SultanlarTürk Sultanları

Sultan Bâyezîd-ı Velî

F

â­tih Sul­tan Meh­med Han’ın bü­yük oğ­lu olup, 3 Ara­lık 1447’de Sit­ti Mük­ri­me Hâ­tun’dan doğdu. Kü­çük yaş­tan itiba­ren tam bir ih­ti­mam­la ye­tiş­ti­ri­len şeh­zâ­de Bâyezîd, dev­rin en mümtaz âlim­le­ri elin­de tah­sil gör­dü. Ye­di yaşında iken, Amas­ya bey­ler­be­yi Ha­dım Ali Paşa ne­zâ­re­tin­de Amas­ya idârecisi ol­du.

Amas­ya, Sel­çuk­lu­lar dev­rin­den be­ri önem­li bir ilim ve kül­tür mer­ke­zi idi. Bir padişah ada­yı­nın yetiş­me­si için, bu vi­lâ­yet­te bü­tün şart­lar mü­sa­it­ti. Böl­ge­de öte­den be­ri büyük âlim­ler ye­tiş­ti­ği gibi, ih­ti­yaç du­yu­lan sahalar­da da hâ­riç­ten âlim­ler ge­ti­ri­lir­di. Şeh­zâ­de Bâ­ye­zîd; Amas­ya’da üst se­vi­ye­de dev­let gö­rev­li­le­rin­den olan la­la­sı Ha­dım Ali Pa­şa, ni­şan­cı­sı Ke­mâ­led­dîn Ah­med Çelebi, def­ter­da­rı Ha­cı Mah­mûd Çe­le­bi­zâ­de Sa’ded­dîn Çe­le­bi, dî­vân kâ­ti­bi Sa’dî Çe­le­bi nezâ­re­tin­de il­mi­ni art­tı­rıp, ida­re­ci­lik bil­gi­le­ri­ni ge­liş­tir­di. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med Ho­rasâ­nî ve Zey­nüd­dîn Hâ­fî haz­ret­le­ri­nin ha­lî­fe­le­rin­den Ab­dür­ra­hîm Mer­zi­fo­nî’nin soh­bet­le­rin­de bu­lun­du. 
Amas­ya müf­tî­si Zey­nüd­dîn Ha­lil Çe­le­bi ve ve­fâ­tı­nı mü­tea­kip ye­ri­ne ge­çen oğ­lu Mus­li­hid­dîn Mus­ta­fa Efen­di, ye­ni ni­şan­cı­sı Mü­ey­yed­zâ­de Ali Çe­le­bi, Çan­dar­lı­zâ­de Tâ­ced­dîn İb­ra­him Çelebi, Mus­lih­zâ­de Kâ­dı Şem­sed­dîn Meh­med Çe­le­bi, Muh­yid­dîn Meh­med Çe­le­bi ile kar­de­şi Se­lâ­had­dîn Mû­sâ Çe­le­bi ve Ha­tîb Mol­la Kâ­sım’dan ilim öğ­ren­di. Şeyh Ham­dul­lah Âgâh’dan hat ders­le­ri al­dı. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med’in oğ­lu ve ha­lî­fe­si olan ve ba­bam di­ye bahsettiği Sey­yid İb­ra­him Çe­le­bi’yi ikâ­met ye­ri olan Amas­ya ya­kın­la­rın­da­ki Ye­ni­ce kö­yün­de zi­ya­ret edip, il­min­den is­ti­fâ­de et­ti. 
Çe­le­bi Ha­lî­fe adıy­la meş­hur Ce­mâl-i Hal­ve­tî’nin ve Ebüs­süûd Efen­di’nin ba­ba­sı Yav­sî Şeyh nâmıy­la meş­hur Muh­yid­dîn İs­ki­libî gi­bi bü­yük ev­li­ya zât­la­rın du­ala­rı­na ka­vuş­tu. Bü­tün ilim dalların­da bil­gi sa­hi­bi ol­du. Türk­çe’den baş­ka, Arapça, Fars­ça ve Uy­gur­ca’yı öğ­ren­di. Maiyye­ti­ne ve­ri­len ku­man­dan ve cen­gâ­ver­ler­den, si­lâh tâ­lim­le­ri­ni, ata bi­nip ok at­ma­sı­nı öğ­ren­di. İda­re­ci­lik­te ma­hir hâ­le gel­di. Da­ha şeh­zâ­de­li­ğin­de fay­da­lı iş­ler ya­pıp, ha­yır­la­ra ve­si­le ol­du. Garîb­le­rin, kim­se­siz­le­rin du­âsı­nı al­dı. Çe­le­bi Ha­lî­fe, sul­tan ola­ca­ğı­nı Al­la­hü te­âlâ­nın iz­niy­le kırk gün ön­ce­den ha­ber ver­di ve çok du­â et­ti.

Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, il­me, âlim­le­re, ve­lî­le­re ve Al­la­hü te­âlâ­nın sev­gi­li kul­la­rı­na çok hür­met eder, on­la­ra ih­san­lar­da bu­lu­nur­du. İlim sa­hi­bi, tak­vâ, adâ­let ve mer­ha­met­ten ay­rıl­ma­yan, va­kar­lı ve hil­miy­le meş­hur bir pa­di­şah ol­du­ğu için Bâ­ye­zîd-i Velî ola­rak bi­li­nir. 

Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için ilim öğ­re­nen ve yi­ne Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için in­san­la­ra na­sîhat eden âlim­le­rin, Al­lah adam­la­rı­nın söz­le­rin­den çık­maz, on­la­rın na­sîhat­le­ri­ni can ku­la­ğı ile din­ler­di. Devlet iş­le­rin­den ar­ta ka­lan za­mâ­nını ki­tap oku­mak ve ibâ­det et­mek­le ge­çi­rir­di. Ba­ba­sı Fâ­tih Sul­tan Meh­med dev­rin­de İs­tan­bul’un ilim mer­ke­zi ya­pıl­ma­sı için baş­la­tı­lan ça­lış­ma­lar, Bâ­ye­zîd Han za­mâ­nın­da da de­vam et­ti. Ül­ke­sin­de­ki ve di­ğer İs­lâm ül­ke­le­rin­de­ki bâ­zı âlim­le­re ma­aş bağ­lat­tı. 
Bun­lar ara­sın­da He­rat’ta bu­lu­nan Mol­la Câ­mî haz­ret­le­ri­ne ve Nak­şi­ben­dî yo­lu­nun mer­ke­zi olan Bu­hâ­râ’da­ki der­gâ­hın şey­hi­ne her se­ne beş bin ak­çe gön­de­rir­di. Ken­di şah­sî mül­kün­den ver­di­ği he­di­ye ve sa­da­ka­lar da bir hay­li faz­la idi. Mol­la Câ­mî’yi ve Ubey­dul­lah-ı Ah­râr haz­ret­le­ri­nin oğ­lu Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’yi İs­tan­bul’a dâ­vet et­ti. Bâ­ye­zîd Han, Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’ye çok hür­met ve il­ti­fat­lar­da bu­lu­nup du­âla­rı­na maz­hâr ol­du.

Bâ­ye­zîd Han, da­ha Şeh­zâ­de­li­ğin­de baş­la­dı­ğı îmâr fa­ali­yet­le­ri­ne öm­rü­nün so­nu­na ka­dar de­vam et­ti. Amas­ya’da yap­tır­dı­ğı med­re­se, câmi ve zâ­vi­ye­den son­ra, Edir­ne’de dâ­rüş­şi­fâ ve kül­li­ye, İs­tan­bul’da Bâ­ye­zîd Câmi­i, med­re­se ve imâ­ret, mem­le­ke­tin çe­şit­li yer­le­rin­de da­ha bir çok fayda­lı eser­ler, ilim yu­va­la­rı in­şâ et­tir­di.

Sul­tan Bâ­ye­zîd bir ta­raf­tan dev­let teş­ki­lâ­tı­nı sağ­lam­laş­tı­ra­rak hal­kın hu­zur ve sü­kû­nu­nu te’min et­mek için uğ­ra­şır­ken, di­ğer ta­raf­tan do­ğu­dan ba­tı­ya ka­dar bü­tün Müs­lü­man­la­rın mes’ele­le­ri ile il­gi­len­di.

