız kendi kültürünü aşılamasıdır. Buna göre Batılıların kültür emperyalizmi uzun, komünistlerin ise kısa vadede gerçekleştirilmek istenmektedir. Bugün emperyalist devletler her iki kültür enperyalizminin metodlarını kullanmaktadır.
Millet varlığını ağaca benzetirsek; ağacın kökü millî tarihi, gövdesi milleti, dallan genç nesilleri, yapraklan millî kültürü, meyveleri de medeniyeti temsil eder. Kök, bunların hepsini besleyen aslî unsurdur. Tarihi olmayan milletler toplum olamadıkları gibi millî tarihleri ile bağlan koparılan milletlerin millî kültürleri çok kolay tahrip edilir. Millî tarihle olan bağlarının koparılması için onun kötülenmesi gerekir. 
Türkiye’de, kültür emperyalizmi ile görevlendirilmiş kiralık ajanların yansıra kültür emperyalizmine şartlanarak millî kültürümüze düşman olanların milli ve manevî değerlerimizi ve özellikle tarihe malolmuş millî kahramanlarımızı kötülemelerinin sebebi budur. 
Meselâ, ülkemizde bu maksatla emperyalist devletlerin ajanları ile vatan hainlerinin Fatih, Yavuz, Kanunî ve diğer padişahtan yalan, iftira ve inkâr kampanyaları ile kötülemeye çalıştıkları görülmektedir. Halbuki, millî kahramanların kötülenmesi millî tarihin kötülenmesidir. Millî tarihin kötülenmesi ise millî kültür düşmanlığından başka bir şey değildir. Millî tarih olmadan, millî kültür, millî kültür olmadan millet var olamaz ve medeniyetler kurulamaz
Parçalanıp yok edilmesi hedef alınan milletlerin, bu sebepten önce millî kültürlerinin yıkılmasına çalışılır. Millî kültür düşmanlığı, millî kültür tahribatının en korkunç şeklidir. Millî kültüre düşman olmak, millete ve devlete düşman olmaktır. Batılıların ve Sovyetlerin, ülkemizi maruz bıraktıkları kültür emperyalizmi neticesinde meydana gelen anarşi ve terörün, Güvenlik Kuvvetlerimizle etkisiz hale getirilmesini takib eden yıllarda, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, kumar, fuhuş ve eşcinsellik gibi kötü alışkanlık ve ahlaksızlıkların hızla artması, küftür emperyalizminin bir başka boyutunu göstermektedir. 
Bunun yanısıra milletimizi “Kürt-Türk” ayırımı ile bölmeye çalışarak, ülkemizi Sevr emellerine göre paylaşmak isteyenler, kendi ülkelerinde yasakladıkları ırkçılık ve bölücülük fitnesini bize, “demokratikleşme” adına kabul ettirmek istemektedirler.
 Milletimize hayat hakkı tanımayan bütün düşmanlara açıkça bildirmeliyiz ki, Kürt unsuru Türk unsuru, Kürt kültürü Türk kültürü, Kürt kimliği Türk kimliğidir. Çünkü, Türk ve Kürt halkı aynı soy Oğuz boyundan olup, Orhun Kitabeleri, bunun tarih belgesidir. Orhun Kitabelerinde geçen 532 kelime, bugün Anadolu Türkçesi’nde bile kullanılmadığı halde, Kürtçe’de muhafaza edilmekte. Şu halde bizi, hangi isim altında olursa olsun bölmeye kalkanlar Türk Milleti’nin düşmanlarıdırlar!..
Türkler Öldürülebilir Fakat Mağlup Edilemezler Hikmet Aslanoğlu Napolyon : “İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır. Erkeğin cesur, kadının iffetli olması… Bu iki meziyetin yanıbaşında her iki cinsi; kadınla erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır. Vatana, icabında herşeyini feda edebilecek kadar bağlı olmak… Bu meziyet ve bu fazilet en büyük kahramanlığı hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hâdiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardır ve ondan dolayı da öldürülebilirler, lâkin mağlûp edilemezler…” demiştir.  Böyle milletin düşmanı olmak gafletinde bulunacaklar varsa biraz tarihe göz atsınlar. Amma, bu gaflette ısrar edecekler bulunursa, ne yapalım, arının bal yapması ne kadar tabiî ise, Türk’ün kahramanlığı da o kadar tabiîdir. İşte Kore’deki arslan, arının bal yapışı kadar tabiî olan kahramanlıklarını, cibilli hasletlerinin şerefli bir tezahürü olarak dünyaya ispat etmektedirler…  Dünya, bilmelidir ki, bizim için miktarın kıymeti yoktur. Hangi zaferimiz azla çoğu yeniş, imha ediş değildir.- Hangi milletin tarihinde, bir tümen ve bir süvari tugayı karşısında 24 saat başarılı bir savunma muharebesi yapmış, sonra da aldığı emirle, mevcudu 200 kişi kalmasına rağmen gene bu düşmana mukabil taarruz ve fecirle ”Allah Allah” diye süngü hücumuna geçmiş bir 3 üncü P. Alayı vardır.- Hangi milletin tarihinde, 200 kahraman arkadaşlarıyla üç gün bir düşman Tümenin yerinde mıhlayıp tek adım atmasına mâni olduktan sonra bir kişi kalmasına rağmen savaşa devam etmiş ve 17 düşmanı yerlere serdikten sonra, Allah’a vazifesini yapmış insan huzuru ve sevinciyle kavuşmuş bir “Şahin” dir…- Saymakla biter mi?… Her devrin yapraklarını çevir. Her devirde birbirinden üstün kahramanlıklara rastlarsınız… Her devirde ölümü yenmiş kahramanlar bulursunuz..- Bugün, hangi milletin ordusunda, bütün ısrarlara rağmen ağır yaralılarının tedavisi için geri götürülmeyi reddedip bölüğünün çekilmesini, tek başına sağlamak maksadıyla 50 düşmanı cehenneme gönderdikten sonra şehit olmuş bir Kaya Aldoğan‘a rastlayabiliriz…- Feragatin, fedakârlığın âbidesi olan Mehmetçiğe hangi milletin tarihinde rastlayabilirsiniz?…
– Mehmetçik mütevazidir. Bunun ifadesi olmak üzere de adı Mehmetçiktir, adı Mehmetçiktir. Amma; hassas bir şairimizin de dediği gibi “Kazandığı destanlar, destancık değildir”.
– Mehmetçiği en çok seven, Mehmetçiklerle omuz omuza savaşmış, İstiklâl Harbinin mukaddes şehitlerinden Nâzım beyin Mehmetçik hakkındaki hatıralarında bu faziletler ne kadar canlıdır.  Nâzım bey diyor ki : Makedonya’nın karlı Temoros tepesindeyiz. Siperleri dolaşmağa çıktım, yanımda Çorum’lu Mehmet onbaşı da var, karlar üzerinde yürürken, Mehmet onbaşı bana efendim kar üstünde yürüme, beyazın üstünde karayı düşman farkederse ateş eder, buradan yürü…Ben:
– Allah ne yazdı ise o olur, haydi yürü Mehmet, benim de bir canım var, deyince; Mehmet onbaşı olanca sadeliği ve samimiyetiyle :- Siz benim gibi er değilsiniz, sen alayın canısın. Bu kendi ölümünü hiçe sayıp, komutanını korumak istemesi ve bu suretle alayın istikbalini, başarısını teminat altına alması idi…Bir gün siperleri gezerken bir yaralıya rastlamıştım.- Nerenden vuruldun aslanım?
– Bir yerimden mi ki efendim?
– En çok zor veren hangisi?
– Bacağımdaki, yüzümdeki neyse amma şu böğrümdeki sabrımı tüketecek gibi…
– Ne vakit vuruldun?
– Efendim ben vurulalı 48 saat oldu. Aş ekmek yiyemedim, yaralı arkadaşlarım çok olduğu için bana sıra gelmedi. Kendim de gidemedim.
– Su içtin mi?
– Bizim suyumuz kardı, onu da uzaktan seyre daldım, yanına eremedim. O da insanı susattıkça susatıyor ya.
– Ben sana yanımdaki yiyecek ve içecekten hepsini bırakırım. Onlarla idare et, sıhhiyeleri gönderir seni hemen aldırırım.
– Sağol efendim, sen yarısını alıkoy, ne olur ne olmaz, belki sen de susuz, ekmeksiz kalırsın.
– Allah çabuk şifa versin, Allah din ve devlete zeval vermesin, uğrunda canım feda olsun..
Bu kahraman Sungurlu’lu bir Mehmet’i. Bu Mehmet’in sakin ve mütevekkil sabrını hangi faziletle ölçebiliriz.

Birinci Dünya Harbi… Yedi cephede savaş…  Harikalar ve nice destanlar… ve sonra yurdunu titrettiğin düşmanlar istilâ ve işgal eylesin. Hep tarihten alınması lâzım gelen dersi alamamanın onlara hazırladığı hacil âkibetlerdi bunlar…    

