MakalelerTürkistan

Kırgızlar Arasında

1

990 yılında, yani Rus İmparatorluğu yıkılmadan önce, Türkiye’de bir anket düzenleseydik ve yediden yetmişe kadar herkese sorsaydık:

Kırgızistan nerededir, Kırgızlar hangi millettendir?

Halkın yüzde 95’inden herhalde aynı cevabı alırdık.

“Bilmiyorum! Okumadım! Duymadım! Sorunuzu anlayamadım!”  

1990 yılında, Kırgızistan’da, Türkiye için bir araştırma yapsaydık, karşımıza bizdekinden farklı olmayan bir netice çıkardı.

“Türkiye mi dediniz? Duymuşluğum yoktur! Cevap veremem!”

Bu bilgisizlik, bu kayıtsızlık, bu kopukluk… Beyinlerimizi dehşetten donduracak derecededir. Çünkü Çin tarihçilerinin, M.Ö. 220 yıllarına kadar uzanan bütün tespitlerine göre, dünyada bilinen ilk Türk kavmi Kırgızlar’dır, ilk Türk vatanı da Kırgızistan!

Başta OĞUZLAR olmak üzere, bütün Türk boyları, Kırgızlar’dan ve Kırgızistan’dan koparak Orta Asya’ya, Kafkasya’ya, Anadolu’ya ve Avrupa’ya yayılmışlardır…   

Türkiye’nin Kırgızlar’dan Kırgızistan’dan haberdar olmaması, kendi kökünden ve özünden koptuğuna, koparıldığına işaret! Kırgızlar’ın Türkiye’yi bilmemeleri ise, bin batmanlık bir değirmen taşı altında ufalandıklarını gösteriyor.
 
Bir milletin, dününü ve bugününü bilmemesinden daha hazin ne olabilir? Tarihimizi unutmak, hafızamızı kaybetmek demektir. Hafızalarını kaybeden insanlar, millet şuuruyla yaşayamazlar. Onlar, ancak kuru kalabalıklar halinde dalgalanıp dururlar. Kökü kuruyan, içi çürüyen bir ağaç, bin yıl önce dikilmiş olsa bile ayakta durabilir mi; dal-budak salabilir mi?   

İznik’te Bir Türbe

1975 yılında İznik’e gitmiştim. İznik, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Anadolu’daki ilk başşehri! 1071 yılında, Malazgirt’te Romen Diyojen‘le savaşan Türkmen boyları, 1078 yılında İznik surlarına kadar uzandılar. İznik, o yıllarda, bütün Hıristiyan Dünyasının en önemli dinî merkezlerinden biriydi. Kınık boyundan gelen Türkmenler, İznik’i Bizans’tan kopararak kendilerine “payı taht” yaptılar.      
    
İznik’te, şehir surlarının dışında, harab bir türbe gördüm. Beş-altı kitabesiz mezar üzerine adeta kapanmak isteyen yoksul bir türbe. Bu, çoktan unutulmuş, terkedilmiş türbe altında acaba kimler yatıyordu? Sorduğum kimseler de, benden öğrenmek istiyorlardı.          

“Bilmiyorum! Bu türbede acaba kimler yatıyor?”, birkaç kişi: “Burası Kırk Kızlar Türbesi’dir!” deyip susuyorlardı.
Peki öyleyse bu “Kırk kızlar” da kimler? Efsaneleri, destanları, hikâyeleri var mı? Türbede kırk mezar olmadığına göre, diğerleri nerede? Bu kızlar, sağlıklarında ne yapmış, nasıl yaşamışlar ki kendileri için böyle bir türbe inşa edilmiş? 
  
Belki kırk kişiye sorduktan sonra öğrendim ki, türbenin gerçek adı  KIRGIZLAR TÜRBESİ dır. Kırk Kızlar Türbesi değil! İznik’in fethi için Türkmen ordularıyla birlikte savaşan Kırgız bahadırlara surların önünde şehid düşünce, onlar için de sade bir türbe yapılmış. Halkımız zamanla Kırgız kelimesindeki sıcaklıktan, aydınlıktan kopunca türbeye yeni bir isim yakıştırmış.       

“Ne demek Kırgızlar?” demiş, “Bu kelimenin aslı, herhalde Kırk Kız olmalı!”       
       