Türk hâ­ki­mi­ye­ti­nin ulaş­tı­ğı her yer­de onun adı­na tür­be­ler, ma­kam­lar, tek­ke­ler ya­pıl­mış­tır. Ba­ba Da­ğın­da­ki Sarı Saltuk tür­be­si hak­kın­da Ev­li­yâ Çe­le­bi şöy­le de­mek­te­dir:

Sul­tan İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­mân ka­le­le­ri­nin fet­hi­ne çık­tı­ğın­da, Ba­bada­ğı­na gelince; sâ­lih kim­se­ler­den bâ­zı­la­rı;

“- Pa­di­şa­hım! Bu­ra­da Sa­rı Sal­tuk adı­na nûr­lu bir tür­be var­dı. Kâ­fir­ler yı­kıp üze­ri­ne taş, top­rak, çöp dö­ke­rek kab­ri­ni kay­bet­ti­ler”
di­ye şi­kâ­yet­te bu­lun­du­lar. Sul­tan Bâ­ye­zîd-i Ve­lî o mez­be­le­li­ğe git­ti. Bir sec­câ­de üze­rin­de Şem­sed­dîn Efen­di ile iki­şer re­kat na­maz kı­lıp hakî­ka­tı öğ­ren­mek üze­re o ge­ce is­ti­hâ­re­ye yat­tı. He­men Sa­rı Sal­tuk, sa­rı renk­li sa­kal­lı ve ye­şil sa­rı­ğı ile gö­rü­nüp;

 “-Yâ Bâ­ye­zîd! Hoş gel­din. Ak­ker­man ve Ki­li ka­le­le­ri­ni ve vi­lâ­yet­le­ri­ni Boğ­dan kâfirle­ri elin­den harp yap­ma­dan fet­he­de­cek­sin. Oğul­la­rın Mek­ke ve Me­dî­ne’ye hizmet ede­cek. Be­ni bu pis­lik­ten kur­tar” de­di. Sul­tan uya­nın­ca, Şem­sed­din Efen­di­’ye; 

“-Efen­di! Gör­dü­ğün rü­yâ­yı bir kâ­ğı­da yaz. Ben de ya­za­yım. Şey­hü­lis­lâ­ma gön­de­re­lim. Ba­ka­lım ne ce­vap ve­rir” de­di. Her­bi­ri gör­dük­le­ri is­ti­hâ­re­yi ya­zıp mü­hür­lü ola­rak şeyhülislâma gönderdiler. Al­la­hü te­âlâ­nın hik­me­ti iki­si­nin de gö­rüp an­lat­tık­la­rı rü­yâ ay­nıy­dı. Şey­hü­lis­lâm hemen;

 “- Pa­di­şa­hım! O ye­re bü­yük bir tür­be yap­tı­ra­sın” di­ye ha­ber gön­der­di. Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, o ye­ri te­miz­let­tir­di. Te­miz­le­nir­ken üze­rin­de; 

“- Hâ­zâ Kabr-i Sal­tuk Bey Sey­yid Mu­ham­med Gâ­zi” di­ye ya­zıl­mış bir mer­mer san­du­ka gö­rün­dü. Mî­mâr ve mü­hen­dis­ler top­la­nıp nûr­lu bir tür­be ve câ­mi ile di­ğer ha­yır yer­le­ri­nin inşâsına baş­la­dı­lar. Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­man ka­le­le­ri­ni ha­kî­ka­ten harp­siz fet­he­dip, orala­rın fâ­ti­hi ol­du. Za­fer­le Ba­ba Da­ğı­na dön­dü. Bir se­ne ora­da kış­la­dı. Et­râ­fı dü­ze­ne ko­yup, Ba­ba Da­ğı şeh­ri­ni îmâr et­ti. Bü­tün ha­yır yer­le­ri­ni Ba­ba Sul­tan’a vak­fet­ti.