Kont Marsigli’nin Kaleminden Osmanlı Devleti Yılmaz Öztuna Kont Marsigli, Osmanlı askerî teşkilâtı üzerinde en mühim eseri yazmış olan klasik yazardır. Bologna’lı İtalyan bir soylu olup Almanya imparatorluğu hizmetinde generaldir. Türkçe öğrenmiştir. 1683 Viyana muhasarasında ve Almanya’nın sonra Osmanlı’ya karşı yaptığı bütün savaşlarda, Almanlar’ın Budin’i almalarında bulunmuştur. Türkçe yazma kitaplardan müteşekkil zengin bir kütübhânesi vardır. 1737’de yazdığı ünlü eserinde şu mütâlâalarda bulunur.
————— 1679 ve 1680 senelerinde İstanbul’da bulunduğum zaman, Türk imparatorluğunun hudûdu, Viyana’da Tuna’nın her iki sahilinin 16 mil mesafesinde idi. Hudud burada Vag ve Raab sularında bitiyordu ki, Viyana gibi büyük bir taht şehrini bu akarsular, muhafaza ve müdâfaa edecek durumda değildi… Hırvatistan’da küçük bir arâzi parçası Almanya’da kalıyordu, gerisi Türkler’de idi. Kulpa, her iki imparatorluğu biribirinden ayırarak Adriya Denizi’nde Venedik sınırına ulaşıyordu. Buradan İtibaren deniz, İstanbul’a kadar, mutlak şekilde “Bâb-ı Âli“nin hâkimiyetinde idi… Türk imparatorluğunun büyüklüğü, Roma imparatorluğu ile kıyas ve nisbet edildiği ve haritaya şöyle bir bakıldığı takdirde, insanın hayretlere düşmemesi kabil değildir… Böyle bir devleti Türkler nasıl kurmuşlardı? Nasıl muhafaza edebilmişlerdi? Kitabımı bu suâllere cevab verebilmek için yazdım…Zulüm ve Sertlik Yok Bu akıl almaz büyüklükte ülkelere o derecede sağlam yerleşmişlerdi ki, zulüm yapmıya, sertlik göstermiye bile lüzum görmeden, Hıristiyanların, imparatorluklarında serbestçe yaşamasına izin verdiler. Bugün (1737) de öyledir. İspanya’dan çıkarılıp Osmanlı’ya sığınan Yahûdiler’i bile kabul ettiler… Roma imparatorlarının tahtına oturan ikinci Sultân Mehmed’in (Fâtih) politikasında bu pervasız durum açıkça görülür… Türkler, tebeaları olan Hıristiyan kadınlara tecâvüz etmek değil, yan gözle bakmazlar. Hattâ kadın oldukları için müsamahalı ve nâzik davranırlar. Osmanlı devletinin her Hıristiyan ülkesinde ayni durumu gördüm. Terbiyesini bozan hiç bir Osmanlı’ya tesadüf etmedim… Hattâ Hıristiyan tebealarını, kendi rûhânî reislerinden, râhiblerinden muhafaza edecek tedbirleri almışlardır. Kilise, Osmanlı tebeası Hıristiyanlar’dan, pâdişâh fermanları ile belirtilmiş meblâğlar dışında hiç bir para alamaz. Hıristiyanların âyinlerine Türkler, hiç karışmazlar… Eyâlet beylerbeyileri, eyâletlerinde Avrupa kralları gibidir. Bu durum, müşahede eden için yanıltıcıdır. Zîrâ İstanbul’a “Dîvân-ı Hümâyûn“a sormadan hiç bir şey yapamazlar. İdare, o derecede merkezidir… Türk askeri, kanaatkârdır. Az bir şey yer. Fakat yemeğinde koyun eti şarttır. Etsiz yapamaz. İçki içmez. Yaş ve kuru meyve yer. Soğuktan fazla sıcağa dayanıklıdır… Türkler, din tefriki yapmaksızın seyyahlara, râhiblere, dervişlere, yoksullara çok acırlar. Köyde olsun, şehirde olsun, sofralarına oturtur, giderken para da verirler…İki Dil Bilirler Biz Avrupalılar, Doğu dillerini bilmediğimiz için, Avrupa dili bilmiyen Türkler’i câhil sanırız. Öyle değildir. Her aydın Türk, Türkçe’nin yanında Arabca ve Farsça bilir. Bu iki dili bilmiyen adam aydın sayılmaz, ilim adamı olarak hiç kabul edilmez. Bizim aydınlarımız arasında iki yabancı dil bilen kaç kişi çıkar?… Türk atlasları, kendi ülkeleri için, bizim haritalarımızdan çok üstündür. En küçük yerin adı kaydedilmiştir. Bunların çoğu Türkçe isimlerdir. Avrupa’da basılan atlaslar, Osmanlı ülkesinde merakla incelenir… Bütün işlerinde o işi sür’atle bitirmek esastır. Savsaklama yoktur. Türk askerine çok iyi bakılır. Emekli olanların maaşları yüksektir. İktisadî ve mâlî kaynaklarının zenginliği ve bize nisbetle çok iyi düzene alınmış olması, Türk ordusunun başarı sebeblerinden biridir. 
Osmanlı’nın Yükselen Değerleri Mustafa Necati Özfatura Asr-ı Saadet ve kıyamete yakın Hazreti İsa ve Hazreti Mehdi devirleri hariç, gerçek demokrasi sadece Osmanlı devrinde yaşandı… Batı medeniyeti dışlayıcıdır. İslam medeniyeti ise kucaklayıcıdır. Selçuklu ve onun mirası üzerine kurulan 636 yıllık Osmanlı hükümranlığının başlıca iki özelliği vardır:

 “Kurucu ve Koruyucu” olmak… Osmanlının İslama hizmeti “Eshab-ı kiram”dan sonra makamları ise “Tabiinden” sonra gelir. Oysa Roma, Avrupa ve şimdi de “Yeni Roma” olarak adlandırılan ABD ve AB’nin medeniyet anlayışı iki temel üzerine kuruludur: Asimilasyon; Kendi kültür potasında eriterek kendine benzetmek ve yok etmek. Eliminasyon: Asimile çabalarının sonuç vermediği durumlarda açıkça yok etmek… 

Söğüt kasabasının Domaniç yaylasında 444 çadırdan üç kıtaya hakim olan Türk İslam Dünyasını birleştiren, 32 milyon km2’ye yayılan 180 milyon nüfusa sahip olan Osmanlı Devletinin başarısı şu sebeplere dayanır:
Her yaptığını rıza-i ilahi için yapardı. Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’i ve sevdiklerini çok sevmesi ve örnek alması. İslam ahlakı ile ziynetlenmesi. Büyük düşünmesi ve ideal sahibi olması (Kızılelma).  İlme değer vermesi (Her ev okuldu). Adaletin önünde Osmanlı Sultanı ile Sirkeci’deki hamal eşitti.  Sağlam aile yapısı.  Karşılıklı dayanışma, vakıf ve şahıslar yoluyla yardımlaşma ve kanaat duygusu.  Sultana, devlet büyüklerine, ordu ve din mensuplarına saygı ve itaat.  Kadın ve kızların iffet, ismet, ihlas, sadakat, sabır, edeb, namus timsali olması… 
Cemiyetleri yükselten kadındır. Osmanlı devrinde hanımlar, İslamın emirlerini vecd halinde âdeta kendinden geçercesine yaşıyordu. Çocuğunu İslam terbiyesi ile yetiştiriyordu. Erkeğine her konuda destek oluyordu. İlahi aşka bir nevi meczubeydi. Kadın ve erkeğin en büyük arzusu şehit olmaktı… Ancak bu saydığım güzel hasletler yok olunca İngiliz hilesiyle Osmanlı aydını din bilgisinden halk da fen bilgisinden uzaklaştırılınca çöküş süreci başlamış oldu…

Liseli Gençler ve Yahya Kemal… Nihat Sami Banarlı Bir edebiyat hocasından dinledim:  Bir lise sınıfında Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiiri okunuyormuş. Balkanlar’daki acı ve tarihi Türk muhaceratlerinden derin yankılar taşıyan bu şiirin: Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl…
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu…
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu…
Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rü’yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.
Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular…
Mahzun hudutların ötesinden akan sular,
Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı, Mısraları okuduktan sonra, hoca talebesine sormuş: – Şairin, “her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum..,” mısralarındaki özdeyiş ne için, neye karşı duyulmuştur? – Efendim demişler, şair; “Balkan şehirlerinde dolaşırken tabiî Türkiye’den uzakta bulunuyordu. Duyduğu özleyiş asîl memleketine karşı bir vatan hasreti’dir.” Hoca merak etmiş, aynı soruyu bazı lise öğrencilerine de soracak olmuş… Çok az istisnalarla hemen aynı cevabı almış… Görülüyor ki, çocuklarımız henüz kıymetli bir Türk şairinin çocukluğunu Balkan şehirlerinde geçirdiği çağlarda, bu şehirlerin bugünkü Edirne gibi, Bursa ve Ankara gibi bizim öz şehirlerimiz olduğunu hayli zor hatırlıyorlar. Bu hazin hâfızasızlık, elbette çocuklarımızın kendi kusurları değildir: Biz hayli zamandan beri devlet siyaseti ile mektep tedrisatını birbirine karıştırmış bulunuyoruz. Mekteplerimizde gerçek ilmin ve milli ülkülerin icabettirdiği bir tedrisat yerine günlük siyasilerimizin emrettiği bir öğretim tutturduk. Devletimizin halkı ve tabiî sulh siyaseti dolayısıyle Balkanlar’da gözümüz olmadığını, olmayacağını ispat sâikasiyle bu toprakların bizim eski topraklarımız olduğunu çocuklarımıza daha doyurucu bir lisanla haber vermekten çekinir olduk. Yine türlü yakın mâzimizin şereflerini tanıtmak istemediğimiz için de onların hafızasını bir takım çok eski ve kısmen hayalî Türk medeniyetleriyle yorduk. Halbuki bundan bir müddet evvel bana küçük Balkan devletlerinden birine ait bir harita göstermişlerdir. Bu haritada bizim sevgili İstanbul’umuz o devletin kendi şehirleri arasında görünüyordu. Böyle bir takım kurbağa teşekküllerin bile aşırı büyüme hayalleri yanında bizim, mâzimize âit şerefli hakikatleri unutup gizlemeğe çalışmamız bence millî bir hizmet değildir.
Sultan Abdülmecid Han’ın Zerafet ve Nezaketi Mehmet Atıf Bey Sultan Abdülmecid Han zayıf vücutlu, sakalları kumral ve teni beyaz, mübarek yüzlerinde yer yer çiçek bozukluğu vardı. Doğru itikatlı, namaza ve oruca devamlıydılar. Bir yere giderken bile abdest almadan çıkmadıklarını, hattâ icap ettiği zaman yıkanmaya vakit olmazsa muhakkak abdest olsun alıp öyle yattıklarını mahremlerinden duydum. Her türlü temizliğe fazlasıyla riayet ederlerdi. 

Talihleri mesut ve zamanları bereketliydi. Yetmiş tarihindeki  (1893) Rusya seferinde muzaffer ve gazi oldular. 

Güzel el yazıları vardı. Yeniledikleri Hırka-i Şerif Camii’ndeki büyük yazılar güzel eserlerindendir. Güzel rik’a da yazarlardı.

Sultan Abdülmecid güzel konuşur, alçak gönüllü ve iltifat edici idiler. Hattâ atmış beş (1848) tarihinde Bâbıâlî’de yapılan huzur imtihanında Sadrâzam Reşid Paşa ve bütün vükelâ ve bendegân hazır oldukları halde imtihanın bitmesinden ve duadan sonra Sadrâzama:

– “Çocuklar güzel tahsil etmişler pek memnun oldum ve bizim çocukları da beraber getirdim ki onlar da tahsile heves etsinler”, diyerek iltifat buyurdukları Beyazıt Rüşdiye Mektebi talebesinden olarak orada mevcut bulunduğum için hatırımda kalmıştır. 

Fatma Sultan, Murad Efendi ve Abülhamid Efendi Sadrâzamın sağ tarafında idiler. Gene bir ramazan ayının on beşinci günü âdetleri olduğu gibi saraydaki “Hırka-i Şerif” ziyaretinden sonra Eski Ali Paşa civarında yeniledikleri ve inşa buyurdukları Hırka-i Şerif Camii’ne gitmişler. Mahfili teşriflerinde ikindi biraz gecikmiş ve cemaat hazır ve bekliyormuş. Hemen mahfilden cemaata:

– “Efendiler sünneti kıldınız mı?” Diye sorup:
– “Kıldık efendim”, denilince:
– “Öyle ise biz de sünneti kılalım da farzı beraber kılarız”, diyerek alçak gönüllülük gösterdikleri herkes tarafından söylenmiştir.

Ramazanlarda çok zaman Fâtih ve Beyazıt ve Ayasofya Camiler’ni ziyaret eder, vâiz ve hâfızları dolaşırken hoşlandıkları mecliste teklifsizce oturup maiyetlerinde olan bendelerine de elleriyle otur işareti verirler, vâiz veya hâfızı dinlerlerdi. 

Bir ara okçuluğa heves ettiğimiz için Ok Meydanı’na giderdik. Bir gün tesadüfen kendileri de atış yerine geldiklerinde sudûrdan ve kemankeşlerden (ok atıcılardan) ihtiyar Yesârî-zâde Efendi de orada bulunarak eteklerini öpmeye varınca eteklerini vermediği gibi okşayıcı sözler söyleyip iltifat ederek:

– “Sizin duanıza muhtacız. Hayır dua ediniz efendi”, dediği orada bulunanların malûmudur.