Kendi aslını-neslini araştırmak, öğrenmek zahmetine katlanmayanların, yeni kelime uydurmalarından garip yakıştırmalar yapmalarından daha tabii ne olabilir? Bu yıl İznik’e ikinci defa gittim. Oraya tekrar uğradım. Gördüm ki, Vakıflar Genel Müdürlüğü Kırgızlar Türbesi‘ni aslına uygun şekilde âdeta yeniden inşâ etmiş. Etrafını yüksek duvarlarla çevirmiş. Bu sahip çıkma şuuruna çok sevindim. Ancak yine gördüm ki, türbe kapışma kocaman bir kilit vurulmuş. Türbe pencereleri kalın buzlu camlarla sımsıkı kapatılmış. İçerisini görmek mümkün değil. Bizim hangi türbemizin pencerelerinde buzlu camlar var? 
        
Türbe pencerelerine çerçeveli cam yerine demir parmaklıklar koymak, içerisini gizlememek, giriş kapısı yanına kısa bir açıklama asmak ne kadar iyi olurdu. Anadolu’ya, sayıları çok az dahi olsa Kırgızlar’la birlikte geldik. Anadolu için Kırgızlarla birlikte şehid düştük. Anadolu toprağına onlarla birlikte uzandık. Kırgızlar Türbesi, bu gerçeğin bir güzel delili olarak hâlâ ayakta!


Kırgız Sergisi

Aradan uzun asırlar geçti. 1982 yılında Kırgızlarla, dünyada bilinen bu ilk Türk kavmiyle- Anadolumuzda birkere daha kucaklaştık. Hatırlayacaksınız;Afganistan’dan Pakistan’a sığınan Türkmen, Özbek, Kırgız… kardeşlerimizden beşbin kadarını, Kenan Evren Paşa‘nın gayretiyle Türkiye’ye getirdik. Basınımız, katran karası bir cehaletle, bu özbe öz Türk boylarından hep “Afganlılar” veya “Afgan göçmenleri”diye bahsedip durdu.  Pakistan’dan getirtilen Kırgızlar’ın bir kısmı Van’ın Ulu Pamir Köyü’ne yerleştirildi; bir kısmı da Malatya’nın merkez köylerinden birine…     

Ben, o Kırgızlarla ilk defa 1986 yılında, Ankara’da karşılaştım. Bütün dünyam adeta alt-üst oldu. Ankaralı bir arkadaşım Kızılay’da koluma girdi, “Haberin var mı?” dedi. “Van’a yerleştirilen Kırgız Türkleri, Fransız Kültür Merkezi’nde bir sergi açacaklarmış?” “Haberim yok!” dedim. ” İlk defa senden duyuyorum.” “Hayret” dedi. “Sen ki, bu işlerin içinde olan adamsın. Üstelik Kültür Bakanlığı Müşavirisin. Nasıl haberin olmaz?..”
                
Sergi gününü ve saatini öğrendim. Biraz da kendi kendimden utandığım için, herkesten önce Fransız Kültür Merkezi’nin kapısına dikildim. İlgililer, serginin İçişleri Bakanımız tarafından açılacağım söylediler. Bir süre sonra Bakan, resmi davetlilerle birlikte çıkıp geldi. Kırgız Türkleri de bir otobüsten inerek, kalabalığa doğru koşuştular. Kültür Merkezi önünde 100 kişilik bir topluluk meydana geldi. 
        
İçişleri Bakanı 5-10 cümleyle ilgililere teşekkür ederek kurdelayı kesti. Merkezin birinci katı, Kırgız   el sanatlarına ayrılmıştı. Kırgız kilimleri, Kırgız hasırları, Kırgız kıyafetleri, süslemeleri… Duvarları boydan boya güzelleştirmişlerdi. İkinci kata çıktığımızda Van Valisi Özdemir Hanoğlu, İçişleri Bakanımız Yıldırım Akbulut’a bir Kırgız delikanlısı takdim etti.       
        
“Sayın Bakanım” dedi. “Bu delikanlı Van lisemizde okuyan bir Kırgız Türküdür. İsmi de Adnan Menderes’tir.” 
        
Herkes olduğu yere âdeta çivilenip kaldı. Ortalığı derin bir sessizlik aldı. Bakanın ve etrafındaki kişilerin yüzleri değişti. Merhum Adnan Menderes‘i ben de çok sevdiğim için kulak kesildim ve çok şaşırdım. Aynı şaşkınlığı yaşayan İçişleri Bakanımız Van Valisi Özdemir Hanoğlu’na sordu:
        

“Kaç yaşında bu çocuk?”
 
