Kültür

Seyit Onbaşı: “Türk’ün İman Gücü”

* Yavuz Bahadıroğlu

İmkânsızlıkların ortasında sürdürülen savaşlarda dokuz yıl kesintisiz askerlik yapar mısınız?.. Zor, hatta imkânsız…

Dokuz sene askerlik bize zor, hatta imkânsız; ancak 1889’da Havran’ın (Balıkesir) Manastır köyünde doğan Seyid Onbaşı’ya ( hani şu 276 kilo top mermisini tereddütsüz kaldırıp namluya sürdükten sonra “Besmele” ile tetiği çekip “Ochean” zırhlısını vuran kahraman hiç zor gelmiyor…

“Bu kadarı da fazla” demeden tam dokuz yıl savaşıyor. En genç, en verimli zamanında dokuz yılını vatanına veriyor…

1909’da alınıyor askere… 1912’de Balkan Savaşları’na katılıyor… 1915’te Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girince, Beşinci Ordu’ya naklediliyor…

Baştan sona Çanakkale savaşlarına katılıyor. Kaç kere ölümle burun buruna geliyor, kaç kere şehadete ramak kalıyor…

Nihayet 18 Mart 1915’te, Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan Müttefik Donanması’na öyle bir iş ediyor ki, ebedileşip âbideleşiyor… Efsane oluyor. Yüz yıl boyu konuşuluyor, minnet ve rahmetle anılıyor. Bu millet varoldukça da anılacak.

“Çanakkale’nin Koca Seyid”i deyip geçtiğimiz, sırtında mermi taşıyan fotoğrafını her yere astığımız, her zaman iftiharla hatırladığımız bu delikanlı, gerçekte kimdir sahi, necidir, neyin nesidir?..

Havran’ın Manastır köyünde dünyaya geldiğini söylemiştik. Burası bir orman köyü. Köylüler odun toplar, kömür yapar, gizli gizli şehre indirip satarak geçinirler…

Tam ismiyle Seyit Ali (soyadı kanunu çıkınca “Çabuk” soyadını almış)  de gizli yaptığı kömürü satıp geçinen bir Anadolu garibanı…

Gök gözlü, kavruk tenli, ufak-tefek biri… Ama cesur, ama atak, ama yürekli…

Bu cesur yürek 18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale sırtlarına konuşlandırılmış Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevlidir. Âkif’in “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” olarak tanımladığı düşman, tüm toplarını aleste etmiş mevzilerimizi cehenneme çeviriyor. Zaten yetersiz sayıda olan toplarımızın çoğunu susturuyor.

Bu arada Queen Elizabeth zırhlısından atıldığı tahmin edilen bir top mermisi Mecidiye Tabyası’na isabet ediyor. Bazı toplar tamamiyle devre dışı kalırken, sağlam tek topun da mataforu (ağır mermileri namluya süren bir nevi vinç) kırılıyor.

16 er şehit, 24 er yaralı. Sadece batarya komutanı ile Niğdeli Ali, bir de bizim Seyit yarasız-beresiz ayakta kalıyor.

Komutan durumu rapor edip yardım alma umuduyla tabura giderken, bunlar top başında kalıyor… Niğdeli Ali bir cigara sarıp efkâr dağıtırken, Seyit elinden gelen herşeyi yapıp yapmadığını düşünüyor. Gözü 215 kiloluk mermilerde: Taşıyıp namluya sürebilse, bunu bir yapabilse, ruhu sükunet bulacak.

Düşüncede bırakmayıp eyleme geçiyor. Mermiyi sırtladığı gibi namluya sürüyor ve besmele eşliğinde ateşliyor…

Üçüncü mermi zırhlının dümen köşkünde patlayıp, dümenini kilitliyor. Bu alan elli santimetrekarelik zırhsız bir alandır ve bu isabetin gerçekleşmesi imkânsız gibidir.

Tabii imkânsızlıktan imkân çıkarmayı bilmeyenlerle, şartlara teslim olmayanlar bu genel kuralın dışındadırlar: Tıpkı Havranlı Seyit Ali Onbaşı (bu başarısından sonra “onbaşı” rütbesi alıyor) gibi…

Çanakkale’den düşman çekildikten sonra, üç yıl daha çeşitli cephelerde savaşıyor. Sonra terhis ediliyor. Köyüne dönüp anasına, karısına, kızına kavuşuyor. Ne madalya, ne maaş, ne ücret, ne alkış istiyor. Ona göre vatan hizmetinin bedeli yoktur. Eskisi gibi kömür yapıp satarak hayatını bıraktığı yerden sürdürüyor.

50 yaşında, zatürreden hayata veda ediyor (1939)..

* * *

Bu metin, kıymetli Türkistan Birliği okuyucuları için şâyân-ı tavsiye telakki edildiğinden Türk Alemiyiz websayfasından iktibas edilerek nazar-ı dikkatinize takdim edilmiştir. Muhtevası ve paylaştığı fikirler tamamen yazarına aittir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Gönderiler

1 / 2