Kaynak: Hayat Tarih Mecmuası 
 

Lübnan’da Bir Türk Köyü Hayrettin Turan
Dünyanın birçok ülkesinde Osmanlı yadigarı, Evlad-ı Fatihan var. Uzaklarda değişik kültürlerle içiçe yaşadıkları halde gönülleri bizimle olan milyonlarca Türk evladından çok azının sesini duyabiliyoruz. 
Çok azının dertleriyle dertlenip, mutluluklarıyla seviniyoruz. Ama onlar benliklerini kaybetmeden yaşama mücadelesi veriyor. Tıpkı Lübnan’daki 1500 nüfuslu Göçerli köyü gibi. Lübnan-Suriye sınırının 2 kilometre iç kısmında bulunan Göçerli, adıyla bile asırlara inat “ben hâlâ Türk’üm” diyor… 

Geniş ve verimli topraklara sahip olan bu şirin köyde hiçbir iletişim bağımız olmamasına rağmen hâla Türkçe konuşuluyor, Türk örf ve adetleri yaşatılıyor. Köyün tarihi Müslümanların halifesi unvanına sahip olan Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han’ın 1516 ve 1517’deki Mısır seferine kadar uzanıyor. 
Sultan Selim’in Memlûk devletine son verip Lübnan’ı da Osmanlı sancağı yapmasıyla, 402 yıl Osmanlı idaresinde kalan Lübnan, özel bir statüye sahip olur. Zira refah seviyesi yüksek, harplerden uzak, sakin bir sancaktır burası, işte Göçerli köyü de 450 sene önce Sultan Selim’in seferinden sonra kurulur. Şimdi bu küçük köyde, büyük bir şuur sergileniyor.

Nasıl mı?

Köyün yaşlılarından aldığımız bilgilere göre, Osmanlının son dönemine kadar köyde bir Osmanlı medresesi vardır. Türkçe derslerin verildiği medrese, işgalci Fransızlar tarafından kapatılır. Yerine Fransızca dersler konulan bir okul açılır. Köy halkına da Türkçe konuşmaları yasaklanır. Fakat yaşadıkları onları yıldırmaz. Evlerinde sürekli Türkçe konuşarak çocuklarına ana dillerini öğreten köy halkı Türk dilinin unutulmamasını sağlar. 
Fransız döneminden sonra eğitim sadece Arapça olarak yapılmaya başlar. Göçerli halkı Arapçayı çok iyi konuştuğu halde aslını unutmamak için çocuklarına Türkçe öğretmekten vazgeçmez. Çocuklar önce evlerinde ana dillerini öğrenir, sonra da medresede Arapça eğitimi alırlar.

Evlatlarına Türkçe’yi öğretmek için çaba sarf eden köylüler yine de tedirgin. Eğer ilgilenilmezse, 15-20 sene sonra yörelerinde Türkçe konuşan kalmayacağından, hemen yanıbaşlarındaki Aydamın ve Zara köyleri gibi asimile olacaklarından korkuyorlar. Türkiye nasıl ilgilensin mi diyorsunuz? Onlar çok şey istemiyor… “Bir Türkçe öğretmeni gönderin yeter…” diyorlar.

Osmanlı Sultanları Sanatkârlara Çok Kıymet Verirdi Mehmet Can Osmanlı Padişahlarının hemen hepsi şair ve hattattı. Devrin meşhur hattatlarından icazet almışlardı. Pek çoğunun da divanı vardır. Osmanlı Sultanlarının hat üstadlarına verdiği değeri aşağıda sunuyoruz…

II. Bayezid Han tahta çıkmasından evvel Amasya’da vali idi. Hattat Şeyh Hamdullah’ı orada tanıdı. II. Bayezid’ın da yazıya meraklı olması Şeyh’in hayatında yeni bir ufuk açtı. II. Bayezid yazı meşk ederek Şeyh’den icazet almıştır.
II. Bayezid, İstanbul’a gelip tahta çıktıktan sonra, Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a davet etti.
Şeyhe olan sevgisinden, ona yakın olup hat üzerine sohbetlerde bulunabilmek için sarayın harem dairesi civarında Kuran-ı Kerim yazması için bir oda tahsis etmişti. Bu tarihten itibaren Şeyh Hamdullah yazdığı eserlerinde “Sultan Bayezid Han’ın Katibi” ünvanını kullanırdı.
Şeyh Hamdullah’ın saraydaki mevkii, bazı alimleri kıskandırmış ve başköşeye oturtulması itirazlara sebep olmuştu. Bir gün alimlerle Şeyh Hamdullah’ı Padişahın meclisine davet etmişlerdi. Padişah başköşeyi Şeyh’e verince alimler buna alındılar. Durumu fark eden Padişah, onun yazdığı bir Kuran-ı Kerimi getirtip. Orada hazır bulunanlara gösterdi.
Herkes yazıyı beğenince Sultan;
 “- Eski hükümdarlardan hiç kimse böyle hattata malik olmamıştır” deyip, alimlerin orada bulunan kitaplarını üst üste koyarak,
“- Kuran-ı Kerimi bu kitapların üstüne mi altına mı koyalım” diye sorunca, mecliste bulunanların “Kuran-ı Kerimi en üste konulması gerektiğini söylemeleri üzerine” latife olarak;
 “- Kuran-ı Kerimi içinizde bu kadar güzel yazan bir kişi yoktur. Böyle bir kimseyi sizden aşağı bir yere nasıl oturtabilirim?” dedi
Osmanlı Devleti’nde büyük hat üstadlarından biri de Hafız Osman idi. Çok Kuran-ı Kerim yazdı. Günümüzde dahi “Hafız Osman hattı” olan Kuran-ı Kerimler tercih edilmektedir.
Sultan II. Mustafa da hattat bir Padişah idi. Hattatlara çok kıymet verirdi. Birgün bir meşk esnasında Sultan II. Mustafa saray teşrifatını umursamayarak Hafız Osman’ın okkasını tutarken; 

“- Artık Hafız Osman gibi bir hattat daha yetişmez” deyince, Hafız Osman:

“- Sultan’ımız gibi hocasının okkasını tutan Sultanlar geldikçe daha nice Hafız Osmanlar yetişir hünkârım” diyerek mukabelede bulunmuştur.
Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gündüz – Araştırmacı-Hattat Ömer Faruk Dere: Hat ve Tezhip Sanatı, TC Turizm ve Kültür Bakanlığı Yayını.

Rus Çarları’nın Gözü İstanbul’da Ö. Serdar Akıncı Dünya tek bir devlet olsa taht şehri “İstanbul” olurdu. Diyen Rus Çarı I. Petro 1775 yılında yazdığı ve “gelecek nesillere talimat olsun” dediği vasiyetnamesinde şunları ifade ediyor: “Rus devletini dünya devleti yapabilmek için onun başkentinin Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması lazımdır. Acele ve noksansız olarak çalışıp İstanbul’un batı topraklarına sahip olmak gerekir. Şüphesiz ki İstanbul’a sahip olan Şah, dünyanın Şah’ı olacaktır. Bu maksadın hedefine ulaşabilmesi için daima Türkiye ile İran arasında fıtne-fesat tohumları ekmeli, kavga ve savaş çıkarmalıdır. Bu iş için Sünnî ve Şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar en keskin silah ve yenilmez ordudur. Rusya’nın nüfuzunu Asya’da yaymak için Sünni-Şii en iyi vasıtadır. Türkiye ile İran arasındaki muazeneyi öyle bozmak lazımdır ki fıtne-fesatla onlar birbiriyle hiçbir zaman anlaşamasınlar. Hem İran hem de Türkiye’nin Avrupa halkları ile temas etmesine imkan verilmemeli. Eğer bu ülkelerin Müslümanları gözlerini açıp hukuklarını anlayacak olurlarsa o bize büyük bela olacaktır. Hem Türkiye’nin hem de İran’ın din adamlarını elde etmek ve onlar vasıtasıyla Sünni-Şii ihtilaflarını kızıştırmak lazımdır. İslam akidesini Asya’dan uzaklaştırmak, Hıristiyan dini akidesini ve medeniyetini orada ciddi bir şekilde tebliğ etmek ve yaymak zaruridir.” (1) I.Dünya Harbi’nde Ruslara esir düşerek Orenburg şehrine götürülen Osmanlı esirleri arasında bulunan Kars eski Belediye Başkanı ve Milletvekillerinden Fahrettin Erdoğan’da “Türk Ellerinde Hatıralarım” isimli kitabında şöyle diyor: “İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınışı sırasında Bizanslar Ayasofya’nın çanını beraberlerinde götürmüşler. Bu çan Rusların eline geçmiş, onlar da bu çanı eritip büyük bir haç yapmışlar. Çar Nikola bu çanı alarak Karadeniz de hazırlanan Rus donanmasının komutanına vermiş ve şu sözleri söylemiş: “İstanbul’a girdiğinizde Hazreti Meryem’in mabedi olan Ayasofya’da Muhammed’in icat ettiği yabancı dinin yazılarını silerek, senin vekilin olan Çar Nikola ölünceye kadar ömrünü bu mabette geçirecek diye haçı Ayasofya’nın üstüne dikin diye emir vermiş. Orenburg’da çıkan Vakit Gazetesi o gün başmakalesinde bu vakayı aynen yazıyor. Bu gazetenin, Çin, Hindistan, Türkistan ve Rusya’daki Türklerden 150 bin abonesi vardı.” (2) Kaynak: 1- “Dirlik” Dergisi, 1916, sayfa 42. den naklen “Türk Kültürü”-Mart 1990
2- Fahreddin Erdoğan “Türk Ellerinde Hatıralarım” sayfa 110-111- Kültür Bakanlığı Yayını
Türk Medeniyeti ve İslâmiyet S.Ahmet Arvasî Vefatının 24. yılında S.Ahmet Arvasi hocayı rahmetle yâd ediyoruz…

Türk Medeniyeti bir bütündür. O, Türk Milleti’nin tarih sahnesine çıkışıyla başlar, zaman içinde güçlenerek gelişir. Gelişimini “Türk kültür malzemesine” bağlı olarak sürdürdüğü için, orijinaldir. 

