Balkanlar - RumeliMakaleler

Balkanlar Kuşatma Altında

B

resim

alkanların Osmanlı’dan yapılan tasfiye 1699 Karlofça Anlaşması’yla başlatılmış, 1827 Yunan İsyanına kadar sürmüş ve bundan sonra da hız kazanarak devam etmişti. 1699 Karlofça ile başlayan bu tasfiye, maalesef halen devam etmektedir. Bu şekilde tasfiye ettirilen ve tarih sahnesinden el çektirilen Osmanlı’dan sonra, onun topraklarında tesis ettiği barış ve huzur da tehdit altındadır. 
Huzura ve barışa hasret dünya, “Pax Ottomana” döneminden bu yana, tasfiye ettirdiği Osmanlı barışına olan özlemini dindirememişti. Dünya üzerindeki Osmanlı hâkimiyetinin zayıflaması ile sona ermeye başlayan barışından sonra; İngiltere egemenliğindeki dünyada da, Amerikan egemenliğindeki dünyada da Osmanlı devrindeki cihanşümul barış kalitesine ulaşılamamış. Osmanlı Orta Doğu’sunda ve Osmanlı Avrupa’sında Osmanlı sonrası dönemde huzur bir türlü sağlanamamıştı. 
Nitekim eski İsrail başbakanlarından Ehud Barak’ı bile, “Bir Osmanlı onbaşısı Orta Doğu’da huzurun teminine yetiyordu” dedirtecek derecede bir barış dönemi dünyaya tekrar yaşatılamamıştı. Bu şekilde Osmanlı sonrası coğrafyalarda huzursuzlukların bir türlü sona erdirilememesinde esas sebep olarak buraları eline geçirenlerin bu bölgelerde, adaleti öne almayan tam bir hâkimiyet sağlamak istemesi talebi vardı. 
Buna ilaveten, fethettiği yerlerdeki bu hâkimiyet tesisini, oralarda yaşayan halkların itirazlarına rağmen yapmaya çalışması, bunun için yöre halklarının hiçbir kültürel farklılığına saygı duymaması ve bu farklılıkları çoğu zaman baskıcı, despotik yöntemlerle, hatta kan dökerek ortadan kaldırmaya çalışması; huzursuzlukları, karışıklıkları artıran unsurlar olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. 
Osmanlı döneminde, Osmanlı öncesinde karşılaşmadığı adil bir yönetim altında yaşama şansı bulan ve o kaliteyi görmüş halklara, yeni hâkimlerin sunmuş olduğu baskıcı idareler hiç hazmedilebilir yönetimler olarak gelmemekteydi. Bölge halkları; dinini rahatça yaşayabildiği, kendi topraklarında kendini yabancı hissetmediği, bazı büyük olmayan şikâyetlere rağmen genel olarak huzur içinde yaşadığı Osmanlı yönetimi ile Osmanlı sonrasında o bölgeleri ele geçirdikten sonra, kültürel ve milli farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışan yeni yönetimler arasındaki farkı yaşayarak görmüştü. 
Osmanlı sonrası, Osmanlı coğrafyasının yeni hâkimleri, çağdaş her türlü demokratik açılımlara rağmen en çok öne sürdüğü insan hakları ihlalleri konusunda bile başarılı bir imtihan verememişti. 1991 yılından itibaren, Yugoslavya devletinden ayrılmak isteyen Hristiyan Hırvatistan ve Slovenya’ya vakit geçirmeden destek olup bağımsızlığını kazanmasına yardım eden küresel güçlerin, Bosna-Hersek krizine yüz binlerce insanın ölümüyle ve ancak dört yıl sonra gerçekleşebilen müdahalesi, bütün dünyanın gözleri önünde, kendi dinine ait olmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasının üzücü bir örneğiydi. 
Ve nihayet Bosna-Hersek, yine dünyanın gözleri önünde, eğer savaşı kazanmış bile olsa, istediklerine ulaşamayacağı, kendisine lütfedilmiş olanla yetinmesi için kabule mecbur bırakıldığı bir “Dayton Barışı”na zorlanmıştı. Bir de bu açık haksız ve zorlama barışın yanında, uluslararası savaş suçları mahkemesinin âdeta kendi hukuki pozisyonunu tartışmalı hâle getirircesine Srebrenica katliamı hakkında aldığı karar, uluslararası hukukun adaletine olan güveni bir kez daha sarsmıştı. 
Milletlerarası savaş suçları mahkemesinin “Srebrenica Katliamı” ile ilgili, katliamın varlığını kabul edip Sırpların böyle bir katliamla sorumlu tutulamayacağına dair kararı, mahkemenin meşruiyetini tartışmaya açmıştı. Bundan böyle mahkeme, verdiği bu kararından dolayı kendini aklayamayacaktı. Öte yandan mahkemenin bu kararı, onun ne kadar taraflı düşündüğünü de ortaya koyması açısından açık bir örnek olmuştu. Bu kararı ile mahkeme, hukuku değil de kendi inandığı dini mensubiyetini öne aldığını ve suçlu pozisyonunda Hristiyanlar olunca, hukuku da feda edercesine, nasıl tarafsız kalamadığını göstermişti. 
Osmanlının Asaleti
Hâlbuki diğer taraftan vaktiyle Osmanlı’nın, 1849 yılında Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresine karşı başkaldırıp Avusturyalıları Macaristan’dan koyduktan sonra, Avusturyalıların talebiyle, üzerlerine ordu gönderen Ruslar karşısında yenildikten sonra, Rusya’nın önünden kaçan ve kendisine sığınan Hristiyan Macar vatanseverlerini iade etmemek için ezeli ve güçlü düşmanı Rusya’ya karşı, Padişah Abdülmecid’in ifadesiyle “Her bir Macar için elli bin Osmanlı’yı feda eder, yine de mültecileri iade etmem” diyerek savaşı bile göze alan, yaşanmış bir hoşgörü örneğine şahit olmuştu Avrupa. 
Bir yandan insanların en tabi haklarını ihlal eden yeni bir dünya, öbür yandan adalet ve insanlık anlayışı dışında kendini mecbur eden, hiçbir durum olmamasına rağmen belki de kaybedeceği savaşı bile göze alarak Hristiyan mültecileri iade etmeyen Müslüman Osmanlı.
Osmanlı, bu şekilde dünyaya nasıl bir yönetim sergilediğini, daha başka sayısız örneklerle göstermiş, 624 yıllık süren bir barış ve istikrar döneminin olabileceğini de ispat etmişti. Osmanlı’nın bu, insan hak ve hürriyetlerini temele alan anlayışına karşılık, Batı aynı insanî yaklaşım içinde olmamıştı. Yaşadığı 624 yıl içinde Balkanları 500 yıl huzur içinde yöneten Osmanlı’nın mirası, kendisinden sonra Balkanlardan silinmek istemişti. Osmanlının mirasını, yönettiği diğer coğrafyalarda olduğu gibi, Balkanlardan da ortadan kaldırmaya çalışan Batı, Balkanları Kuşatma Altına almıştı. 

Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 28