Evi­yâ Çe­le­bi, bu­ra­yı zi­yâ­ret­ten son­ra ka­pı­sı­na;

“Hazret-i Sultan Saltuk’u ziyâret eyledik
Çok şükür şimdi görüp Hakk’a ibâdet eyledik.” bey­ti­ni yaz­dı­ğı­nı ha­ber ver­mek­te­dir.
İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ba­ba Yû­suf Siv­ri­hi­sâ­rî’yi çok se­ver, soh­be­tin­de bu­lu­nur­du. O da Sul­ta­n’ı çok se­ver­di. Ba­ba ve oğul­luk söz­leş­me­si yap­mış­lar­dı. Bir soh­bet­le­rin­de ona; 
“- Hac­ca gi­de­ce­ğin za­man mut­la­ka ba­na gel gö­rü­şe­lim” de­miş­ti. Bun­dan son­ra Ba­ba Yû­suf mem­le­ke­ti­ne dö­nüp, ora­da bir müd­det kal­dı. Mem­le­ke­tin­de iken rü­yâ­sın­da Kâ­be’de Ha­cer-i es­ved ya­nın­da man­zûm bir ki­tap yaz­ma­sı işâ­ret edil­di. O za­mâna ka­dar hiç şi­ir yazmamış­tı. Bu rü­yâ­dan son­ra şi­ir yaz­ma kâ­bi­li­ye­ti hâ­sıl ol­du. Son­ra hac­ca git­mek üze­re hazırla­nıp, İkin­ci Bâ­ye­zîd Han’ı gör­mek üze­re İs­tan­bul’a git­ti. Pa­di­şah ona bir mik­dâr al­tın verip; 
“- Bun­lar he­lâl­dir. Ken­di elim­le ka­zan­dım. Bu al­tın­la­rı Re­sûl-i ek­rem sal­lal­la­hü aleyhi ve sellemin tür­be-i mu­tah­he­ra­sı­nın kan­dil­le­ri­ne har­car­sın.” Mü­bâ­rek tür­be­si­nin yanın­da der­sin ki: 
“- Yâ Re­sû­lal­lah! Üm­me­ti­nin ko­ru­yu­cu­su, gü­nah­kâr kul Bâ­ye­zîd sa­na se­lâm söy­le­di ve bu he­lâl al­tın­la­rı tür­be­nin kan­dil­le­ri­ne yağ al­mak için gön­der­di.” Son­ra; 
“- Bu he­di­ye­nin ka­bû­lü için yal­var, se­nin vâ­sı­tan­la ka­bûl ola­ca­ğı­nı ümid edi­yo­rum” de­di. O da bu is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek üze­re al­tın­la­rı alıp, ve­dâ­laş­tı ve yo­la çık­tı.

Ah­lâ­kı ve fa­zî­le­ti se­be­biy­le İs­lâm ale­min­ce çok se­vi­len Bâ­ye­zîd Han ve­fât edin­ce, Kâ­hi­re’de Mem­lûk­lü sul­tâ­nı ve halk ta­ra­fın­dan gı­ya­bın­da ce­nâ­ze na­ma­zı kı­lın­dı, Öm­rü­nü hep ilim ve ibâdet­le ge­çi­ren Bâ­ye­zîd Han, Ad­lî mah­lâ­sıy­la çok gü­zel şi­ir­ler yaz­dı, Bir dî­vân­da top­la­nan bu şi­ir­le­ri ya­yın­lan­mış­tır. Ay­rı­ca de­de­si İkin­ci Mu­râd Han gi­bi açık Türk­çe ya­zıl­ma­sı ta­raf­ta­rı idi. Bu hu­sus­ta İbn-i Ke­mâl’den, açık ve an­la­şı­lır bir Os­man­lı tâ­ri­hi yaz­ma­sı­nı is­te­miş­tir.
Ke­mâl Pa­şa­zâ­de onun dev­ri­ni en doğ­ru ve en ve­ciz bir su­ret­te şu cüm­le­ler­le özet­le­mek­te­dir:
“Adâ­let ve in­sa­fın ko­ru­yu­cu­su olan mü­kem­mel idâ­re­ci­li­ği ile ka­ra ve de­niz yol­la­rı em­ni­yet­li ol­muş, dâ­hi­ya­ne si­yâ­se­ti ne­ti­ce­sin­de mem­le­ket mâ­mur hâ­le gel­miş, aşi­kâr ke­ra­met­le­ri ile mu­zaf­fer san­ca­ğı, hu­dutsuz mer­ha­me­ti ile sal­ta­na­tı­nı se­ven­ler çok, dev­le­ti­nin oto­ri­te­si ve kuv­ve­ti ile mem­le­ke­tin düş­man­la­rı hor ve ha­kîr ol­muş­tur.”

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 42