  M.Ö. 2500 veya 1700 yıllarında Asya bozkırlarında “küçük bedenli, kısa başlı, geniş alınlı atlarla dolaşan “savaşçı kavim ile Türk – Altay Kültürü arasında bağ arayan pek çok ilim adamı vardır. Atı terbiye eden, demiri yoğuran, göçebe olmakla birlikte, kendine mahsus yurdu, aile ve cemiyet yapısı, teşkilâtı, hakanı, töresi bulunan ve “Tek Tanrı”‘ya inanan Türk Milleti, çok eski ve köklü bir medeniyetin sahibidir.  O tarihlerden başlayarak İslâm dinine, büyük bir aşkla katılana kadar Türk, asırlar boyunca “Tanrı istediği için”, cihana hükmetmek için savaşmıştır… O zamanlarda dahi, Türk medeniyeti’nde iki muteber İnsan tipi vardır. “Bilge insan” ve “Alp”‘ler…  Haberdar olduktan sonra, bütün varlığı ve heyecanı ile İslâmiyet’e koşan Türk, hasretle beklediği “vahiy nizamına” kavuşmanın mutluluğunu tâ yüreğinde duymuştur. “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyen, “cihad” emri ile “alplik ruhunu” besleyen, “Âlimlerin hak yolda akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek” tutan İslâmiyet kısa zamanda Türk’ü fethetmekle kalmamış, Türkü, yeniden Türk’e buldurmuştur.  İslâm’dan önce, Budizm gibi, inzivayı teşvik eden, yaşama sevincini yok eden, kitleleri sahte mâbudlara ve putlara tapındıran, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi, Allah’tan gayrı “Tanrılar” kabul eden dinleri deneyen ve karmaşık inançlar içinde bulunan Türkoğlu, gerçekten de İslâm’da kendini yeniden keşfetmenin de heyecanını tatmıştır.  Kaldı ki, İslâm’dan önceki bazı inançlar, Türklüğün yok olmasına da sebep olmaktaydı. Şöyle ki, Tabgaçlar, Budizmin etkisi ile Çinlileşirken, Hazarlar Yahudi kültürüne yenik düşüyor, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar ve Bulgarlar da Hıristiyanlığın tahribatına maruz kalıyorlardı.  İslâmiyet, millî kültür değerlerini inkâr ve tahrip etmeden yücelten “âlem şümul bir din” olduğundan, “millî medeniyetlerin” güçlenmesine büyük imkân sağlar. İslâmiyet, milletleri zayıflatmaz, yok etmez; aksine güçlendirir ve korur.  Nitekim, İslâm ile şereflenen milletler, bu dine samimiyetle sarıldıkları müddetçe, güçlü, sağlıklı ve parlak medeniyetler geliştirmeyi başarmışlardır.  Türkler, Araplar, Farslar, Hintliler, Berberîler,… tarihi hayran bırakan üstün medeniyetler geliştirmişlerdir. Böylece, farklı milletlerin, farklı “kültür malzemesine” kendi iman ve esprisi içinde orijinal birer kompozisyon imkânı sağlayan islâmiyet, birçok milletin “millî medeniyetine” damgasını vuran bir “üst – sistem” olmuştur. Bilindiği gibi, “üst – sistem” tâbiri, meşhur sosyolog P. Sorokin‘e aittir. 
  Biz, “İslâm Medeniyeti” tâbirini, İslâm dinini kabul eden, çeşitli ve çok sayıda milletin “millî medeniyetlerine” yeni bir ruh, iman ve şuur kazandıran “ortak bir üst – sistem” mânâsında kullanıyoruz. İslâmiyet, bir ‘üst – sistem’ olarak medeniyetlerin terkibini değiştirirken o, millî medeniyete kendi damgasını da vurmuş olur. Böylece gelişen, medeniyetlerden biri de “Türk – İslâm Medeniyeti” ‘dir.  Bütün tarihi boyunca “tevhidi” özleyen Türk Milleti, en az bin yıldan beri, tevhidin en muhteşemini savunan yüce İslâm güneşinin aydınlığında kültür ve medeniyetini, çağları hayran bırakacak ölçüler içinde geliştirmektedir.“Milletimiz, bu ruh ve imanını ebedîyen kaybetmemek azim ve imanını daima göstermiştir ve göstermekte devam edecektir.”
 

Camideki Rektör: Erol Güngör Dursun Gürlek
Erol Güngör tek başına bir milleti temsil ediyordu. Kendisi “Devlet Ebet Müddet” idealine gönül vermiş, bu aziz milletin ecdadından tevarüs eden asaletine tam manası ile inanmış idi. Nitekim cenazesine bütün millet sahip çıktı. Cenaze merasimine, Konyalılar konvoylar halinde katıldı. O sırada bu büyük alâkanın sebebini soranlara gözü yaşlı bir Konyalı şu cevabı vermişti: 
– “Çünkü biz ilk defa camide bir rektör gördük beyim!…”  
1938 yılında Kırşehir’de dünyaya gelen Erol Güngör babasından Osmanlıca öğrendi. Daha sonra notlarını Osmanlıca tutmaya başladı. Doğuş Dergisi’nin 15 Haziran 1983 tarihli sayısında merhumla ilgili bir makale yayımlayan Ahmet Rıfat; onun Osmanlıcaya olan vukûfiyetini anlatırken diyor ki: 
-“Erol’u yirmi beş sene önce, o zamanki adıyla Robert Koleji diye bilinen, şimdiki Boğaziçi Üniversitesi’nde adını ilk defa işittiğimiz “Açık Oturum” denilen bir toplantıda tanıdım. Yetişmesinde büyük emeği olan hocası Mümtaz Turhan ile Nureddin Topçu, ve Mehmed Kaplan ile Mahir İz beyler konuşuyorlardı. Mevzu “Garplılaşmak”tı. O güne kadar hiç işitmediğimiz güzel ve doğru sözler söyleniyordu. Bunları kaçırmak istemedik. Aman şunları not etsek diye kâğıt ararken sol yanımdan bir ses;
‘Ben not tutuyorum’ dedi.
Dönüp baktığımda şaşırdım kaldım. Gencecik birisi sür’atle ve eski yazıyla not tutuyor, bir kelime bile kaçırmıyordu.”
Aynı konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Sabri Özbaydar ise şunları söylemektedir:
– “Geniş ve hazmedilmiş bir Osmanlı kültürü vardı Erol Güngör’ün. Fakültede hepimizin hocası olan rahmetli Prof. Mümtaz Turhan’ın bazen eski bir kelimenin Arapça kökünü veya tereddüt ettiği bir kelimenin eski yazıyla yazılışını ona sorduğu, onun hakemliğine bıraktığı olurdu. Mümtaz hocamız liseyi eski yazı günlerinde bitirmişti. Ve kendisinden otuz yaş büyüktü. Erol doğmadan tam on yıl önce ise Lâtin harfleri kabul edilmiş bulunuyordu.
Ben de itiraf edeyim ki, merhum Erol Güngör hakkında bu yazıyı hazırlamak için okuduğum on onbeş makalede kalem sahiplerinin onun bu yönünden ortaklaşa ve sitayişle bahsettiklerini gördüm. O kadar ki merhum, İstanbul’un tarihi mezarlıklarından herhangi birine girdiği zaman mezartaşlarını hiç takılmadan ve gürül gürül okurdu.
Bu da gösteriyor ki Erol Güngör, Osmanlı kültürüne tam anlamıyla değilse bile, büyük bir oranda vâkıftı. Çünkü bu kültür dünyasına aralanan kapının adı “Osmanlıca” idi. Merhum bu özelliğiyle aynı zamanda Osmanlıca öğrenmenin zorluğuna dair ortaya atılan iddiaları ve serdedilen görüşleri fiilen çürütmüş oluyordu. Harf inkılâbından sonra doğan bir kimsenin bu kadar mükemmel Osmanlıca bilmesi başka nasıl izah edilebilir?
Burada hemen belirtmem gerekir ki, ellili, altmışlı, hatta yetmişli yıllarda basın dünyasına hâkim olan ünlü kalemler; şairler, romancılar, hikayeciler, gazeteciler notlarını Osmanlıca tutuyorlar, müsveddelerini keza Osmanlıca yazıyorlardı. 
O yıllarda mürettiplerin, başka bir ifadeyle operatörlerin birçoğu eski yazı bildikleri için bu metinleri Lâtin harflerine çevirerek diziyorlardı. Bunların canlı şahitlerinden biri olan ve ‘Babıâli Üniversitesi’ni yüksek dereceyle bitiren Yaylacık Matbaası’nın sahibi faziletli insan Ali Sümbül, Kemal Tahir, Ahmet Emin Yalman gibi meşhurların eski yazılarını Lâtin harflerine çevirerek defalarca dizdiğini bir sohbet esnasında bana söylemişti. 
İşin garibi Osmanlıca’ya bu kadar vâkıf olan bu adamlar, eski yazının zorluklarından, öğrenmesinin güç olduğundan sıkılmadan bahsederlerdi.
 Konuşmalarında ve yazılarında bu minval üzere hareket eden Yusuf Ziya Ortaç, Yakup Kadri, Falih Rıfkı gibi yazarların arkadaşlarına hediye ettikleri kitapları Osmanlıca imzaladıklarını -bazı örnekleri kütüphanemde bulunduğu için- yakından biliyorum. Bunun en yakın şahidi ise Aziz Nesin’di. Onun da notlarını Osmanlıca tuttuğu bilinen bir gerçekti.
Erol Güngör ikindi güneşine benziyordu. Dolayısıyla gölgesi uzun ve yaygın, ömrü ise kısa oldu. 24 Nisan 1985’te 45 yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Bu genç ilim ve irfan adamı artık eserleri ile yaşayacak, fatihalarınızla neşveyâb olacaktır.”
Mevlana Liselerimizde Okutulmalı Sefa Koyuncu Başbakan Erdoğan’a Açık Mektup

Değerli Başbakanım; A’dan Z’ye Batı’nın dizayn ettiği Türkoloji’nin kültürümüze verdiği en büyük zararlardan biri de, Mevlânâ’ya müfredatta yer vermemesi olmuştur. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük âlim ve şâirlerinden Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, hâlen, ortaokul ve lisedeki edebiyat derslerinde okutulmamaktadır.

Eserlerinden yapılan tercümeler ve hakkında yazılanlar ABD’de en çok satanlar listesinden düşmeyen, internette adına gruplar kurulan Mevlânâ’ya ilgi gün geçtikçe artmakta, türbesi dünyanın her yerinden ziyaretçi akınına uğramaktadır.

UNESCO’nun, 2007’yi “Mevlâna Yılı” ilân etmesi de bu çok değerli büyüğümüze dünya çapında gösterilen alâkanın bir göstergesidir. Ancak, Anadolu’nun bağrından yükselen bu hakîkat güneşine lâyıkıyle sahip çıkamadığımız için, hakkında yalan yanlış bilgiler ortaya atılmakta, dünya onu Afganistan topraklarında doğmuş İranlı bir şâir olarak tanımaktadır.

– Yılların ihmâli olan bu ayıba bir son verilmeli, Mevlânâ okullarımızda okutulmalıdır.

Lisede Niçin Okutulmuyor?
 
Dünya çapında değerler çıkarmayı Türkiye’ye lâyık görmeyen Batı, ülkemiz için programladığı sömürge sistematiği Türkçe ve edebiyat derslerinde Mevlânâ’ya yer vermemiştir. Gerekçe ise Mevlânâ’nın ağırlıklı olarak Farsça yazmış olmasıdır. Evet, Mevlânâ’nın yaşadığı on üçüncü asır Selçuklu Türkiyesi’nde şartlar gereği Farsça ön plandadır. Çünkü Selçuklular, önce İran’da devlet kurmuş, orada güçlenmiş sonra Anadolu’yu fethederek, bu coğrafyayı bize yurt yapmışlardır. O günün şartlarını dikkate almadan, “Mevlânâ niçin Farsça yazdı?” demek, “Alp Arslan, Anadolu’yu niçin fethetti?” demeye eş değer saçma bir sorudur.

Büyük Türk Şâiri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Millî Eğitim Bakanlığınca, Türkçe yazmadığı için okullarda okutulmuyorsa; İngiliz şâiri Shakespeare, Fransız şâiri Baudelaire, Amerikan şâiri Edgar Allan Poe’ya ders kitaplarında yer verilmesini neyle açıklayacağız?

-Batı edebiyatından olmalarıyla mı?

Şâyet öyleyse -ki öyle- o zaman ortaokul ve lise müfredatında Doğu edebiyatının, dolayısıyle Mevlânâ’nın da öğretilmemesi yine büyük bir eksikliktir.

