Sultan Abdülhamid HanSultanlar

Sultan Abdülhamid Han’ın Naaşı Önünde

B

resim

oğaz, güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi Sarayı uzaktan, mavilikler içinde görünüyordu. Otuz üç sene müddet Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülhamid-i Sâni, birkaç saat sonra, güzel İstanbul’un toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid Han’ın cenazesi Beylerbeyi Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda, Sultan Mahmud Türbesi’ne defnedilecekti.
Topkapı Sarayı’na gittim. Orta kapı önünde, başında kabalak, elinde tüfek, tek bir nöbetçi bekliyor; Babüssaâde önündeki akağalar, gelenleri kemal-i nezaketle karşılıyordu. Kubbealtı, harap ve metrûk, ihtişamlı devirlerin hatıratıyla dolu, asırların vakalarına acı acı gülüyor gibiydi. güneşin ziyası servilerden süzülüyordu. Bir iki hademe, ellerinde tırmıklar, şubat feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerindeki sararmış yaprakları topluyorlardı.
Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesi’nin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe lâle bahçesi tarafından hızla koştu; cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile, parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış, sarı bacasından dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi: Marmara, sahiller, tepeler, güneş içinde idi. Uzakta, Hamidiye Camii’nin narin ve beyaz binası, Yıldız’ın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen damları sessizdi. Siyah, baştan aşağı siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde, beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu: Sultan Abdülhamid Han, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde, bi-ruh yatmıştı. 
Kalın, sarı çizgili yatak çarşafı, sedyenin kenarına doğru sarkıyordu, üzerine turuncî ve yeşil nakışlı, kıymettar, koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun, ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayı’nın muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderun ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, damat paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müphem bir sükût. Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu, Sultan Hamid-i Sâni’nin fesi idi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta, bir bahçıvan, elinde bir çapa, melül nazarlarını dikmiş, bakıyordu. Etrafta, naaşı taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı…
Ruhları Teskin Eden Daire
Cenaze lâle bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i Saadet’in yeşil yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı; el üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve damat paşalar Mecidiye Kasrı’nda, cenazeye refakat edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı, içeriye Hırka-i Saadet erkânından başkası giremedi.
Ne münevver, ne ulvî, ne ihtişamlı bir daire idi burası!. Osmanlı hanedanının hilâfet namına inşa eylediği en güzel, en mutantan, en parlak bir mabetti. Duvarlar mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim’in halefleri, ruhlarını bu mukaddes mahalde dinlendirirler, ordularının zaferleri için burada dua ederler, Hırka-i Saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvarların rengarenk çinileri, kıymettâr yazıları, göz kamaştırıyordu.
Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıda geniş, buzlu camlar Haliç’in görünmesine mâni oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde, serviden, altı kollu ufak bir tabut, hazırların kalktığı taşlık üzerinde, ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid Han teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde Enderun erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete muntazır bekliyorlardı. 
Karşıda, Sultan İbrahim’in sünnet odası, asırların menakıbını saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla, tarihin bu safhasına karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında, ikisi yeşil, ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, büyük bir hürmetle naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid Han’ın beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü.  Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıkta idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafi görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu; fildişinden, câmid (cansız) bir cisim gibiydi. Saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu, çehresine nisbeten uzunca idi. Gözleri kapanmış, çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarında melâl ve teessür vardı.
O gün, pek çok hadise ve hayır-hasenat ile dolu uzun bir hükümranlığın son günü idi. Ulu hakan vefat etmiş, naaşı yıkanıyor, iki damadının hüzünlü gözlerinden akan yaşlar, teneşirin altına dökülen sulara karışıyordu. 
Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sarıydı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu… Heyet-i umumiyesi (genel görünüşü) sevimli idi. Beyaz bir vücud, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tâbi, uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında, ellerinde gümüş buhurdanlar, ağalar duruyordu. Herkes huşû içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu. Hırka-i Saadet dairesi tarihi bir gün yaşıyordu. O gün bir sürü hadise ile dolu, uzun bir saltanat devresinin son sayfası kapanacaktı. 
Bütün nazarlar, Sultan Abdülhamid Han’ın teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Naaşa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan öd ve anber kokularına karışıyordu. Etrafta mütevazı bir sükût hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların, hazırlar zerinde ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayak ucunda, direğin yanında, damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri naaşta, müteessirâne ağlıyorlardı. 
Dışarıda, tabiatın bütün güzellikleri hissediliyordu: Haliç’in suları umulmaz bir şubat güneşinin renkleri altında parlıyordu. Şimşirliğin ağaçları çıplak, baharın feyzine muntazırdı. Yıkama el’an bitmemişti. Sultan Abdülhamid Han’ın, teneşir üzerinde, kapanmış gözleri, ağarmış saçları, bitabâne yatışı, kalplerde melâl ve intibah hisleri peydah ediyordu. 
Nihayet naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi, Sultan Abdülhamid Han’ın naaşı hürmetle tabuta indirildi…
Vasiyet Etmişti