16-17 yaşlarında vardır efendim…” 

“Peki kaç yıldan beri Türkiye’de yaşıyor bunlar?” 

“Dört yıldan beri sayın Bakanım!”


“Peki nasıl oluyor da 4 yıl önce Türkiye’ye gelen bu delikanlı Adnan Menderes ismini taşıyor?”

Van Valisi:“Sayın Bakanım” dedi.

“Müsaade ederseniz bu sorunuzun cevabını Adnan Menderes’in dedesi Rahman Kul Han versinler. Kendileri burada bulunuyorlar şu anda!”       

         
Bakan “Pekâlâ” anlamında başını eğdi. Van Valisi, kalabalığın arkasındaki bir kişiye doğru parmağını uzattı:
“Rahman Kul Han!” dedi.“Gel anlat bakalım sayın Bakanımıza. Bu torununa Adnan Menderes adını nasıl koydun?”      


Bir Adın Hikâyesi

Kalbim sıcak bir heyecanla vurmaya başladı. Biraz sonra karşımıza 75 yaşlarında, zayıf, uzun boylu, lacivert elbiseli, beyaz gömlekli, hafif top sakallı bir Kırgız efendisi, büyük bir edeple gelip el bağladı. Anlattıklarını bin yıl yaşasam unutamam. Müthiş inceliklerle, güzelliklerle, merhametlerle ve asaletle yüklü açıklaması aynen şöyle: 
        
“Efendim, biz 1961 yılında Pamir Yaylalarında yaşıyorduk. Bir haber geldi ki, Adnan Menderes ölmüş! Efendim, dünyanın neresinde olursa olsun, Türk, Türktür! Türk’ün acısını Türk’ten başka hiç kimse bilmez! Biz, Adnan Menderes’e çok yandık. Onun aziz ruhu için Kur’anlar okuttuk, kurbanlar kestirdik! O yıl erkek çocuğu olanlar, oğullarına Adnan ismini koydular. Ben ise yaşlıydım. Karım da yoktu. Ama oğullarım vardı. Allah’a yalvardım, ‘Yâ Rabbî, dedim. Bana da bir erkek torun ver ki, adını Adnan Menderes koyayım.’ Yıllar sonra işte bu torunum doğdu. Ben de yeminimde durarak O’na Adnan Menderes ismini koydum”
        
Heyecandan kalbim inliyordu. Kendimi tutamadım. Birden, bütün kalabalığın duyabileceği yüksek bir sesle ortaya çıktım:
“Rahman Kul Han!”
dedim.

“Ver önce o mübarek elini öpeyim senin! Çünkü sen tam Türk’e ve İslâm’a yakışır bir idrak ve vefa örneğisin! Adnan Menderes, bizim büyük başbakanımızdı. Devletimize, milletimize, vatanımıza büyük hizmetlerde bulundu. Bizim Adnan Menderes’i unutmamız mümkün değil. İnşaallah senin torunun da Adnan Menderes gibi bu devlete, bu millete büyük hizmetlerde bulunur.”       
       
İçişleri Bakanımız hiçbir şey söylemeden çekilip gitti. Ben, Rahman Kul Han’ın yanında kaldım. Bir süre sohbet ettik. Sanki bin yıldan beri yaşıyormuşuz ve birbirimizi bin yıldan beri seviyormuşuz gibi kucaklaştık. O gün orada, o ayak üstü sohbette öğrendim ki, Rahman Kul Han, Kırgızistan’ın büyük liderlerinden biridir. Komünizme karşı başkaldırmış, vatan toprağını Ruslara bırakmamak için, kendisine bağlı olan binlerce yiğit Kırgızla birlikte cephe kurmuş, savaşmış, dağa çıkmış; Rus’un tankı, topu, uçağı karşısında çaresiz kalınca, yakınlarıyla birlikte önce Afganistan’a sığınmış. Ruslar Afganistan’a saldırınca Pakistan’a geçmiş. Pakistan’dan da ikinci vatan bildiği Türkiye’ye göçmüş!   
   

Malatya’daki Kırgızlar

O gün Fransız Kültür Merkezi’nden adeta savrularak çıktım. İlk defa bir Kırgız Türküyle konuşuyor, ilk defa Kırgız dünyasına açılan bir aydınlık pencere önünde duruyordum. Rahman Kul Han’ın etkisinden günlerce kurtulamadım. Ve kendi kendime söylendim durdum: 

“Sen ne biçim idealistsin? Sen ne biçim Turancısın? Şu Kırgız aydınları Anadolu’dan beşbin kilometre uzakta, taaa Pamir Yaylaları’nda yaşarlarken bile, Türkiye’nin meselelerine ilgi duyuyorlar da yanıp-yakılıyorlar da, sen daha şurada Malatya’da yaşayan Kırgızlara bile çıkıp gidemiyorsun. Onlarla ilgilenmiyor, onları dinlemiyorsun! Bin defa yazıklar olsun sana!
 