Kaldı ki aslolan Mevlânâ’ya sahip çıkılması, dünyaya büyük Türk mutasavvıf ve şâiri olarak takdim edilmesidir. Zira, Mevlânâ’nın doğrudan doğruya Türkçe ile yazdığı şiirler de önemli bir yekûn tutmaktadır.

Mevlânâ’nın Türkçe Şiirleri

Mevlânâ, Farsça’nın yanı sıra Türkçe, Arapça ve Rumca şiirler de yazmış evrensel mesajlarıyla insanlığı aydınlatan büyük bir âlim ve şâirdir. İşte, Mevlânâ’nın bütünüyle Türkçe yazdığı (tercüme değil) şiirlerden birkaç beyit:

Böyle buyurdu Lemyezel bilin beni kılın amel,
Terk eyleniz tûli emel uymanız her bir batıla.
***
Bugün sevinirsin benim altunum akçem çok deyu,
Anmaz mısın ol günü kim muhtaç olasın bir pula?
***
Ol kim gide uzak yola gerek azık ala bile,
Almaz ise yolda kala irmeye hergiz menzile.
***
Okcılardır gözleri hoş nesne ol kaşları,
Öldürür yüz su eri kimdir o Alp Arslan?

(Bkz. Mevlânâ’da Türkçe Kelimeler ve Türkçe Şiirler, Ord. Prof. M. Şerafeddin Yaltkaya, Remzi Kitâbhânesi, 1934 İstanbul)

Sayın Başbakanım;

Millî Eğitim Bakanlığı ders kitaplarına, Türkçe yazdığı şiirlerden örnekler alarak, ortaokul, lise hatta ilkokuldan itibaren çocuklarımıza Mevlânâ hakkında bilgi vermelidir.

-Bu aynı zamanda, Avrupalıların dikte ettiği Türkoloji’yi millîleştirmenin de ilk adımı olacaktır!..

Gerçek Bir Türk Ansiklopedisi:Divanu Lügâti’t-Türk Prof. Dr. Mustafa Argunşah Türklük için hayati önem taşıyan Kâşgarlı Mahmud’un Divanu Lügâti’t-Türk’ü maalesef  Türk toplumu tarafından yeterince bilinmiyor, tanınmıyor. Okullarımızda kitabın adı, yazarı ve muhtevası hakkında yuvarlak birkaç cümle öğretilmekle yetiniliyor. Bugüne kadar seçmeler yapılarak hazırlanmış iyi bir popüler yayımı da yok. Bu dev eser okur yazarların büyük çoğunluğu tarafından yalnız bir kuru sözlük zannediliyor. Demek ki, bütün kültürel zenginliklerimiz gibi onun da kıymetini bilmiyoruz. Bu ve benzeri değerlerimiz ancak nadir elde edilen vesilelerle hatırlanıyor. Oysa atalarını bilmek isteyen, kendi kültür ve medeniyetinin köklerini öğrenmek isteyenlerin böyle eserleri başucu kitabı yapması gerekir. Türk toplumu Orhun Kitabeleri’ni, Divanu Lügâti’t-Türk’ü, Kutadgu Bilig’i, Yunus Emre’yi, Âşık Paşa’yi; Hacı Bektaş-ı Veli’yi bilmiyor. Fuzuli’yi, Baki’yi, Nedim’i, anlaşılmaz Arapça, Farsça tamlamalarla şiir söyleyen birer divan şairi olarak tanıyor. Millî şairimiz Mehmet Akif’i yalnız İstiklâl Marşı yazarı olarak bilen ve Safahat’ını hayatında bir kez olsun eline almayan milyonlarca insanımız var.Türklüğe ÖvgüTürk tarihinde dönüm noktalarında söz sahibi olmuş çok önemli şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetler içerisinde, 11. yüzyılda Türkçeyi önemseyen, Türk yurtlarını adım adım gezip Türk kültür ve medeniyetini tespit ederek yazıya geçiren, Türkçenin ilk gramerini yazan ve Türkçeyi yücelten Kâşgarlı Mahmud’un ayrı bir yeri vardır. Ondaki Türklük şuûru, 11. yüzyılda Divân’ın giriş bölümünü yazdırmıştır. Orada Türklüğü övmüş; “Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün tegrelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerinin idare yularını onların ellerine verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi… Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur…” diyerek Doğu ve Batı Türkistan yanında Ortadoğu’da da hâkim olan Türklüğün gücünü ortaya koymuştur. Araplar Türkçe’yi ÖğrenmeliKâşgarlı 11. yüzyılda barış içinde yaşamanın şartlarından birisi olarak Türkçe öğrenmeyi ve Türklerle iyi geçinmeyi gösterir. Bu yüzden dindaşları Arapların Türkçeye olan ihtiyaçlarım bu kitapla gidermek düşüncesindedir. Onları ikna etmek için, Peygamberimiz’in (aleyhisselam) kıyamet alametlerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada “Türk dilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır.” hadisini buyurduğunu, bu hadisleri kendisinin birisi Buharalı diğeri Nişaburlu iki imamdan duyduğunu zikreder. Hadis doğru ise Türkçeyi öğrenmenin vacip olduğunu, yok eğer doğru değilse zaten aklın da bunu emrettiğini belirterek Türkçeyi yüceltir.Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye bu kitabını yazdığını söyleyen Kâşgarlı Mahmud, Dîvân’la âdeta bir Türk ansiklopedisi ortaya koymuştur. Eserinde Türk boylarıyla ilgili verdiği bilgiler Türk tarihinin önemli bir bölümünün aydınlatılması için birer belge vasfındadır. Kâşgarlı, Türk boylarını dillerinden hareketle çok rahat ayırt edebilmektedir. Hatta Dîvân, karşılaştırmalı ilk Türk grameri sayılır. Müslüman Türklerin ellerinde bulunan dağlar, çöller, dereler, sular, göllerin adlarından tanınmış olanları yazan Kâşgarlı, Müslüman olmayan Türk illerinden de bazılarını yazmıştır. Türklerin soyunu Nuh peygamberin oğlu Yafes’e kadar götürür. Divan gerçek bir Türk ansiklopedisidir. Bu ansiklopedinin sayfaları arasında dolaşarak 11. yüzyıldaki atalarımızın hayat felsefesinden tutunda yiyip içtiklerine, kap kacaklarına, giydiklerine, yer ve kişi adlarına, atasözlerine, deyimlere, destanlarına kadar neredeyse her konuda bilgilenmek mümkündür. 
Bestekâr Alâeddin Yavaşça: Türk Mûsikisi Unutturuluyor Gülşen Kılınçer Mûsiki Üzerine Bir Röportajdan: “Bugün insanımızın Türk mûsikisinden uzaklaştırıldığı hissediliyor. Sanki gizliden gizliye mûsikimiz unutturulmaya çalışılıyor. Yoksa musikimiz popüler olana kurban mı ediliyor?” Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça: M üziğin sadece bir eğlence unsuru olduğunu zannediyorlar. Müzik hastayı tedavi eder. Farabi’nin zamanında Türk mûsikisi makamlarının hangi hastalıklara -bilhassa ruh hastalıklarına- günün hangi saatinde hangi makamların uygun olduğuna dâir çalışmalar var.

Psikoterapi… Osmanlı devrinde her külliyenin tepesinde hem medrese var, hem hastahane var, imarathaneler var, şifâhaneler var. Bu devreler içersinde kültür üretmiştir; edebiyatıyla, müziğiyle, mûsikisiyle Osmanlı… İslâm âlemini aydınlatmıştır. Çeşitli devreler yaşanmıştır. Şimdi cumhuriyet dönemindeyiz ve aynı şeylerin muhasebesini yapmaktayız.

Günümüzde uzun zamandan beri unutulan, unutturulmaya çalışılan Türk mûsikisini çok şükür devlete bağlı konservatuar haline getirdik. Ondan sonra diğer konservatuarlar Türk mûsikisi devlet koroları kuruldu. Bu bizim için çok müsbet bir gelişme oldu. Biz istiyoruzki bu müsbet yan, müsbet olarak devam etsin. Şu anda bakıyorum hiç bir televizyon Türk mûsikisinin ciddi, tutamak bir tarafını ortaya koyamıyor. Sabahtan başlıyor millet göbek atmaya, akşam gene öyle, gece yatarken gene öyle. Sabah açıp büyük sanatkârlar diye bağırıyorlar. Şov başka, müzik başka. Bunları ayırmak lazım. Bunları devlet adamlarımız da ayıramıyor, meclisimiz de ayıramıyor. Hatta ve hatta müzik kullanan bütün kurumlar- hiçbirini ayırmıyorum- tamamıyla ters düşüncedeki şov yapanları büyük sanatçı diye tanıtıyorlar. Kimisini güneş yapıyorlar, kimisini ay yapıyorlar, kimisini bilmem ne yapıyorlar. Birisini güneş yapmak lâzım geliyorsa bir Münir Nurettin var, birisi ay yapılması gerekiyorsa Bekir Sıtkı var. Bunların ne adı, ne sanı, ne de anılması var. Yok. Tanıtılması da yok. Bu musiki unutturulursa, o tür sanat değeri taşıyan tür unutturulursa, verilmezse bu bir maksadı ortaya koyuyor. Eğer verirseniz kulağa, yabancılık kalmazsa o yaşar. Vermezseniz, mesela ; ben şöyle geriye gidiyorum. En az 15 senedir bir çok değerli bestekârlarımızın, müzik adamlarımızın adını unutturduk. Hepsi rafa kaldırıldı. Yeni sanat değeri olmayan, kimisi kantoya, kimisi oyun havasına, kimisi rumların müziğine benziyor. Bunlar Türkçe yapılıyor ve millete yutturuluyor. Düğününde o çalıyor, eğlencelerde, değişik önemli sosyal kulüplerde o çalıyor. Hiç kimse artık müziğinin aslıyla ilgilenmiyor. Dinlemiyorlar, dinletilmiyor. Bu müziği temsil eden kişiler toplum dışı kalmış. Bir şey daha var; bizim babamız, anamız, dedemiz Osmanlıdır. Osmanlı tu-kaka ise sen de öylesin. Ben onlardan gelmekten dolayı bir yerinme duymuyorum, açık söyleyeyim. Osmanlılardan intikal etmiş bir Türk çocuğu olarak ben daha ileriyim. Çünkü 600 yıl bir imparatorluğu ayakta tutabilmiş insanlardı onlar… Var mı başka…? Bana gösterebilir misiniz bu tutarlılığı taşıyan bir ülke…? Bununla iftihar etmemiz lazım. Amerika eyalet sistemiyle Osmanlıyı taklit ediyor. Vakfı Osmanlıdan aldılar. Bizde dejenere oldu. İstanbul’un pek çok yerine hayrat su getirdi ecdâd… Hamidiye suyu… Vatandaşlar içsin, yararlansın diye . Bir de baktık bütün çeşmelerin köküne kibrit suyu dökülmüş.