Sultan Abdülhamid Han, son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti: Göğsüne ahidname konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destimali, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi. 
Kefen bağlandı, tabut kapandı. Sedef kakmalı, asırlar görmüş bir saatin ağır tınları Hırka-i Saadet dairesinin ulviyeti içinde aksetti. Tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayak ucuna laciverde yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üste Kâbe örtüleri,  kıymettar taşlarla süslü kemeler konuldu. Tabutun başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu… 
Herkes çekildi. Yalnız müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda, daire-i aliyenin penceresinden altınlar ve sırmalarla süslü yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekeler, kıymettar ve tarihi levhalar, Kelâm-ı Kadimler görülüyordu. Arzhane önünde bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan muhterem bir zat, müteessirâne adımlarla ilerledi. Hırka-i Saadet duvarının köşesinde melül ve mahzun durdu. Ellerini açtı, gözleri tabutta olduğu halde kısa bir dua etti, samimi bir hıçkırık, kubbelerde akisler bıraktı.
Saat dokuz. Hırka-i Saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. 
Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler, büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu. 

Merhumu Nasıl Bilirsiniz?
Hırka-i Saadet dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi, kalabalık o tarafa doğru birikti, kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler heyecan içinde, cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet elmaslı kemeler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde, heybetli ve muhteşem, dışarı çıktı. Erkân-ı devlet, zabitler, Sultan Abdülhamid Han’ın cenazesi huzurunda idiler. Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut, Hırka-i Saadet kapısı önüne yüksek bir mevkiye konuldu. Hamidiye Camii’nin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil elbisesi, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu:
–  “Merhumu nasıl bilirsiniz?”
Velveleli, hazin, müteessir bir çok ses, serviler arasında aksetti:

– “İyi biliriz!”
Kısa bir Fatiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı, Sultan Ahmed-i Sâlis’in Kütüphanesi’nin, Arzodası’nın sağından ağır ağır geçti, Babüssaâde önüne geldi, cenaze namazı burada kılındı.
Alay burada tertip edilecekti. Şehzadeler, âyân, mebusan, erkân-ı devlet, sefirler, ümerâ, saray ağaları hep buraya toplanmışlardı. Arada sırada, teşrifat memurlarının, sırmalı kıyafetleriyle, ellerinde beyaz bir kâğıt: “Âyân, mebusan, ricâl-i ilmiye, ümerâ…” diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önüne hademe-i şahane, zabitler dizilmişlerdi. Piyadeler, silâhlarını omuzlarına asmışlar, kemâl-i sükûnetle yürüyorlardı. Tabutu taşıyanlar, Enderun-ı Hümayun ağaları ve saray erkânıydı.
Tabut, Babussaâde’den orta kapıya kadar, serviler arasından yavaş yavaş ilerledi. Orta kapıdan vakar ve ihtişam ile çıkarken hüzünlü bir tehlil, ruha huşu ve tevekkül veren tatlı bir sadâ, orta kapının taş duvarlarına aksetti. Bu sadâ Sultan Üçüncü Selim’in hassa, necip ruhunun tercümanı idi. Enderun ağaları salât okuyorlardı. Kubbealtı’nın harap duvarlarına akseden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı.
Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihi kapı, ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş, etrafında ne acı gözyaşlarının döküldüğüne şahit olmuştu. Şâzeli dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir Arab makamı ile okudukları Kelime-i Tevhid, tekbirler ve naatla arasında, aheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Orta kapı ile Bab-ı Hümâyûn arası Alman zabitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Biraz ötede, Bizans’ın Aya İrini kilisesi, son devrin askerî müzesi önünde, Mehterhane takımı, cesim (büyük) kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmetle tabutu selâmlıyordu. 
Cenaze Bab-ı Hümâyûn’dan çktı. Sokaklar insandan görülmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesi’ne kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar kadınlar ve çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut, acıklı ve müessir dualarla, tekbirler ve tevhitlerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessir oluyorlardı. Bir hanım, hıçkırıklarını zaptedemiyor, mendili gözlerinde, başını duvara dayamış, ağlıyordu. Cenazeyi lâkaydane seyredenler de vardı. Fakat hassas kalpler, bu hazin merasime, bu elim feryatlara, bu dini ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene hilâfet makamında bulunan Osmanlı padişahının son merasimi, hürmetle ifa ediliyordu. 
Son bir hıçkırığı andıran “Allah! Allah!” nidalarıyla tabut, türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid Han, hürmet ve saygı ile kabre indirildi, Osmanlı tarihin otuz üç senelik safhası hazin bir surette nihayete erdi. 
Kaynak: Ahmed Refik, “Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin Naaşı Önünde”, Sultan Abdülhamid-i Sânî’ye Dair, İstanbul, 1918. 

Ahmet Refik

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 5