KültürümüzMakaleler

Eski ve Yeni Türkiye

C

laude Farrere (1876-1957) dünyaca tanınmış bir Fransız romancı ve hikâyecisidir. Hayata deniz subayı olarak atıldı. 1919’da ordudan ayrıldı ve kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yaptı. Eserlerinde daha çok Doğu ülkelerinin hayatını, meselelerini canlandırır. Yazar birkaç defa Türkiye’ye gelmiştir, sonuncu gelişi ölümünden birkaç yıl öncesine rastlar. 1935 yılıda Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiştir. Aşağıda Claude Farrere’nin Türklerin Manevi Gücü adlı eserinden bir bölüm okuyacaksınız:

____

Büyük Türkler’in karşısında titremiş olan Avrupa, Onsekizinci Yüzyıldan itibaren intikamını almaya başladı ve Türkleri her fırsatta küçük düşürmekten geri durmadı. Küçük düşmek sivri bir bıçaktır ki, milletlerin içine kadar işler. Türkler, zamanla Avrupalıların haksızlıklarına kızmaya başladılar.  

Bir başka mesele daha vardı: Din meselesi. Türkler hiç şüphesiz iyi Müslüman’dı. Mutaassıp değillerdi. İtikad, muhakemelerini yok etmiyordu. Avrupalıların, “Londra’dan Saint – Petersburg’a kadar, Türkler Avrupadan dışarı!” diye tekrar edip durduğunu biliyorlardı. Onlardan farkları neydi? Müslüman olmaları değil mi? 

Türk olanlar sadece kendileri değildi halbuki. Aynı ırktan olan ve ârî kavimler arasına sokulmuş bulunan Bulgarlar ve Macarlar vardı. Üstelik Türkler’in kanında Kafkasyalı, Makedonyalı, Arnavut, kısacası Avrupa kanı vardı; halbuki Macarlar ve Bulgarlarda hiç yoktu. Bununla beraber Avrupalılar sadece Türkleri istemiyorlardı. O zaman Türkler düşünmeye başladılar:

“Biz Müslümanız. Ama olmaya da bilirdik: Budist olabilirdik, yahut belki de Hristiyan olurduk…Bulgarlar gibi Ortodosk, Macarlar gibi Katolik olurduk…”

İşte bunun için Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Türkleri, cedlerinin mirasını hor görmeye başladılar. Buna hakları yok. Ecdadımız, ecdadımızdır. Tabiat kanunu veraseti hor görmeye izin vermez.

Arap alfabesini istihfafla (küçük görmek) ittiler. Ama onun yerine Fransız veya İngiliz alfabesini kabul edeceklerine Macar, Leh ve Çek seslerinden mürekkep acayip bir şey meydana getirdiler. Ve nihayet Londra, New York yahut Paris’ten daha modern olma iddiasındalar; ama bir zamanlar ülkenin resmî dili olan Fransızca’yı (resmi yazışmalarda kullanılan) terk ediyor ve hükûmet merkezini çeşitli dillerin konuşulduğu İstanbul’dan –eli ayağı kesilmiş, ufalanmış bir Türk’ün zorla bir şeyler gevelediği- Ankara’ya götürüyorlar.

Bütün bunlar gerçekten çok tuhaf şeyler… Ancak ihtiyar Türkiye’yi, an’anevî dininden koparmak isteyenlerin, gerçekten esrarengiz davranışı bunlardan çok daha tuhaf. Hem bu şekilde davranışları yeni bir din, yahut ne bileyim herhangi bir yeni felsefe sistemini kabul ettirmek için falan da değil. Sadece İslâm’ı ortadan kaldırmak için… Henüz çok saf ve sade olan bir milleti kökünden koparmak için… Hepsi bu! Halbuki bu davranış medeniyeti öldürebilir. Milleti mahvedebilir. Aklı başında hiçbir insanın bu fikrimin aksini söyleyeceğini zannetmiyorum.

Türkiye, an’aneleriyle, idealiyle, faziletleriyle, örf ve âdetleriyle, Osmanlı Türkleri’nin Türkiye’sidir. O Türkiye’nin de mükemmel bir bütün olduğunu söylemiyorum. Ama Hiç olmazsa mükemmelleşmeye elverişli bir bütün olduğu muhakkak. Yeni Türkiye ise, bu temeli bir tarafa bırakıp, her şeyi bir tarafa atıp, işe en aşağıdan, sıfırdan başlıyor. Çok zor iş bana kalırsa. Hattâ insanüstü de diyebilirim.

Türkler eski hayatlarıyla hiçbir ilgi kurmadan yeni bir hayata kavuşmak için giriştikleri tecrübede muvaffak olabilirlerse çok şaşarım. Bana öyle geliyor ki, bugün kendilerine menfur gibi görünen, ama onlar için tek kurtuluş yolu olan mazilerine yavaş yavaş dönmek zorunda kalacaklardır!

Her ne olursa olsun, Türkler’in emin bir geleceğe hakları vardır. Türk halkı, hor görülecek bir halk değildir. Ben Türkler’den bahsederken belki biraz hissî davranıyorum. Pierre Loti gibi, ben de bu dürüst, vefakâr, sade, asil millete gönülden âşıkım. Hadi diyelim ki, benim hususi bir sevgim var. Peki büyük bir otorite olan Rene Grousset’nin Asya Tarihi adlı harikulâde eserinde yazdıklarına ne diyelim? Müslümanlar’a karşı pek fazla sempatisi olmayan bu namuslu insan, Türkler’in hükümran olmak için yaratılmış bir ırk olduğunu yazar ve tarih boyunca kaydettikleri başarıları hayranlıkla zikreder.