Asırlarca, Aralıksız Okunan Kur’ân-ı Kerîm Yahya Kemal Beyatlı Türk edebiyatının ünlü şâirlerinden Yahya Kemal (Beyatlı), İstanbul’un işgal altında bulunduğu günlerde Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmiş, oradaki intibalarını ve hissiyatını 14 Şubat 1921 tarihli İleri gazetesinde yayınlanan “Hilâfete Yakın Bir gün” başlıklı yazısıyla dile getirmiştir. Şair, Saray kâtiplerinden Lütfi Bey’le birlikte dolaşırken, Yavuz Sultan Selim’in odasını şöyle tarif ediyor:”

Cihangir Selimi Evvel’in (Yavuz Sultan Selim) odası o kadar küçük ve sâde ki, uzun seferlerinden birinde konduğu fakirane bir han odasını andırıyor. Zannediyorsunuz ki, eyerlenmiş atı yanıbaşındaki kapıda beklemektedir. Büyük Padişah, kısa bir istirahatten sonra çıkıp gidecek.

Revan Köşkü’nde gezerken, kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birdenbire İslâm mimarisini tam manâsıyla gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içine, bir ruh gibi, muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O olmadığı zaman, bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi, rehberim Lütfi Bey’e söyledim ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum. “Hırka-i Saadet Dâiresinden” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhânî yeşil bir dâire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor, diğer bir hafız da gözlerini yummuş, bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.

Rehberim Lütfi Bey’e sordum;

“Hırka-i Saâdet’te ne zaman bu hatim indirilir?” Lütfi Bey, gülümseyerek kulağıma dedi ki:

“Her gün! Her saat! Dörtyüz seneden beri geceli gündüzlü bilâfâsıla…”
Hayretten gözlerimi kapanmış dinliyordum. Lütfi Bey biraz mâlûmat verdi:

“Yavuz Sultan Selîm, hilâfetin alâmeti olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerîf ve diğer Emanet-i Mübâreke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimle indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece, Saray’da yüksek bir mevkiye yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşâ ederlerken, sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek, kırkıncısı bizzat kendi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar, bu dâirede bir saniye tevakkuf etmeksizin (durmaksızın) Kur’an okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Dâima, ikişerli nöbetle vazifelerini ifâ ederler. Bugün de, bu iki hafızın nöbeti” dedi.

Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunuyor! Siz, bu saat, benim bu satırlarımı okurken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunuyor! Tam dörtyüz seneden beri de böyle fasılasız okunmuş.

O günden beri, bu düşünce, bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri, Hilâfet’in Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilâfet makamı olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hattâ nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler, kıtaller, bu Kur’an sesini bir an susturamamış. Bu hâdiseyi idrak ettikten sonra, İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.

Kültürümüzün Kimliği Üzerine M.İIyas Subaşı Devlet İstatistik Enstitüsü, “Tüketici Tercihleri” üzerine bir araştırma yapmış. Ortaya çıkan liste enteresan. Biz burada bu liste üzerinde durmayacağız. Bütün bir listeyi enteresan hâle getiren, 112. sıradaki tercih edilenin adını zikrederek meseleyi ilgilerinize arz edeceğiz: Bu bir kelimelik tercih ise, “Kitap”tır. Yeni Türk toplumu, tüketimindeki tercih sıralamasında kitabı 112. sırada düşünüyor. Meselâ evinin önündeki paspas ondan öndedir. Balkonundaki saksı ondan öndedir. Vitrinindeki biblo ondan öndedir. Mutfağındaki yoğurt karıştırıcı, oturma odasındaki sigara tablası, yatak odasındaki abajur, misafir odasındaki avize ondan öndedir!.. Şimdi mesele niye bu noktaya geldi? İsterseniz biraz gerilerden başlayarak şöyle bir hafıza yoklaması yapalım ve sonra günümüzdeki açmazımıza gelerek konuyu tamamlayalım: Biz evvela, alfabemizi değiştirerek kültürümüzü kurtaracağımızı sandık. Yedi asırdan fazla bir zaman kullandığımız ve arlık ruhumuzun şekillenmiş görüntüsü haline gelen, duygularımızın kanat çırpınışları gibi şekillenen bir yazıyı bırakarak muasır medeniyet seviyesine çıkacağımızı sandık. Rusya alfabesini değiştirmeden, Balzacları, Soljenitsinleri, Pesternakları, Puşkinleri, Gogolları, Dostoyevskileri yetiştirirken, bizim gibi hareket etmemişti. 1917 ihtilali isteseydi bizden önce bizim bu mantığımızı kendisi için de gerekçe yapıp, Çarlık Rusyası’ın bütün değerlerini yıkarken bunu da kaldırabilirdi. Ama yapmadı. Çin de kendi devrimine böyle bir kılıf aramadı ve Konfüçyüs’ün yazı disiplininden kendi insanını mahrum bırakmadı… Yıkımı bizden sonra olan Japonya da böyle bir gerekçeyle yeniden dirilişe doğru adım atmadı. Hatta, bizim neredeyse millî kimliğimize giydirmeye kalktığımız şu yanıbaşımızdaki Yunanistan bile alfabesine sırtını dönmedi…. Bugün bu ülkelerin hepsi bizden kültürde de, politikada da, ekonomide de öndedir… Ve, enteresandır: Biz kültürümüzün dilini elinden alırken, onun yetiştirdiği Yunus’u, Mevlâna’yı, Fuzûli’yi, Şeyh Galib’i de aşacak isimler yetiştiremedik… Sonra ne yaptık? Böyle bir değişimin hemen arkasından, kendi kaynaklarımızı, milyonlarca kitaplarımızı, mahzenlere kilitledik. Bir kısmını kağıt fabrikalarına gönderdik. Arkasındanda, bir gecede yazı yazamayan, yazılan varsa onu okumayan insanımızı “cahil” hâle getirdik. O da, yetmedi geleceğine adetâ ipotek koyarcasına “Batı Klasikleri” sevdasıyla, dünyanın kitabını dilimize boca ettik… Dahası var: Yarım asırdan fazla bir zaman, geçmişimize düşmanlığı, Batılılaşmanın yeterli gerekçesi sayıp, ceddimize yüklendik. Bu kadarıyla da yetinmedik, bunu gayz halinde kine dönüştürdük. Ezkaza, tarihi değerlerine, geçmişteki kültürel birikimine sıcak bakmaya kalkanları, “Devrim düşmanı”, “Gerici” gibi sloganlarla mahkum etmeye çalıştık. Bu psikolojik propaganda o kadar ilerilere götürüldü ki, geçmişten ses getirmek, renk taşımak isteyenleri bugün bile manevi baskı altında tutuyoruz. Bunlar da yetmedi: Kültürü, kâh Millî Eğitim’in, kâh Turizm’in, kâh bir bakanlığın yedeğinde tembel bir tüketici olarak yorumladık!.. Bir milletin itici gücü olma vasfını bir türlü sergileyemedik. Televizyonda, dekolte bir sanatçının, kendisine pazar payı bulabilmek için sahneyi tırmalayan bilmem kaçıncı derecedeki bir “ses yıldızı”nın; beyaz camdaki imtiyazının yüzde birini bile göremedi Daha vahimi: Okuyan horlandı,yazan horlandı. “Para kazanmana bak, okumak ve yazmak senin neyine?” gibi bir yozluğun baskısı edebiyat ve kültür adamlarımızı ezdi. Ya zanı aç koyduk, yazanı hapsettik, yazanı ülkesine küstürdük… İnsanımızı ilkel bir materyalizm anlayışının,”Para” hırsının köleliğine çekerken, kültürü kütüphanelerin kalın duvarlarına hapsettik. Okul ödevi için gelen çocuğun başvurusunu, kitaba talebin barometresi saydık… Uzatmadan toparlayalım: “Devlet, millletin teşkilatlanmış. halidir.” Sosyoloji’nin genel tarifi böyledir. Bu doğrudur. Ancak, devlet mekanizmasını o milletin fertlerinin seçtiği insanlar çalıştırır. Bu seçme işine de kaidesi, kuralı, tatbikatıyla “Demokrasi” demişiz. Bu da doğrudur. Ama acaba hangi devlette ve hangi demokraside, kendi ülkesinin ve kendi insanın gerçeklerine aykırı olarak yukarıdaki garabetler sergilenir? Belki her adım iyi niyetle atılmak istenmiştir. Belki, yeni bir kan verme operasyonuyla milletimiz ayağa kaldırılmak istenmiştir. Ama, mademki, kültürümüzün dalını budağını kesip, kökünü kuruturken, yeni fidanımızı besleyip büyütememişiz. Bu noktadan sonra, elbette geriye dönemeyiz. Dün o hatayı yapanlar bugün dönmeye kalksalar aynı oranda vebal altına gireceklerdir. Zaten böyle bir iddia da yoktur. Yalnız şu vardır: Türkiye kitabı öncelikli noktaya çekemezse, kültürünün şu yukarıda verdiğimiz bahtsızlığından kurtulması mümkün değildir. Çünkü her kitap bir küçük aydınlıktır, insanlar aydınlığın sıcak kuşatmasına bu küçük ışıklan birleştirerek ulaşır. Bugüne kadar kişisel hatalar millete fatura edilerek yaşandı. Halbuki, kollektif menfaatlerimiz açısından daha duyarlı bir toplum bu tür yanlışlıklara imkân vermez. Bunu sağlayacak yol ise, insanın eğitim ve kültür yoluyla muhakeme ve muhasebe yapabilecek çapa ulaştırılmasına bağlıdır. Türkiye, geri kalmışlık çemberini kırdı. Az gelişmişlikten de kurtulmak üzeredir. Gelişmekte olan bu yoldan gelişmişliğe geçmeyi, ben ekonomiden çok kültüre bağlamak istiyorum. İnsanları parayla zengin edebilirsiniz. Hatta onlara paranın imkânlarıyla gerekli konforu da sağlayabilirsiniz. Ama ruhları boşsa, kölelikten kurtarmanız mümkün değildir. Dış güçlere direnme içgüdüsü olsa bile, içerde kendisini yönlendirecek mutlu azınlığın tasallutundan kurtaramazsınız. Çünkü, insanda muhakemeyi para değil, kültürle beslenmiş idrâk sağlar…
 