Bu utanç duygusu yakamı bırakmadı. Günlerimin gecelerimin tadı-tuzu kalmadı. Sonunda dayanamadım. Yanıma Uygur Türkleri’nden arkadaşım Şekur Turan’ı da alarak Malatya yollarına düştüm. Malatya’ya yerleştirilen Kırgızlar çok yoksul insanlardı. Bir kısmı,şehrin şurasında, burasında hamallık için bekleşiyorlardı. Bir kısmı da inşaat işçiliği için çırpınıp duruyordu. Malatya’daki yakın dostlarım,”Sen bu Kırgızlardan hiç birşey alamazsın. Boşuna uğraşma! Bunlar vasatın altında insanlar” diyorlardı. Ben, o Kırgızlar’ı, tam bir hafta büyük bir zevkle dinledim, anlattıklarını, defterimle birlikte yüreğime de yazdım. Kırgız destanlarının, masallarınının, gelenek ve göreneklerinin etkisi altında kaldım. 

Malatya’dan biraz yunmuş-yıkanmış olarak Ankara’ya döndüm. İçimin sesini susturabildim mi? Hayır!Kırgız dünyasına açılan gönül penceresi önünden çekilebildim mi? Ne gezer! Bu defa günlerce Allah’a yalvarmaya başladım;”Ya Rabbim, bir sebep halk eyle! Ya Rabbim, Kırgızistan’ı görmeyi bana nasip eyle! Ya Rabbi, Resulullah Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine beni mahzun bırakma!” Günlerce, aylarca, yıllarca yalvardım. Gece yatarken, sabah kalkarken el açtım. Secdelere kapandım, kaldım. Bıkmadım, usanmadım!..       


Ver Elini Kırgızistan

Birgün, İstanbul’daki erkek kardeşimden telefon geldi. “Ağabey! Burada bir hacı var. Sizinle görüşmek istiyor, İstanbul’a ne zaman geleceksiniz?” “Kim bu hacı? Nedir, necidir? Ne istiyor benden?” “Bilmiyorum… Kırgız mıymış, neymiş… Galiba sizi Kırgızistan’a götürmek istiyormuş. Size Kırgızistan üzerine bir kitap yazdırmak niyetindeymiş. Kaç günden beri sorup duruyorlar. İstanbul’a ne zaman geleceksiniz?” “Hemen geliyorum… Hemen! Hemen! Sakın irtibatı koparma! Bu Cuma günü İstanbul’dayım!…” Bir gün sonra yola çıktım. Cuma namazını Sultanahmet Camii’nde Hacı Hamid’le birlikte kıldık. Hacı Hamid Kırgızistan’ın Kenkol köyünde doğmuş, büyümüş bir Kırgız “ak sakal”ı. Boylu-boslu bir Kırgız.

Gür beyaz sakalıyla, beyaz sarığıyla, uzun beyaz gömleğiyle, beyaz pantolonuyla ve elindeki asasıyla bir destan kahramanını hatırlatıyor. “Ben” dedi. “Kırgızistan’dan Medine’ye göçtüm. Zaman zaman da İstanbul’da oturuyorum. Bana sizin isminizi verdiler. Acaba bize yardımcı olabilir misiniz?” Kırgız Türklüğünün meselelerini Kültür Bakanımıza veya Başbakanımıza arz etmek istiyoruz. Onlarla bizi ancak siz görüştürebilirsiniz. Sonra biz sizi Kırgızistan’a götürmek niyetindeyiz. Gelin, ata yurdunuzu görün ve “TÜRKİSTAN TÜRKİSTAN” kitabına kardeş bir kitap daha hazırlayın. Türkiye’de Kırgızistan üzerine yazılmış bir kitap bile yok. Teklifimizi kabul eder misiniz? Bizimle birlikte Kırgızistan’a gelir misiniz?”   Eğildim, Hacı Hamid Yüzbaşıoğlu’nun elini yüreğimle öptüm. “Elbette” dedim. “Yürüye yürüye gidelim, deseniz bile gelirim.”


Yavuz Bülent Bâkiler

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 17