Hükümet Merkezi

Şüphe yok ki, bir memleketin en verimsiz, en yaşanmaz yerini hükûmet merkezi olarak seçmek, belki stratejistlerce uygun görülür ama, herhalde iktisatçılarca değil! Şunu unutmamalıyız ki, içinde yaşadığımız şu asırda, modern dünyayı şekilendirecek olanlar iktisatçılardır; stratejistler ise eski çağların insanlarını taklit etmekten öteye gidemezler.

Türk Ocağı binasına bakalım. Çok mermer harcanmış, ama korkunç derecede çirkin. Kısacası yeni Ankarayı ’yı  zevksiz, ruhsuz insanlar yapmış. Bu gibi işlerde çalışanların, ufukta bir fener görmeleri lâzımdır, kendilerine geleceği gösteren esrarengiz bir fener… Ondan ilham almalıdırlar.

…Sultan Ahmed Camii, dev bir piramit gibi şâhane kubbesi ve mızrağa benzeyen dev mumlar gibi altı minaresiyle karşımızdaydı. Aslında gördüğümüz manzarayı en küçük teferruatına kadar ezbere biliyorduk hepimiz de… Ama bu kış gecesinin dolunayında, bu şâhane mâbed bambaşka bir güzellik kazanmıştı. Camiyi meydana getiren sayısız kubbelerin, güneşte pırıl pırıl parıldayan âlemleri, kış gecesinin ay ışığında mutlak bir beyazlığa bürünmüştü. Minareler, kubbeler, bunların hepsini çeviren avlu duvarları, etraftaki serviler manzaraya inanılmaz bir asalet, dinî bir saflık veriyordu… Bu haliyle, dev mâbed insanın ruhuna hitap ediyor gibiydi. Bu Müslüman katedrali, gecenin bu saatinde Allah’a doğru kollarını açmış dev bir dua gibiydi. 

Manzara öyle büyüktü ki, Parthenon’u, Notre-Dame de Charteres’i düşünüyorduk… Kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum.

Bu harika Onyedinci Asrın başlarında yapıldı. O zamanın Türkleri, bizim Orta Çağımızın adamlarından çok Phidias’ın çağının adamlarına yakışırdı. Saf güzelliği keşfetmişlerdi. Ankara’yı inşa enler ise çağımızın adamları gibi, her şeyi unutmuş, yahut keybetmişler. Ne yazık!

İçinde yaşadığımız çağın, mimariye uygun bir çağ olmadığı bir gerçektir. Mimarî, müzik ve şiirden önce gelen, önde gelen bir sanattır. Misal meydanda. Üçyüz sene önce böyle eşsiz bir mâbed yapanlar, bugün bunun bir benzerini meydana getiremiyor. Ama insanoğlu bu gerçeği bir tarafa atıyor, muhteşem bir maziye sırtını dönüp, miskin bir gelecek hazırlamanın çabasına girişiyor… Sonsuz derecede üzücü bir şey bu! İşte bunun için, bugünün Ankaralı hanımları bazı kötülükleri öğrenmişse onları suçlu bulmamak lâzım… Ama şunu da belirtmek isterim ki, bu hal onların aleyhine oluyor..

Bu şartlar altında Ankaralı hanımların nasıl bir hayatı olabilir? En yakın komşusu öyle uzak ki, evini görebilmek için dürbünle bakması lâzım. Bunun neticesi olarak kendisini dedikoduya veriyor, hem öyle ki, kulağına gelenlere harfi harfine inanmak şartiyle.

Ne diyordum; her yeri dolaştım, birçok kimseyle temas ettim, ama daima hayal kırıklığına uğradım. Ziyaret ettiğim her ev, sanki rastgele oraya kuruluvermiş bir çadır hissini verdi bana. İçindekiler de sanki benim gibi turistlerdi. 

Roma ve Washington da dahil olduğu halde belki de dünyadaki hükûmet merkezlerinin en milliyetçisi olan bu şehirde, bana, Türkiye’de olduğumu belirten hiçbir işarete rastlamadım. Öyle ki, kadınların kendi aralarındaki konuşmaları bile, insana Türkiye’de olduğu intibaını vermiyor.

Ankaralı hanımlar, Parisli, Berlinli hanımlar gibi konuşmaya özeniyor… İçlerine şahsî, millî olan ne varsa silinip gitmiş gibi. Zaten Ankara’nın kendisi de Şikagovarî bir şehir. Gerçek yuvalarından kopmuş, köklerinden sökülmüş insanların içindeki manevî derinliği bulmak için –elbette ki böyle bir derinlikleri var onların da- istasyona dönüp trene binmek, bu sun’i Türkiye’yi terk ederek, gerçek Türkiye’yi bulmak lâzım… Evet, nerede olursa olsun, ama gerçek Türkiye’yi bulmak gerek!  

Kaynak: Claude Farrere, Türklerin Manevi Gücü, Tercüman Gazetesi Yayınları.


Claude Farrere

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 28