Dünya’nın En Zengin Arşivi Osmanlı’da Yılmaz Öztuna İmparatorluk arşivi “Hazine-i Evrak”, Osmanlı çatısı altında müşterek hayat yaşıyan 40 küsur devletin bir kaç asırlık mazisi, bu arşivde yatmaktadır. Ve bu arşivde, hakkında mühim vesikalar bulunmıyan pek az Avrupa devleti mevcuddur. Bu arşiv, bugün İstanbul’da toplanmıştır. Arşive önce “defter-hâne“, sonra “hazîne-i evrak” denmiştir. Osmanlı’nın hazine sözüne lâyık gördüğü üç hazineden biridir. Diğer ikisi gibi altın ve mücevher hazinesi olmayıp, kâğıdlardan, defterlerden ibarettir ama, büyük bir mazinin, geniş bir târihin hazinesidir.
Arşivin başında, defter emini bulunuyordu ve âmiri, nişancı idi. Defterler üzerine kayıt düşmek, değişiklik yapmak için, sadrâzam emri şarttı ve bu takdirde yalnız nişancı, kendi el yazısıyle bu değişikliği yapabilirdi. Bu elyazısı değişikliğe, sadâret fermanı eklenirdi. Zîrâ bir kalem oynatmakla, akıl almaz menfaatler el değiştirebilirdi. Bir defterin arşivden çıkması yazılı sadrâzam emri ile olurdu, şifahi sadrâzam emri geçersizdi. Sadrâzam, incelemesini bitirip iade edilince, deftere, hangi müddet içinde arşiv dışında kaldığı kaydı düşülürdü (Mühimme Defteri, İli, 616, sene 1113).
Defter emini istenen defter ve vesikayı, milyonlarca emsali arasında, bir kaç dakika içinde bulabilirdi. Fevkalâde bir şekilde tasnif edilmişti. En mühim koleksiyonlar içinde şunlar anılabilir: Pâdişâh hatt-ı hümâyûnları, her yılın hükümet karâr-nâmelerini çok büyük bir defter hâlinde toplıyan Mühimme defterleri, bütün imparatorluğun tapu ve kadastrosu mâhiyetinde olan ve Mufassal tâbir edilen defterler, bunların sinoptik ve devlet adamlarının bir görüşte inceliyebilecekleri şekilde tanzim edilmiş “Defter-i Mücmel” veya “Defter-i İcmal” tâbir edilen kısaltılmışları, Osmanlı devletinin imzaladığı muahedelerin karşı devletçe tasdik edilmiş asil nüshaları… Meselâ 1885-1922 arasındaki son 37 yıllık meclis-i vükelâ (kabine) müzâkere ve karar mazbataları, 224 büyük cild tutmaktadır. 1839-1922 arasındaki son 83 yıla âid 6 pâdişâhın evvelce “Hatt-ı hümâyûn” denen irâde’lerinin yekûnu 80.000’dir.
Asıl Osmanlı Arşivi dışında, çok mühim başka arşivler de İstanbul’da toplanmıştır ki başta Topkapı Sarayı Arşivi gelir. Bir çok Osmanlı nezâretinin arşivleri de ayrı yerlerdedir. Ankara’da toplanan vakıflar arşivi, Genelkurmay Başkanlığı Harb Târihi Dâiresi’nde toplanan arşiv, Ankara’daki arşivlerin en ehemmiyetli ikisidir. Mahkeme-i şer’iyye arşivleri 18 ayrı şehirdedir.                                                                                      Asırlardan beri imparatorlukta görülen bütün dâvaların celseleri, şâhid ifâdeleri, kadı hükümleri, ehl-i vukuf raporları, buradadır. Bu suretle Türkiye’de Osmanlı târihi üzerinde çeşitli arşiv ve kütübhânelerde bir kaç milyar vesika bulunduğunu söylemek mümkindir. Yeryüzünde başka.hiç bir Türk ve islâm devletinin, bu zengin malzeme ile uzaktan bile mukaayese edilebilecek bir arşiv malzemesi mevcud değildir. Yüz milyonlarca Türkçe ve Osmanlı devletine âid arşiv malzemesi de bugün Osmanlı’dan ayrılan çeşitli devletlerde kalmıştır. Ayrıca Avrupa arşivlerinde Osmanlı ile ilgili vesikaların yekûnu da yüz milyonlara varmaktadır. Keza hiç bir başka İslâm devleti için, böyle bir durum, uzak bir mukaayese bile kabul etmemektedir. Osmanlı arşivinin ancak onda bir kadarı incelenebilmiş, yüzde birden az bir malzeme yayınlanabilmiştir. Bu da asıl Osmanlı tarihînin XXI. asrın 2. yarısından önce kaleme alınamıyacağını gösterir.
Akla gelmiyen yerlerde Türkçe Osmanlı arşiv malzemesi vardır. Meselâ Kudüs Fransisken manastırında 2.644 Türkçe vesika mevcuddur (P.Eutimio Castellani, Catalogo dei Firmam, Kudüs 1922). Romanya arşivlerinde 210.000, Bulgaristan’da 500.000 kadar Türkçe defter ve vesika mevcuddur (Mihail Guboğlu, VII. Türk Târih Kongresi Zabıtları, 502). Gana ve Nijer arşivlerinde, Osmanlı’nın Orta Afrika’daki hâkimiyeti üzerinde vesikalar mevcuddur. /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:”Normal Tablo”; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:””; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:”Calibri”,”sans-serif”; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:”Times New Roman”; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
Üç Kültür İhtilâli Ahmet Kabaklı Her milletin edebiyatı, insanlarını, kendi tarih, töre, karakter ve şahsiyetine göre yetiştirip olgunlaştıran kaynaktır. Çünkü milletlerin edebî eserleri, millî mizaçların, yaşanmış ve kabul edilmiş değerlerin, inanç, duygu, düşünce ve kudsiyetlerin aynasıdır.

Bu yüzdendir ki millet olarak devam etmek isteyen; yakın ve uzak gelecekte sağlam kalmak emeli taşıyan ilim ve sanatsever ülkelerde edebiyat ve manevî bilimler, vazgeçilmez “disiplinler”dir. İleri memleketlerin gençlerine mecburî olarak ve hattâ taassupla okutulmaktadır. Bir Fransızın V. Hugo, Andre Gide veya Molliere gibi edebî şahsiyetlerini, bir Alman’ın Goethe veya Schiller’i; bir İngiliz’in Shakespeare veya Bayron‘u son satırlarına kadar, bilip anlamaması söz konusu olamaz. Edebiyatlarını bilmeyenler, (seçkinlik şöyle dursun) Fransız, İngiliz, Alman bile sayılmazlar.

Ama o milletlerin sarsılmaz birlikleri; hattâ vatan millet sevgileri ve birbirleriyle iyi geçinmeleri dahi, kendi şair ve yazarlarını mutlaka iyi okumalarından ileri gelmektedir.

Her Türk öğrencinin liseyi bitirinceye kadar, en az 10 adet Türkçe şaheseri, inceleyerek okumaları da, millî birliğimizi sağlamakta, dostluk ve barışın oluşunda milyonlarca nutuk ve öğütten daha kıymetlidir. Bir Oğuz Han‘a, bir Dede Korkut‘a bir Fuzûli‘ye, Ahmet Yesevi’ye, Yunus Emre, Ömer Seyfeddin veya Arif Nihat Asya’ya imrenmesini bilen gençlerden, ordularımız sayısınca Alperen kazanırız. Fransız’ın gönlünde Jeanne Darc’lar gibi Türk’ün gönlünde Battal Gazi‘ler de edebiyat sayesinde yaşarlar.

Aksine “Türk edebiyatı”nın liselerde bu ölçüde hafiflik ve lâubalilikle, böyle geleceksiz ve ufuksuzca harcanması ise: Bölücülük kininin; birbirimizle anlaşmazlıkların, hamlık ve kabalıkların; anlayışsız ve anlatışsız olmanın, ruhları âdileştiren başlıca sebepleridir.

İlk paragrafta belirttiğim gibi, 1990’larda resmen başlatılan, edebiyatın lüzumuna inanmamak, onu seçimlik ders yapmaya kadar gitmek cahilliği… Ve 1995’lerdeki bu anlamsız ders sınırlaması ile edebiyatı “müzelik etmeğe” yönelen bu kafalar Türkiye’de yapılan üçüncü kültür ihtilâli kazanını kaldırmış bulunuyorlar.

Herhalde; Çin kültürünü, Konfiçyüs’ten tutarak mahvetmeğe kalkan yarı-insan Mao Çe Tung, bizdeki kültür düşmanlarının öz atasıdır. Eğitimde, bugüne kadar uygulanan kültür zulmü, vicdan baskısı, millete yabancılaştırma cinnetleri yetmezmiş gibi bir de gençlerimizi, Alperen ruhu veren edebiyatlarından mahrum etmek, herhalde bazılarını rahatsız eden tarihî, fizikî, sosyal bazı komplekslerin sonucu olsa gerektir.

Milletinin edebiyatına, folkloruna, sanat ve zenaatlerine, destanlarına eğilmeyen, hattâ onların okunmaması, görülmemesi, beğenilmemesi, yenilenmemesi için çırpınan militanlar o milletin ruhuna âşinâ olabilirler mi? Bu yüce estetik mirasın millet çocukları arasında paylaşılmasını önlemek için her yasağa, her karalamaya başvuran kişide, Alperen ruhumuzdan zerre dahi bulunabilir mi?

Neden “Üçüncü Kültür İhtilâli” dediniz? diye sorulabilir: Şundan ki: Bugüne kadar “Harf devrimi” lâfı altında, başka hiçbir ülkede görülmeyen (bizden başka yalnız Ruslar tarafından yine Türklere uygulanan) bir “kültür ihtilâli” yapılmıştır. Bununla, 1300 yıllık yazılı ifade aracımız olan alfabe değiştirilmiştir. O devirlerde, liderler aldatılarak, istemedikleri halde onlara yaptırtılan bu darbe ile yüzbinlerce kitap bir daha okunmamak üzere raflara kaldırılmıştır. Bu yüzden içimize kültürsüzlük kompleksi çökmüştür. Dünya bizi bilgisiz, tarihsiz, geleneksiz, inançsız bir topluluk gibi görerek küçümsemeye başlamıştır. Biz dahi kendimizi bütün milletlerden aşağı görerek; daha önce küçümsediğimiz Batı toplumlarına körkütük hayran olmuşuzdur. Çünkü yazısız, felsefesiz, tarihsiz ve edebiyatsız bir millet, kişilik sahibi olamaz. İkinci kültür ihtilâli ise, bin yıl boyunca Türkistan, Anadolu ve Balkanlar’da, yüksek edebiyat dili oluşturan Türkçemizin planlı şekilde yıkılarak, 21. yüzyıl başında kabile dili haline getirilmiş olmasıdır. Ziya Gökalp-Ömer Seyfeddin ve Ali Canip beylerin asrın başında Genç Kalemler ile yaydıkları, geniş ufuklu bir sadeleşme hareketi Tasfiyecilik ve dil ihanetine değiştirildi.
Dilimizi mahveden bu “ihtilâl” ile artık hiçbir fikir, edebiyat ve ilim eserinin dikiş tutmayacağı bir yoksulluk ve kargaşalık içine düşürüldük.

İlmin uzağındaki birtakım partizanlar kendi çıkarları için tabu haline getirdikleri “resmi ideoloji”ye yaranmak ve onu büsbütün saptırarak nüfuz sağlamak için dil bozgunculuğunu yürüttüler. Bin yıldan beri halkımızca benimsenmiş “hayal” gibi “sebep” gibi hâkim gibi kelimelere karşı yürüttükleri bu ırkçı arıt macılıktan sonra, zenginlik ve karakterini yitiren Türkçemiz, şimdi de İngilizcenin, çıkarcılarına peşkeş çekiliyor.

Özellikle bütün Türk dünyasında kullanılan İslâmî kaynaktan gelen sözlerimizi yasaklayarak veya unutturarak, korkunç, dil, üslûp ifade ve kültür kargaşalığına meydan açıyorlar.

Kültürümüzü mahveden bu üç ihtilâl konularında yeterince ciddi ve objektif yayın yapılamadığı malûmdur. Özellikle, milli kültüre vurulan bu darbelerin, bizden başka dünyanın hiçbir yerinde olmadığına dikkat çekilmelidir.

Böylece “Üçüncü yıkım” dediğimiz “Edebiyat düşmanlığı“nın da bizi ne gibi iflâslara götürmek istediği herkese malûm olmalıdır.

Bu edebiyat düşmanlığı dahi harf ve dil ihtilâlleri ölçüsünde “Kültür” demek olan milletimizi yok eden ağır sonuçlar doğuracaktır.

Çünkü Türk edebiyatı (başka bazı milletlerden farklı olarak) Türk kültür varlığının bütününü içine almaktadır. Roman, şiir, mesnevi, destan, hikâye, fıkra… vs. bir yana; felsefemiz, dinimiz, ahlâkımız, siyasetimiz, hattâ sosyal ilimlere ait bilgilerimiz dahi en güzel ifadelerini edebiyatımızda bulmuştur.

Edebiyatımıza vurulan son darbe ile onun yerine Amerikan sloganlarının geçirilmesi millî kültürümüzden yarına hiçbir yüceltici unsur, hiçbir eser bırakmamak kastını taşımaktadır.    

Keşfetmek… Necip Fazıl Kısakürek                      – Türkiye’yi keşfetmek
                     – Anadolu’yu keşfetmek
                     – Rumeli’yi keşfetmek,
                     – Edirne’yi Ve Erzurum’u keşfetmek
                     – İstanbul’u ve Ankara’yı keşfetmek,
                     – Bursa’yı ve Konya’yı keşfetmek,
                     – Ruhumuzu keşfetmek,
                     – Maddemizi keşfetmek,
                     – Kendi kendimizi keşfetmek,
                     – Dünümüzü keşfetmek,
                     – Yarınımızı keşfetmek,
                     – Dinimizi keşfetmek,
                     – Dilimizi keşfetmek,
                     – Ahlâkımızı keşfetmek,
                     – Siyasetimizi keşfetmek,
                     – Edebiyatımızı keşfetmek,
                     – Musikinizi keşfetmek,
                     – Mimarîmizi keşfetmek,
                     – Muaşeretimizi keşfetmek.
                     – Kılığımızı keşfetmek, Yani hepsini birden maksat sandığımız şeyleri yeni baştan keşfetmek zorundayız. Cebimizde olduğu halde farkına varmadığımız bir şeyi keşfetmek, başkasının cebindeki şeyi keşfetmekten çok daha zor… Yarım malikiyetler, tam mahrumiyetlerden daha öksüz, verim, verimsiz kısır… Kendi keşfini, bitirdikten sonra Kutupları keşfetmeye başlıyan ve kutupların keşfini bitirdikten sonra kendi kendisini tam keşfedemediğini anlıyan Avrupalıya karşılık, biz, bir baştan bir başa keşfolunmak, kendi kendimizi keşfe çıkmak zorundayız. Sürek avına çıkar gibi bütün madde ve ruh kıymetlerimizi çepeçevre sardığımız, bunların tahlilini, terkibini ve hükümlerini örgüleştirdiğimiz gündür ki: “Hakikî inkılâbı” yapmış olacağız.
Türkistan’dan Anadolu’ya Yer İsimlerini’de getirdik Ömer Ceyhun TMalazgirt Zaferinden sonra Anadolu’ya gelen Türkler, Türkistan’daki pek çok yer isimlerini de yerleştikleri mahallere verdiler. Bugün Türk boylarının isimleri olan Kayı ve Kınık’a Anadolu’da köy adları olarak pekçok yerde rastlanmaktadır. Bu hususdaki iki araştırmacımızın tesbitlerini aşağıya okuyacaksınız.—–
“Yurdumuzda bildiğimiz veya yeni öğrendiğimiz yer adları menşe ve mana olarak dikkatimizi çekmiştir. Araştırmamıza örnek seçtiğimiz Keles, Bursa ilimize bağlı, Uludağ’ın güneyinde coğrafi yapı olarak dağlık karakter gösteren küçük, şirin bir ilçemizdir. Keles’te dikkati çeken ilk şey insanlardır. Her şeyleri ile Türk dağlı geleneğini yaşatan bu insanların yüzlerinde Orta Asya gurunu görmek mümkündür. Bu sebeble Keles adının nereden geldiğini merak edip araştırdık.
Türkistanlı Türkolog Dr. Baymirza Hayit, Keles’in kelime anlamı ve adın nereden geldiği konusunda şunları söylüyor: “Keles, güney Kazakistan’da bir nehirdir ve Sir Derya’nın sağ ırmağıdır. Uzunluğu 190 km’dir. Karcantau dağından başlamaktadır.” Dr. Hayit ayrıca Keles adında Taşkent’in bir kazasının olduğunu ve Taşkent’teki bir demiryolu istasyonunun adının da Keles olduğunu ifade etmektedir.
Bu ifadeler Keles isminin Türkistan’dan Anadolu’ya gelerek daha sonra Bursa civarına yerleşen Kayı boyu tarafından getirildiği kesinlik kazanmaktadır.”  (Bülent Karaçöl)  — “Orta Asya’da dolaşırken karşılaştığımız yer isimlerinin aynılarının Türkiye’de de bulunması ilgimizi çekti. Talas’ı, Kırgızistan’da ve Türkiye’nin Kayseri ilinde de görüyoruz.
Kazakistan’da Jumbol’un eski adı Talaz, Tavas veya Talas idi. Türkiye’de de Denizli’de Tavas vardır. Seyhun ve Ceyhun nehirleri Çukurova’ya Seyhan ve Ceyhan olarak getirilmiş.
Yesi (Türkistan) şehri civarında Aras Irmağı bizde Aras Nehri… Misaller çoğaltılabilir.
Tavas Karahanlılar’ın başkentiydi. Bizdeki Menteşeoğulları demek ki oradan gelmiş. Kayseri’de ki Dulkadiroğulları beyliği demek ki Talasdan gitmiş.
Seyhun-Ceyhun konusunda ise, Güneydeki Ramazanoğulları Beyliğinin (ailemiz olduğu için) Türkistan’dan geldiğini biliriz.” (Yrd. Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu) Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:”Normal Tablo”; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:””; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:”Calibri”,”sans-serif”; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;}
Ahmet Kabaklı’ya Göre Dünya Türklerinin Meseleleri Halistin Kukul Kabaklı Hoca; Türk Milleti’nin, tarih şuurunu barındıran güzel Türkçenin ve Türkçe ile meydana gelen ihtişamlı Türk Edebiyatının, insanımıza sevdirilmesi, sanat zevkimizin pekişip kuvvetlenmesi, kültürümüzün muhafaza edilerek ve geliştirilerek gelecek nesillere sağlam bir şekilde intikali ve her yeni bu sahalarda yepyeni eserlerle boy göstermesi, filizlenip yeşerip şenlenmesi için, nelerin gerektiğini durmadan, bıkmadan usanmadan, gazetelerde, dergilerde, sınıflarda ve salonlarda anlatmaktan bir an olsun imtina etmemişti. Vatanının her bir sathı, âdeta, ona kürsülük yapmıştır. Hep uyarıcı, düşündürücü, istifadeci, sulhçu… olmuştur.  Ahmet Kabaklı hoca Samsun Türk ocağında bir konferans vermişti. Hocaya göre Dünya Türklerinin meseleleri ne idi? Dünya Türklerinin en büyük meselesi neydi?  İşsizlik miydi?  Ekonomik çıkmazlar mıydı?  Memleketimiz Türkiye’de bunca yıl sürüp giden terör, durup dururken mi nüksetti?  Sosyal adaletsizlik veya eşitsizlik gerçekten söylendiği gibi miydi?  İstiklâllerine yeni kavuşan Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan… Bu ülkelerle irtibatımız yeterli miydi?  Değilse sebepleri nelerdi?  Dünya Türklüğü birbirinden niçin koparılmış, niçin birbirinden habersiz hâle getirilmişti?  Niçin, bir zamanlar “Dış Türkler” den bahsedenler Turancı diye suçlanmıştı? Bu, gerçekten bir suç mu idi? Asıl sebep neydi?  Türk dünyasının birliğini istemek niçin hakîr görülen bir fikir ve davranıştı?  Üç yüz milyonu bulan ve hemen hemen yüzde doksan dokuzu Müslüman olan Türk Dünyası’nın müşterek anlaşma vasıtası olan Türkçe üzerinde niçin korkunç denecek derecede sinsi oyunlar tezgâhlanıyordu? Kısacası; Türk Dünyası’nın en mühim çıkmazı neydi?  Bütün bu ve buna benzer sorulara Kabaklı Hoca kendine mahsus o leziz üslubuyla cevap veriyordu, cevap arıyordu. Ertesi gün, yazılı neşriyatta da yer alan sözlerinden bazıları şöyleydi:

“Türkiye’nin en önemli meselesi millî eğitimdir. Yetmiş yıldır uygulanan eğitim sistemimiz insanımızla bağdaşmamaktadır. Bu sistemin sonucu olarak da eğitilmiş insan yerine, eğitilmiş hırsız yetiştiriyoruz. Bize, birtakım taklit sistemler uygulanmaya çalışılıyor. Kültürümüze ters gelen bu yapılanma, ahlâksız ve millî değerlerden mahrum insan yetişmesine sebebiyet veriyor.” Kabaklı Hoca, çözümünü de şöyle ifade ediyordu:

“Yabancıya itimadımız var, kendimize yok. Bu işin altından kalkmanın tek yolu, öze dönmektir. Bu eğitim sistemiyle yetişen insanların bırakın Orta Asya’yı, kendilerini bile kurtarmaları mümkün değildir. Öz kültürümüze, millî ve manevî değerlerle yoğrulmuş Türk Milleti’ne hitap eden eğitim sistemine dönmediğimiz sürece, başarılı olamayız Bu yanlış yoldan dönmemiz için üç şeye önem vermeliyiz: Yönetici seçmeye, öğretmen ve din adamı yetiştirmeye. Bunlar, Türk Milleti’nin temelini teşkil eder. Temel sağlam olursa, bu yanlış yoldan dönebiliriz.” Bu yazımı hazırlarken, Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’nın, Ahmet Kabaklı Hocamıza ithaf ettiği Yüksekler başlıklı rubaisine rastladım. İsabet oldu. Ben de bu güzel şiirle bitiriyorum: Kuşlar… kimi yerden, kimi yüksekten uçar…Kuşlar vardır, ki ürkütülmekten uçar…Uçmak kolay iş… fakat, bu yurdun -ancak-Yüksekten uçan kuşları, gerçekten uçar!

Osmanlı’nın Elini Öpmek Prof. Dr. Aydın Taneri Libyadan Bir Hatıra: 1960 yılında Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er Beyefendi, Libyada’ki Türk Sefaretine “Devlet Müşaviri” olarak tayin edilir.
Kendileri zaman zaman seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir Şeyh’in bulunduğunu, O’nu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler. Ahmet Beyefendi ile giderler. Oldukça ıssız bir yerde, bir ağaca arkasını yaslamış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve âma olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler. Ahmet Er kendisini takdim eder, Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek ister. Bunun üzerine Şeyh Ahmet Bey’e hitaben: -“Ben senin elini öpmeliyim” der.
Ahmet Er’in “estağfirullah” demesine fırsat vermeden elini öper. Bilmukabele muhatabı da onun elini öper. Bunu müteakip Şeyh Ahmet Bey’e
-“Hangimiz kazançlı çıktık” der. Ahmet Er’de:
-“Ben kazançlı çıktım. Çünkü Pir-i fanî bir Müslüman büyüğünün elini öptüm” der. Şeyh, hafifçe güler ve şu cevabı verir:
-“ Hayır ben kazançlıyım. Çünkü sen çölde fakir ve naçiz bir Müslüman’ın elini öptün; ama ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm.”

Prof.Dr.İsmet Miroğlu

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 242